‘Kayalıktaki Çeltik Tarlası’
İlahiyat fakültesinin mahiyetine ilişkin iki eleştiriden birinin onun medrese kökenli müktesebatını ve duruşunu yeterince koruyamaması, diğerinin ise yeterince akademik olmaması etrafında kurulduğunu söylemek yanlış olmaz. Dolayısıyla her iki taraf için de ilahiyat fakültesi, biraz müsamahama ile söylersek, ayran içen Luther’dir. Biri için Luther olması, diğeri için ayran içmesi nakısadır. Fakat mahiyeti itibariyle her iki yaklaşım da ilahiyatı eksiklerinden ve biraz da zaaflarından yola çıkarak tanımlamaktadırlar.
Konuya siyasi mülahazalardan önce ilahiyattaki akademik yapı ve bunların birbiriyle ilişkisi hakkında bir tespitle başlamak gerekir. Zira meselenin bu yönü anlaşıldığında birçok kavramsal yanılgı ve yanlış anlaşılma ortadan kalkacaktır.
İlahiyat fakültesi en temelde üç bölüm ve onların altında yerleşmiş bulunan anabilim dalları üzerinden inşa edilmiş görünüyor. Burada akademik bir tasnifle Felsefe ve Din Bilimleri ile Temel İslam Bilimleri arasında yapılan ayrımdan başlayalım. Bu ayrımın sadece teknik yapısı itibariyle bilimleri tasnif işlevi gördüğünü ve keskin bir bölünmeyi yansıtmadığını hatırlatmakta fayda var. Nitekim biraz daha yakından bakıldığında bunun İslam bilimler tarihinde gözetilen akli ve nakli ilimler ayrımının model alınarak yapıldığını görmek mümkün. Ancak bu süreçte tarihsel tecrübenin bazı yönleri ikinci planda kalmış ve ihmal edilmiş görünüyor. Bunların da başında bir ilmin ilim olabilmesi için gerekli şartlar meselesi gelmekte. Geleneksel İslami ilimler literatüründe bir ilmin ilim sayılabilmesi için üç temel şart aranır: Mezu, mesâil ve mebadi/usûl. Diğer iki şart ayrıca tartışılabilir ancak konumuz açısından üçüncü üzerinde durmakta fayda var. Zira buradan kalkarak ilahiyatın yapısı, bölümleri ve anabilim dalları arasındaki irtibatı doğru tespit etmek mümkün.
Mevzu (konu) modern dönemde bir bilim dalının ele aldığı problematik olarak anlaşılır. Oysa klasik ilim literatürün bunun karşılığı mesâildir (meseleler bütünü, problematik). Mevzu ise bir ilmin hazır bulduğu, verili kabul ettiği ve üzerine kurulduğu zemindir. Bu zemin müsellem olarak alındığından, bir bilim dalı bunu temellendirmek zorunda değildir. Zira her ilim, konusunun daha önce kendisinden üst bir ilimde temellendirildiğini varsayarak ilim yapar. Dolayısıyla her ilim nihayetinde bir eşrefü’l-ulûm denilen en üst ilme bağlanır. Bu görevi, İslâmî ilimler geleneği için ‘İlm-i ilahi/Metafizik’ olarak kabul edilmiştir. İster kelam ehlinin isterse de Hikmet ehlinin görevi kabul edilsin, nihayetinde bütün İslami ilimler bir çerçeveden yola çıkarak temellendirilir ve birbirleriyle ilişkili kabul edilir. Örneğin tefsir ilmi, Kur’an’ın Allah kelamı olduğunu, değişmeden mütevatir olarak günümüze geldiğini ve vahyin benzerinin getirilemeyeceğini temellendirmekle görevli değildir. Bu bir görevi ilm-i ilahi veya İslam felsefesi/kelam geleneğindeki adıyla metafiziğin bir kolu olan ilahiyat ilmi üstlenmiştir. Dolayısıyla Tefsir, konusu olan Kur’an’ın hakikatinin sabit olduğunu kabul eder ve bu lafızların mana, delalet ve belagat yönünden incelemesini yapmaya girişir. Aynı şekilde hadis ilmi, Hz. Peygamber’in gerçekten yaşayıp yaşamadığını, Peygamber olup olmadığını, onun nübüvvetinin delillerini inceleme konusu yaparak kendi ilmi varlığını temellendirmeye çalışmaz. Bunların hepsinin temellendirilmiş olduğunu, ilmi gerekçelerinin sabit olduğunu kabul ederek ilmi faaliyet yürütür. Bu nedenle de hadis ilmi, konusunu gerekçelendirilmiş olarak bir üst ilim kabul ettiği kelamdan alır. Dolayısıyla bu ilimlerin hiçbirinin kendi konularını temellendirme zorunluluğu yoktur, bunu verili (müsellem) olarak alır. Bu yönüyle de tamamı bir üst ilimle dikey bir ilişki kurarak ilimler hiyerarşisi içerisinde yerini alır.
İslami ilimler geleneğinde her bir ilim diğeriyle belli mesâil (problematik) ya da mevzuda ortak kabul edilir. Ancak söz konusu ilimler birbirinden “cihet-i vahde” ile ayrılırlar. Örneğin hadis de tefsir de fıkıh da aynı ayet ve hadisleri inceler. Ancak her birisi nassları farklı ve kendisine has bir perspektiften (cihetle) ele alır ve bu haysiyet kaydı (inceleme yönü) ile diğerlerinden ayrılır. Bu açıdan da belli problematikleri ve konuları bir dereceye kadar ortak olabilir. Aynı şekilde, birinde temellendirilmiş kesin bir ilke veya kanıt diğerinde kullanılabilir. Örneğin hadis ilminin sahih olduğunu kabul ettiği bir rivayet, tefsir ya da fıkıhta da delil olarak kullanılabilir. Böylece biri diğerine yatay olarak bağlanabilir ve diğeriyle yatay düzlemde ilişkilendirilir. Her bir ilim kendisine ait yaklaşımla diğer bir ilimden ayrılırken kendi aralarında gerçekleşen bu tür ilke ve kanıt düzeyindeki ilişkileri nedeniyle de bu ilimlerin yatay bir zeminde kenetlendiklerini söylemek mümkün.
Peki bu ilimler hiyerarşisinin ve yatay-dikey ilişkilerin akademik anlamda bize kazandırdığı temel ilke nedir? Buradan çıkarılabilecek en temel sonuç ilahiyatın sıkı bir ilimler disiplini ve her birinin diğeriyle dikey bir ilişki içinde olduğudur. Yani ilahiyattaki her anabilim dalı diğerinden kopuk, kendi başına işleyen, tamamen bağımsız bir yapı değildir. Dolayısıyla ilahiyat, adacıklardan örülü bir yapıya sahip Japon coğrafyası gibi dağınık bir disiplinler yumağı, birbirine zaman zaman temas eden ancak zorunlu olarak birbiriyle ilişkide olan bir kurum değildir. Bilakis, her biri diğeriyle organik olarak ilişkili ve diğerini besleyen, ayakta tutan bir yapıya sahiptir. Bu açıdan geleneksel medrese yapısının ilimler sistematiğini tevarüs etmiştir. Dolayısıyla bu günkü haliyle ilahiyat akademisi bir Religious Studies mantığıyla işlemez ve o yapının ortaya çıkardığı parçacıklı, keyfi ve bütünlükten yoksun bilgi kümesinden tamamen farklıdır. Aksi takdirde tasavvuf ve İslam felsefesi; tefsir ve hadis; fıkıh ve kelam birbirleriyle bilgi alış-verişinde bulunamaz, biri diğerine ilkelerini veremez, ortak alanlarında kanıt ve ilke bakımından yardımlaşamaz.
İkinci bir nokta, ilahiyatın dini mütehassıs yetiştirmeyip dini hassasiyetlere sahip, dini bilimleri akademik olarak inceleyen mütedeyyin ilim adamı yetiştiren bir müessese olmasıdır. Böylece kelamın/İslam felsefesinin metafizik (ilahiyat) ilminde temellendirdiği ilkelerden yola çıkarak hadis alanında faaliyet gösteren akademisyen ile Hz. Peygamber’in peygamber olup olmamasına bakmaksızın hadisleri inceleyen kimse arasındaki fark da ortaya çıkmış olur. Zira ilahiyat fakültesi mensubu akademisyen kelam ilminde temellendirilmiş hadisin konusundan yola çıkarak hadis usulüne uygun şekilde bilgi üretir ve bu faaliyet sonunda üretilen bilgi hem hadis ilminin akademik gelişimine katkı sağlar hem de klasik anlamda hadis ilmini ilgilendirir. Ancak hadisin kelam ilminde temellendirilmiş bir konusunun bulunduğunu kabul etmeyen, Hz. Peygamberin nübüvvetine kail olmayan kimsenin akademik anlamda hadis alanında faaliyet gösterdiği varsayılamaz. Zira bu durumda incelenen hadisin ya da daha genel bir ifadeyle Hz. Peygambere nispet edilen hadislerin tamamının sahih olup olmaması arasında hiçbir fark yoktur. Tamamının hadis olarak kabul edilmesi halinde bile elde sadece Müslümanlar tarafından Muhammed’e nispet edilen birtakım sözler vardır ve bunlar bir peygamberin hadisleri değil tarihte yaşamış dini bir liderin antropolojik ya da sosyolojik inceleme nesnesi olan anlatılarından öteye geçmezler. Bu alanda üretilecek bilgi ancak oryantalisttik araştırmalar, antropoloji, dinler tarihi veya din sosyolojisi benzeri alanlara aittir. Tıpkı bir Müslüman dinler tarihçisinin Hristiyanlık hakkında yaptığı çalışmaların Hristiyan teolojisine veya Rabanik otorite hakkında yazdıklarının Yahudi teolojisini ait olmayıp dinler tarihi ya da din sosyolojisine ait olması gibi.
Öte yandan ilahiyatın modern bilgi ve modernist yaklaşımlarla irtibatı da ayrı bir incelemeyi hak ediyor. Bu noktadaki temel eleştiri, ilahiyat akademisinin dine modernist bir metodoloji ile yaklaştığı ve dini modern düşünce ışığında yorumladığı noktasında yoğunlaşıyor. Bu oldukça ciddi bir eleştiri ve doğrulanması halinde ilahiyatın tüm dini faaliyetinin gayr-ı meşru olması, ürettiği bilginin de uzun vadede zehirli ilan edilmesine yetecek kadar büyük bir kusurdur.
Hiç şüphesiz ilahiyat camiasının üyeleri de toplumun diğer fertleri gibi moderniteden ve modernleşmeden paylarına düşeni aldılar. Onların bilgi üretirken ve ilim yaparken modernitenin çeldirici etkisinden ve modern paradigmalardan kendilerini soyutlamalarını beklemek herhalde gerçekçi olmayacaktır. Fakat buradaki temel mesele, söz konusu yan etkinin ve izin ne derece derinde olduğudur. Bunu tespit etmenin en az iki yolundan söz edilebilir. İlki, bilimsel referans çerçevesi ve kaynak kullanımıdır. İlahiyat camiası bilgi üretirken nihai olarak klasik kaynakları mı yoksa modern ve ikincil literatürü mü esas almaktadır? Daha somut bir biçimde sormak gerekirse, ilahiyat alanında hazırlanan tezlerde, yazılan makale ve kitaplarda kaynak ve delil olarak klasik eserler mi esastır yoksa modern teori ve yaklaşımlar mı? Herhangi bir hadisin nasıl anlaşılacağı hususunda ilahiyat camiası son kertede modern liberal ilkeleri mi esas almaktadırlar yoksa klasik kaynaklarda geçen rivayet ve yorumları mı? Bir ayetin tefsirinde nihai hakem demokratik sosyal değerler midir, sahabenin görüşü müdür? Bu sorunun elbette tek ve yeknesak bir cevabı yok. Bölümden bölüme, okuldan okula ve ekolden ekole değişen cevaplar verilebilir. Ancak biraz insaflı bir bakış açısı gösterecektir ki ilahiyat alanındaki bilgi üretiminde kahir ekseriyeti klasik kaynaklardan devşirilen bilgiler ve ilkeler nihai referans çerçevesini oluşturmaktadır. Hatta öyle ki, ironik bir biçimde, modern değerler ve ilkeleri meşrulaştırmaya yönelik en modernist okumalar bile dönüp dolaşıp kendisine Ebu Hanife’den, Kadı Abdülcebbar’dan, İmam Mâturîdî’den, Hemedânî’den, İbn Teymiyye’den bir referans bulma ihtiyacı hisseder. Bulunamayanlar zorlanarak o çerçeveye sokulur ama geleneksel kaynaklardan bir referans devşirme ihtiyacı hissedilir düzeydedir. Nitekim hermenötik için Hemedânî’den, anadilde ibadet için Ebu Hanife’den, tarihselci tefsir yorumları için İmam Mâturîdî’den, modern tüketim kalıpları için İmam Şâzelî’den delil getirme ihtiyacı göstermektedir ki ne kadar şaz ve modern olursa olsun, ilahiyat camiasındaki bilgi üretiminin akademik olarak ciddiye alınabilmesi, o klasik referansın bulunmasına bağlıdır. Foucault, Eric Fromm, Deleuze, Caputo ya da Eliade; ne kadar anlatının belkemiğini oluşturursa oluştursun, o teori Haris el-Muhasibi’den bir alıntı ve istişhad olmaksızın tamamlan(a)maz. Jung ne kadar uzun ve detaylı tartışılırsa tartışılsın, konu Gazzâlî’ye veya Mevlânâ’ya bağlanmazsa o teorinin ilahiyat akademiyasında ciddiye alınmayacağı herkesin malumudur. Dolayıyla sadece sağlıklı ve sahih bilgi üretiminin değil, şaz ve gayr-ı ciddi modern yorumların da beli bir ölçüde referansı klasik kaynaklar ve klasik ulemadır. Klasik kaynaklara ve ulemaya yönelik modern eleştirinin dayanağı yine klasik kaynaklardan bulunur. Çerçeve Batılı olsa da teori modern kalsa da referans çerçevesi ve nihai meşruiyet kaynağı gelenektir, geleneksel kaynaklardır. Bu, akademik olarak ciddiye alınmanın asgari şartıdır ve bu şart behemehal yerine getirilir. Tenakuz arz etmesine ve eğreti kalmasına rağmen söz konusu durumun çok kesin olarak ifade ettiği şey, ilahiyat akademik bilgi üretiminde geleneksel çerçevenin baskın etkisi ve her şeye rağmen sahih bilginin akıl yürütmedeki dayanağı olarak kalmasıdır.
Modernitenin etkisini ölçmede kullanılabilecek ikinci önemli kriter, ilahiyat eğitiminde kullanılan kaynaklardır. Genel itibariyle söylemek gerekirse ilahiyat eğitimi klasik kaynaklardan devşirilen ikincil Türkçe literatüre dayanarak yapılmaktadır. Metinler ve usul düzeyinde kaynağı klasik literatür olsa da ana kaynaklara dayanarak ve onlarla doğrudan hemhal olarak eğitim yapılmaması gelenekle ilahiyatlar arasında belli bir mesafe oluşmasına sebebiyet vermektedir. Nitekim alanın temel dili Arapça (ve yardımcı dili Farsça) eğitiminde ortaya çıkan eksiklikler bu dillerde yazılmış olan birincil literatüre ve alanın klasiklerine lisans ve hatta bazen yüksek lisans düzeyinde vukufiyetin önüne geçmektedir. Bu ilahiyat camiası açısından önemli bir eksikliktir ve acilen karşılanması gereken asgari bir gerekliliktir. Zira lisans düzeyinde üniversite eğitimi sosyal ve beşerî bilimlerde bir bakıma belli klasiklerin okunmasıdır. Bu noktada alet ilimleri bazında medrese eğitimi ile söz konusu eksiklerin tamamlanması bir zarurettir.
İlahiyatın ilmi yönünü, medrese-ilahiyat ilişkileri düzeyinde de ele almak gerekiyor. İlahiyat ve medreseyi (bugün kişisel gayretlerle devam eden halini de hesaba katarak söylemek gerekirse) birbirine mukabil veya birbirinin müteradifi olarak konumlandırmak yanlış olacaktır. Bilakis, medreseyi ve ilahiyat akademisini birbirini tamamlayan iki bilgi geleneği olarak görmek daha gerçekçi olacak ve klasik ilimlerin ihyasına dönük olarak daha verimli bir yapı ortaya çıkaracaktır. Zira ilahiyatın akademik bilgi üretimi için başvurduğu temel klasiklerin derinlikli bir biçimde okunup analiz edilmesi gerekir. Bunun, on dört haftalık bir lisans eğitiminde mümkün olduğunu söylemek gerçekçi bir yaklaşım olmaz. Dolayısıyla ilahiyatın mütemmim cüzü olarak medrese tarzında bir klasik metin okuma, ilahiyat eğitiminin akademik formasyonla ele aldığı meselelerin alt yapısının tamamlanması için elzemdir. Bu sadece Temel İslam Bilimleri için de geçerli olduğunu söylemek mümkün değil. Usûl-i fıkıh bilmeden felsefe, hadis usulü öğrenmeden psikoloji, tefsir ve Kur’an ilimlerine belirli bir vukufiyet olmaksızın sosyoloji ya da tasavvufun temel klasikleri okunmadan dinler tarihi alanında özgün bir bilgi üretimi beklentisine kapılmak, ham hayalden ibarettir. Tersi de doğrudur: mantık bilmeden fıkıh, felsefe tahsili olmaksızın tasavvuf, psikoloji alanındaki temel teorilerden haberdar olunmaksızın hadis ilminde keşf-i kadim dışında bir bilgi ortaya konulmasını beklemek hatalı olur. Elbette modern felsefe bilmenin gereği felsefi anlamda ortaya konan görüşlerden birini doğru kabul ederek bu metodolojiyle ilim yapmak ve akademik bilgi üretmek değildir. Ancak bu tür modern meydan okumalardan habersiz bir akademik faaliyetin keşf-i kadimle sınırlı olması, yeni bir bilgi ortaya konulsa bile bu bilginin kadük kalması mukadderdir. İlahiyatların bu alanda sarf ettiği akademik gayretin ve bilgi üretiminin beklenen ölçüde bir ilmi ve akademik karşılığının olmamasını büyük ölçüde bu tür bir bütünleşik ve mütekamil bakış açısının yokluğunda aramak gerekir. Dolayısıyla akademik endişelerle yapılmış görünen medrese sistemine yönelik tahkir edici ve yok sayıcı eleştiriler büyük ölçüde ilahiyat akademisinin mantığını kavrayamamaktan ve batıda ortaya çıkan akademik yapıyı mutlaklaştırmaktan kaynaklanan bir körlüğün ürünüdür. Bu yönüyle gelinen noktada ilahiyat, klasik haliyle medreselerin kendi iradesiyle ve kendisine has kavramlarla gerçekleşecek dönüşümünün sonunda alacağı nihai şekildir. Dolayısıyla geldiğimiz noktada medreseler ile akademi arasındaki mesafe, düşünülenden çok daha kısadır. Her iki kurumun bakış açısıyla da durum böyledir. Nitekim ilahiyatlar olmaksızın bugün medreselerde okunan birçok temel metnin tahkikli, rahat nüfuz edilebilecek ve kullanışlı baskılarının gün ışığına çıkması bile mümkün olmayacaktı. Tek başına bu vakıa bile iki taraflı ilmi ihtiyacın en somut örneklerinden biridir. Dolayısıyla medreselerin ilahiyattan akademik olarak uzak kalmalarının ilmi açıdan her iki taraf için de kayıptır ve her iki geleneğinin bütünleşik olarak üreteceği bilginin keyfiyetinde büyük zaaflar oluşturduğunu söylemek mümkündür.
Bu yönüyle ilahiyatın klasik medrese mirasına sahip çıkmadığı yönündeki eleştiri icazet boyutuyla doğrudur. Bu daha detaylı olarak tartışılmayı hak ediyor. Ancak unutulmamalıdır ki elifbası bile yasaklı olan ve arada 50 yıla yakın bir inkıta bulunan iki bilgi geleneğinin birbiriyle irtibatını yeniden “mirasçılık” düzeyinde kurmak kolay ve hızlıca gerçekleşecek bir olgu değildir. Bu noktada tarihsel olarak vuku bulan seküler faşist müdahalelerin ve dayatmaların yol açtığı olumsuz etkiyi de göz ardı etmemek gerekir. Öte yandan özellikle kişisel gayretlerle devam eden medrese benzeri çeşitli kurum temsilcilerinin kendilerini ilahiyattan ısrarla uzak tutma ısrarları ve bunu bir üstünlük ve övünme vesilesi kabul etmeleri de bu açıdan büyük bir talihsizlik olmuştur. Her şeye rağmen medrese ile ilişki kurma yönünde ilahiyat camiasında ortaya çıkan meyil de maalesef yakın dönemde çeşitli kişi ve kurumlarca istismar edilmiş ve bir müfredat dayatmasıyla ciddi bir biçimde sekteye uğratılmıştır. Bunun iyi niyetle ve ilahiyatların bilgi ve akademik üretim seviyesini yükseltmek gayesiyle yapılmadığı aşikâr.
Peki ilahiyat fakültesindeki ilmi birikim sonuçta neye müncer oldu? Bir ilmi kurum olarak akademik yapıya kavuşmak için neleri feda etti? Dini hassasiyet ile akademik ‘tarafsızlık’ arasında kurduğu ‘denge siyaseti’ hangi taraf lehine sonuçlandı? Bu soruya tek bir cevap vermek, her ferdi için geçerli bir hükme ulaşmak zor. Ancak bir adım geriye gidip ilahiyattan dönemin mütedeyyin entelektüellerinin ne beklediğine tekrar bakmakta fayda var:
“Yalnız şuna dikkat edelim ki, Tevhid-i Tedrisat Kanununun vazıı, bilerek veya bilmeyerek ‘Yüksek Diyanet Mütehassısı ile İlâhiyat Fakültesinden yetişecek olan yüksek ilahiyatçıyı birbirine karıştırmıştır. İlahiyatçı, din felsefesi, dinler tarihi ve din sosyolojisi öğrenmiş bir mütehassıs ve filozoftur, din adamı değildir. ‘Yüksek Diyanet Mütehassısı’ ise, her şeyden evvel, zühd-ü takva sahibi bir dindardır; saniyen de muayyen bir dinde yüksek ilim ve kemal sahibi olmuş bir din adamıdır. Bunlardan biri hakkıyla inanmış, diğeri ise sadece iman üzerinde zekâ oyunu oynamayı öğrenmiştir. Bugün Üniversite camiası içinde çalışan İlahiyat Fakültesinde yüksek ilâhiyat felsefecisi ve sosyoloğu yetişebilir. Fakat ‘yüksek diyanet mütehassısı’ din adamı ve âlimi asla yetişmez. Çünkü ‘yüksek diyanet mütehassısı’ her şeyden evvel halis bir dindardır, zahid, muttekîdir; sonra da inandığı ve içinin samimiyetle kani olduğu dinde yüksek ilim ve kemal sahibidir… Dünyanın hiçbir yerinde, laik üniversite çatısı altındaki ilahiyat fakültelerinde din adamı ve âlimi yetişmemiştir. Üniversite gibi lâdini bir camia içinde din adamı ve alimi elbette yetişmez. Ve bunun yetişmemesine değil, yetişmesine hayret edilse yeridir. Kayalıkta pirinç bitmez”
Evet, kayalıktaki ‘pirinç tarlası’ öyle görünüyor ki ‘tabiatın olağan işleyişine’ aykırı. Söz konusu tarla emeği geçenlerin, üstüne titreyenlerin, mensuplarının kerameti mi ‘ihanet’i mi? Bu durumun azımsanmayacak bir kesimimizi memnun etmediği muhakkak. Yapının yeterince akademik olmadığını düşünenler ve yeterince ‘ilmi’ olmadığını düşünenler tarafından sürekli taşlanıyor. Öyle görünüyor ki kayalıkta yetişen çeltikler bildiğimiz sulak arazideki çeltiklere pek benzemiyor. Son tahlilde ilahiyatın neye benzediğini söylemek, onun akademik vasfı üzerine yapılacak bir tahkik ile tamamlanacak bir resmini inşa etmekle ancak mümkün olabilir. Bir sonraki yazıda konunun bu veçhesini ele alacağız inşallah.