İbn Rüşd’den Maimonides’e: Endülüs’ün Kayıp Düşünce Dünyası
Endülüs’ü hatırlamak çoğu zaman bir kaybı hatırlamakla başlar. Kurtuba’nın sütunları, Granada’nın sarayları, Gırnata’nın son günleri ve ardından gelen uzun sessizlik… Fakat Endülüs’ün gerçek hikâyesi taşların, kemerlerin ve sarayların hikâyesinden çok daha fazlasıdır. Endülüs, aynı zamanda düşüncenin sınırları aşabildiği, farklı geleneklerin birbirlerinin kavramlarını ödünç aldığı ve kadim dünyanın mirasının yeni bir entelektüel hayat kazandığı büyük bir düşünce coğrafyasıydı. Bugün Endülüs hakkında konuşurken çoğu zaman onun mimarisini, şiirini, bilimini ve kültürel zenginliğini öne çıkarıyoruz. Oysa Endülüs’ün belki de en büyük mirası, farklı düşünce geleneklerinin aynı entelektüel zeminde karşılaşabilmiş olmasıydı. Müslümanlar, Yahudiler ve Hristiyanlar yalnızca aynı şehirlerin sokaklarında karşılaşmadılar; kitaplarda, tercümelerde ve felsefi tartışmalarda da birbirleriyle temas ettiler. Bu nedenle Endülüs tarihini yalnızca bir medeniyetin yükselişi ve düşüşü olarak okumak eksiktir. Onu aynı zamanda fikirlerin dolaşım tarihi olarak okumak gerekir.
Bu tarihin iki büyük ismi, İbn Rüşd ve Maimonides, bu düşünsel dünyanın en çarpıcı iki yüzünü temsil eder. Biri İslam felsefesinin, diğeri Yahudi felsefesinin büyük isimlerinden biridir. İkisi de Aristoteles’le hesaplaşır. İkisi de akıl ile vahiy arasındaki gerilimi çözmeye çalışır. Ve ikisi de insan zihninin hakikate ulaşma imkânını sorgular. Aralarında yalnızca on iki yıl vardır. Ama onları asıl birbirine yaklaştıran şey yaşları değil, aynı entelektüel dünyanın çocukları olmalarıdır.
Kurtuba: Bir Şehrin Zihni
1126 yılında Kurtuba’da dünyaya gelen İbn Rüşd, yalnızca önemli bir filozof değil, aynı zamanda hukukçu, hekim ve siyaset dünyasının içinde yer alan bir entelektüeldi. Kurtuba, onun yaşadığı dönemde artık Emevîler dönemindeki siyasi ihtişamını bütünüyle korumasa da Endülüs’ün önemli entelektüel merkezlerinden biri olmaya devam ediyordu. Felsefe, tıp, hukuk, astronomi ve matematik gibi alanlar birbirinden kopuk disiplinler değildi. Bilgi, modern çağdaki kadar keskin sınırlarla ayrılmıyordu. Bir hukukçunun felsefeyle, bir hekimin metafizikle, bir filozofun dinî ilimlerle ilgilenmesi olağandışı değildi.
İbn Rüşd’ün Aristoteles’e yönelmesi tam da bu entelektüel ortamın içinde gerçekleşti. Fakat burada önemli bir ayrıntı var: İbn Rüşd Aristoteles’i yalnızca açıklamak istemiyordu. Onu İslam düşüncesinin temel meseleleriyle karşı karşıya getiriyordu. Onun açısından felsefe, dinin alternatifi değildi. Tam tersine, insanın yaratılmış dünya üzerine düşünme ve hakikati araştırma biçimlerinden biriydi.
Bu yaklaşımın temelinde son derece güçlü bir ilke vardı: Hakikat, hakikate aykırı olamaz. Eğer aklın kesin olarak ulaştığı bir sonuç ile kutsal metnin zahirî anlamı arasında bir çelişki görülüyorsa, problem hakikatin kendisinde değil, yorumdadır. Böyle durumlarda metnin daha derin anlamını araştırmak gerekir. Bu düşünce, bugün bize oldukça doğal görünebilir. Fakat Orta Çağ’ın dinî ve entelektüel atmosferi içinde bunun ne kadar önemli bir iddia olduğunu unutmamak gerekir. İbn Rüşd, insan aklının hakikati araştırma konusunda meşru bir otorite olduğunu savunuyordu. Bu, aslında yalnızca felsefenin savunusu değildi; akıl yürütmenin meşruiyetinin savunusuydu.
Maimonides: Aynı Dünyanın Başka Bir Sesi
İbn Rüşd’den on iki yıl sonra, 1138’de yine Kurtuba’da Musa bin Meymun doğdu. Batı dünyasında Maimonides olarak tanınacak olan bu isim, Yahudi düşüncesinin Orta Çağ’daki en büyük filozoflarından biri olacaktı. Maimonides’in hayatı, Endülüs’ün siyasi ve dinî dönüşümlerinden bağımsız düşünülemez. Ailesiyle birlikte yaşadığı bölgeden ayrılmak zorunda kaldı; Kuzey Afrika üzerinden Mısır’a ulaştı ve hayatının önemli bölümünü Kahire’de geçirdi. Fakat Endülüs’te aldığı entelektüel miras onun düşüncesini hiçbir zaman terk etmedi.
Maimonides’in Delâletü’l-Hâirîn, yani Şaşkınlar İçin Rehber adlı eseri, aslında bir bakıma Endülüs’ün zihinsel mirasının başka bir dilde devamıdır. Maimonides’in “şaşkın” insanı bilgisiz değildir. Tam tersine, fazla bilen insandır. Bir tarafta Yahudi vahyinin ve geleneğinin hakikatine bağlıdır; diğer tarafta felsefi aklın ortaya koyduğu sonuçlarla karşı karşıyadır. Onun yaşadığı gerilim modern insanın da yabancısı değildir: İnandığımız şey ile düşündüğümüz şey birbirinden ayrıldığında ne yapacağız? Maimonides’in cevabı, bu ikisinden birini bütünüyle terk etmek değildir. O da yorumun imkânına başvurur.
Tanrı’yı Bilmek mi, Bilinemeyeceğini Anlamak mı?
Maimonides’in düşüncesinin en etkileyici taraflarından biri Tanrı hakkında konuşmanın sınırlarını sorgulamasıdır. İnsan zihni sınırlıdır. Tanrı ise sınırsızdır. Öyleyse sınırlı bir zihnin sınırsız olanın mahiyetini kavraması mümkün müdür? Maimonides’e göre burada ciddi bir epistemolojik sınır vardır. Tanrı’nın ne olduğunu insanın kullandığı olumlu sıfatlarla bütünüyle tanımlamak mümkün değildir. Çünkü her tanımlama, Tanrı’yı insan zihninin kavramsal sınırları içine çekme tehlikesi taşır. Bu nedenle Maimonides, Tanrı hakkında ne olmadığını söylemenin daha güvenli olduğunu düşünür. Bu yaklaşım, negatif teolojinin en önemli örneklerinden biridir.
Burada felsefi açıdan çok daha geniş bir mesele ortaya çıkar: Bilmek ile bilginin sınırını bilmek arasındaki fark. İnsan zihninin büyüklüğü yalnızca ne kadar bildiğinde değil, neyi bilemeyeceğini fark edebilmesinde de ortaya çıkar. Maimonides’in düşüncesini bugün hâlâ canlı kılan taraflardan biri budur.
İki Filozof ve Aristoteles’in Gölgesi
İbn Rüşd ile Maimonides’i yalnızca iki farklı dinin filozofu olarak okumak büyük resmi kaçırmamıza neden olur. Onları birbirine bağlayan en önemli isimlerden biri Aristoteles’tir. Fakat burada Aristoteles’i de yalnızca Antik Yunan’ın bir filozofu olarak görmek yeterli değildir. Aristoteles’in Orta Çağ’daki etkisi, onun metinlerinin İslam dünyasında yeniden okunmasıyla yeni bir boyut kazandı. Kindî, Fârâbî ve İbn Sînâ gibi düşünürler Aristotelesçi mirası İslam düşüncesinin metafizik, kozmoloji ve epistemoloji meseleleriyle buluşturdular. İbn Rüşd ise bu mirası Endülüs’te zirveye taşıyan isimlerden biri oldu. Maimonides de aynı felsefi mirastan yararlanarak Yahudi teolojisinin temel meselelerini yeniden düşünmeye çalıştı.
Dolayısıyla burada basit bir “Doğu’dan Batı’ya bilgi aktarımı” hikâyesinden çok daha karmaşık bir süreç vardır. Antik Yunan düşüncesi İslam dünyasında yeniden yorumlandı. İslam dünyasındaki felsefi tartışmalar Endülüs’e ulaştı. Endülüs’teki düşünsel miras Yahudi filozoflar tarafından benimsendi. Arapça eserler İbraniceye, ardından Latinceye çevrildi. Ve bütün bu süreç sonunda Avrupa’nın üniversitelerine ulaştı. Düşünce böyle ilerledi: Bir medeniyetten diğerine geçerek değil, bir medeniyetin diğerinin düşüncesini yeniden yorumlamasıyla.
Avrupa’nın Düşünce Haritasındaki Endülüs
Avrupa’nın entelektüel tarihinde Rönesans çoğu zaman Antik Yunan’a dönüş olarak anlatılır. Bu anlatı bütünüyle yanlış değildir; fakat eksiktir. Çünkü Avrupa’nın Antik Yunan’a dönüşünde, İslam dünyasının yüzyıllar boyunca gerçekleştirdiği tercüme, yorum ve eleştiri faaliyetinin büyük bir payı vardır. Özellikle İbn Rüşd’ün Aristoteles yorumları Latin dünyasında büyük yankı uyandırdı. Avrupa üniversitelerinde onun düşünceleri üzerine tartışmalar yapıldı. “Averroizm” olarak adlandırılan çeşitli düşünce çizgileri ortaya çıktı. İbn Rüşd böylece yalnızca İslam felsefesinin değil, Avrupa Orta Çağ düşüncesinin de bir parçası haline geldi.
Maimonides’in eserleri de Yahudi düşüncesi üzerinde kalıcı bir etki oluşturdu. Burada dikkat çekici olan şey şudur: Kurtuba’da doğan iki düşünür, farklı dinî geleneklere mensup olmalarına rağmen aynı felsefi mirasla karşılaştılar. Bu miras daha sonra Avrupa’da başka bir düşünsel biçime dönüştü. Dolayısıyla Endülüs, bir “köprü” metaforundan daha fazlasıdır. Köprü, iki ayrı yakayı birbirine bağlar. Endülüs ise farklı yakaların birbirinin parçası haline geldiği bir düşünce alanıydı.
Endülüs’ün Sonu, Fikirlerin Sonu Olmadı
Endülüs’ün siyasi tarihi, entelektüel hayatın ne kadar kırılgan olabileceğini de gösterir. Siyasi parçalanmalar, iktidar mücadeleleri, savaşlar ve değişen dinî-siyasi atmosfer, düşünce hayatının üzerinde giderek daha fazla baskı oluşturdu. İbn Rüşd’ün hayatının son döneminde yaşadığı sıkıntılar bunun sembolik örneklerinden biridir.
Fakat burada tarihsel bir paradoksa rastlarız. Bir düşünür kendi coğrafyasında marjinalleşebilir; fakat fikirleri başka bir coğrafyada daha güçlü bir hayat bulabilir. İbn Rüşd’ün kaderi bunun çarpıcı örneklerinden biridir. Kendi dünyasında tartışmaların konusu olan filozof, ölümünden sonra Latin Avrupa’sında yeniden keşfedildi. Maimonides ise Endülüs’ten ayrılmış olmasına rağmen onun düşünsel mirasını başka bir coğrafyada sürdürdü. Demek ki düşüncenin coğrafyası, siyasetin coğrafyasından farklıdır. Devletler sınırlar çizer; fikirler o sınırların ötesine geçer.
Peki Endülüs Neden Önemli?
Bugün Endülüs’e bakarken nostaljiye kapılmak kolaydır. “Bir zamanlar herkes bir arada yaşıyordu, sonra her şey bozuldu” demek de kolaydır. Fakat tarih bundan daha karmaşıktır. Endülüs ne kusursuz bir hoşgörü ütopyasıydı ne de sürekli çatışma içindeki bir karanlık çağ. Asıl önemli olan, bütün çelişkilerine rağmen farklı geleneklerin birbirlerini etkileyebileceği entelektüel alanların ortaya çıkmış olmasıdır.
Bir Müslüman filozof Aristoteles’i yorumladı. Bir Yahudi filozof aynı felsefi mirastan yararlandı. Bu düşünceler Hristiyan Avrupa’nın entelektüel merkezlerine ulaştı. Böylece üç ayrı dinî gelenek, ortak bir felsefi miras üzerinden birbirine bağlandı. Belki de Endülüs’ün gerçek mucizesi tam olarak buydu: aynı düşüncenin farklı inanç dünyalarında farklı biçimlerde yeniden doğabilmesi.
Bugünün Dünyasına Kalan Soru
Bugün dünya yeniden kimliklerin, dinlerin, milliyetlerin ve kültürel sınırların sertleştiği bir dönemden geçerken, İbn Rüşd ile Maimonides’in karşılaştığı meseleler yeniden önümüze çıkıyor. Akıl ile inanç gerçekten birbirinin düşmanı olmak zorunda mı? Bir insan kendi geleneğine bağlı kalırken başka bir geleneğin düşüncesinden yararlanabilir mi? Başka bir medeniyetin filozofunu okumak kimliğimizi zayıflatır mı? Yoksa tam tersine, kendi düşüncemizi ancak başkasının düşüncesiyle karşılaştırdığımızda mı daha iyi anlayabiliriz?
İbn Rüşd ve Maimonides’in hikâyesi bize ikinci ihtimali hatırlatıyor. Çünkü onlar kendi geleneklerini terk ederek değil, kendi geleneklerinin içinden düşünerek başka geleneklerle konuştular. Bu nedenle Endülüs’ün hikâyesi yalnızca geçmişe ait değildir.
Bugün de bir medeniyetin gücünü ölçmek istiyorsak yalnızca ne kadar güçlü ordulara, ne kadar büyük ekonomiye veya ne kadar yüksek binalara sahip olduğuna bakmamalıyız. Asıl soru başka yerde duruyor: O medeniyet, kendisinden farklı olan bir düşünceyi dinleyebiliyor mu?
Çünkü düşüncenin düşmanı farklılık değildir. Düşüncenin asıl düşmanı, kendi hakikatini tartışılmaz hale getirmektir. Endülüs’ün kaybı bu açıdan yalnızca bir coğrafyanın kaybı değildir. Bir düşünce ekosisteminin parçalanmasıdır. Fakat aynı zamanda başka bir gerçeği de gösterir: Şehirler yıkılabilir, devletler ortadan kalkabilir, kütüphaneler dağılabilir; fakat fikirlerin dolaşımını tamamen durdurmak mümkün değildir.
Kurtuba’da doğan bir düşünce Toledo’ya, Kahire’ye, Paris’e ulaşabilir. Arapça yazılmış bir kitap İbraniceye çevrilebilir. İbraniceye çevrilen bir düşünce Latinceye aktarılabilir. Ve yüzyıllar sonra başka bir coğrafyada yeniden okunabilir.
İşte medeniyetlerin gerçek tarihi biraz da budur. Bir medeniyetin büyüklüğü, yalnızca kendi sesinin ne kadar güçlü çıktığıyla değil, başka sesleri duyabilecek kadar geniş bir zihne sahip olup olmadığıyla ölçülür.
İbn Rüşd ile Maimonides’in Endülüs’ünden geriye kalan en önemli miras belki de budur. Onlar bize hakikatin tek bir dilde konuşulmadığını gösterdiler. Hakikat bazen Arapça yazılmış bir felsefe kitabında, bazen İbranice bir teolojik tartışmada, bazen Latince bir üniversite dersinde yeniden ortaya çıkabilir.
Çünkü fikirlerin vatanı yoktur.
Fikirlerin yalnızca yolculukları vardır.
Ve Endülüs, bu yolculukların Orta Çağ’daki en büyük duraklarından biridir.