Husiler ve İran Savaşı: Ensarullah Neden Savaşa Girmedi?

Şubat 2026’nın son günlerinde gerçekleşen ABD-İsrail ortak askeri saldırısı ve ardından yaşanan İran Dini Lideri Ali Hamaney’in suikastı, bölgesel güç dengelerini kökten sarsmıştır. Bu gelişmeler karşısında en kritik soru işaretlerinden biri, onlarca yıldır İran ekseninin ayrılmaz bir parçası olarak konumlanan Husilerin bu savaşa nasıl ve ne ölçüde dahil olacağı meselesi etrafında şekillenmiştir. Siyasi söylem ile sahada gözlemlenen eylem arasındaki çarpıcı uçurum, grubun kararını basit bir ideolojik refleks olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.

Tarihsel Deneyimin Yarattığı Stratejik İhtiyat

Husiler’in mevcut tutumunu anlamlandırmak için 2023–2025 dönemine bakmak gerekiyor. Ekim 2023’te Hamas’ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunun ardından Husiler, Gazze’ye destek amacıyla Kızıldeniz’de kapsamlı deniz harekâtı başlatmış; bu süreç Mart 2025’te ABD ve İsrail’in iki aylık karşı saldırılarıyla noktalanmış ve nihayetinde Mayıs 2025’te Umman arabuluculuğuyla bir ateşkes sağlanmıştır. Bu savaş deneyimi Husiler içinde derin izler bırakmış; örgüt içindeki bazı liderler, geçmiş iki yıllık müdahalenin bedelini yalnızca askeri ve liderlik kayıpları ile sivil kayıplar açısından değil, altyapının tahrip edilmesi, kaynakların tükenmesi ve özellikle 2022’de Suudi Arabistan’ın önerdiği barış yol haritasıyla bağlantılı siyasi sürecin sekteye uğraması bakımından da son derece ağır bulmaktadır. Dolayısıyla İsrail ve ABD ile savaş tecrübesi Husilerin karar alma mekanizmasını doğrudan biçimlendirmiştir. Söz konusu değerlendirme, soyut bir analizin ötesine geçerek iki belirgin eğilimi doğuran bir iç tartışmanın zeminini oluşturmuştur. Bir başka deyişle, geçmiş savaşın bıraktığı maliyet bilinci, ideolojik bağlılığı pragmatik bir süzgeçten geçiren kurumsal bir hafızaya dönüşmüştür. Nitekim daha önceki kriz dönemlerine bakıldığında da benzer bir örüntü dikkat çekmektedir. Haziran 2025’teki 12 günlük savaş sırasında Husiler, İran ekseni içindeki manevi baskıya rağmen askeri müdahale yerine dayanışma söylemiyle yetinmeyi tercih etmiştir. Bu tercih, grubun seferberlik retoriği ile operasyonel kararlar arasına bilinçli bir mesafe koyabildiğini ve maliyet-fayda hesaplarının ideolojik zorunlulukların önüne geçebildiğini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla tarihsel deneyimden süzülen bu ihtiyat refleksi, mevcut savaşta da belirleyici bir ağırlık taşımaktadır.

İç Bölünmüşlük: İki Eğilim Arasındaki Gerilim

Husiler’in dışarıdan tutarlı görünen sessizliği, aslında grup içinde süregelen yapısal bir gerilimi perdelemektedir. İran savaşının ilk ayı boyunca Husiler ihtiyatlı bir tutum benimsemiş; bu durum, grubun Tahran ile olan yakın ilişkisinin doğası göz önüne alındığında pek çok gözlemciyi şaşırtmıştır. Ne var ki bu ilişkinin gerçekten güçlü olduğu inkâr edilemez; ancak gözden kaçan şey, Yemenli grubun karar alma sürecinin giderek uzun soluklu bir iç tartışmanın ürünü hâline geldiği gerçeğidir. Bu tartışma, iki temel kampa ayrışmaktadır. İlk eğilim ihtiyat yanlısıdır: geçmiş savaş deneyimi, doğrudan müdahalenin stratejik kazanım sağlamadığını, buna karşın maliyetli cepheler açtığını kanıtlamıştır. Bu kanat, açık çatışmadan kaçınmayı, özellikle Suudi Arabistan ile mevcut uzlaşıları korumayı ve eylemleri büyük ölçekli bir tırmandırmaya yol açmayacak siyasi destek ya da küçük ve sınırlı operasyonlarla kısıtlamayı savunmaktadır. Buna karşın, ikinci eğilim mevcut anın İran’ın inşa ettiği “direniş ekseni” için kritik öneme sahip olduğunu ve çekingen kalmanın grubu savaş sonrası denklemde marjinalleştirebileceğini öne sürmektedir. Bu kampa göre özellikle bölgesel güç dengelerinin yeniden şekillenmekte olduğu bir konjonktürde, güçlü bir duruş sergilemek varlık kanıtlamak açısından zorunludur.

Bu iki eğilimin sahaya yansıması ne tam bir savaş ilanına ne de tam bir geri çekilmeye işaret etmektedir. Nitekim Husilerin tutumu, savaşın ilk ayındaki siyasi retoriğin tırmanması ve ardından 27 Mart’ta başlayan sınırlı ve hesaplı operasyonlarla somutlaşmıştır; bu süreçte kademeli müdahale açıkça ilan edilmiş, gelişmeler yakından izlenmiş ve özellikle Bab’ül-Mendeb Boğazı ile ilgili olduğu söylenen kırmızı çizgilerin aşılmamasına özen gösterilmiştir. Bu kademeli ve ölçülü yaklaşım, örgütün ne salt söylem düzeyinde kalmak ne de açık bir savaşa sürüklenmek istemediğinin stratejik bir ifadesidir. Ancak bu denge ne kadar sürdürülebilir olduğu hem iç hem de bölgesel dinamiklerce sorgulanmaya devam etmektedir.

Çok Boyutlu Kırılganlıklar: Bölgesel ve İç Dinamikler

Husiler’in karar alma sürecini salt stratejik bir tercih olarak değerlendirmek yanıltıcı olur; zira grup, birbirine eklemlenmiş çok sayıda kırılganlıkla eş zamanlı olarak baş etmek zorundadır. Bölgesel düzlemde en çarpıcı kısıtlayıcı etken, İsrail’in Husi liderlik ve altyapısına yönelik olası kapsamlı bir saldırı tehdididir. İsrail’in aylardır Husileri “ertelenmiş bir hedef” olarak değerlendirdiği ve herhangi bir fırsatı grup liderliğine ve askeri altyapısına yönelik geniş çaplı bir saldırı için kullanabileceği yönündeki artan tahminler, doğrudan müdahaleyi son derece riskli kılmaktadır.

Öte yandan Hizbullah’ın çatışmaya zaten dahil olması, Husiler üzerindeki baskıyı artıran bölgesel bir dinamik olarak öne çıkmaktadır. İran’ın en önemli bölgesel vekillerinden biri olan Lübnan Hizbullahı, son savaşın patlak vermesinin ardından çatışmaya gecikmeksizin katılmış; hareketin bu kararlılığı, İran eksenindeki rolünü ve Tahran’ın doğrudan saldırıya uğraması hâlinde hızla harekete geçmeye en hazır güç olma özelliğini yansıtmaktadır. Bu tablo, Husiler’in bölgesel konumlanmadaki ağırlığını yeniden değerlendirme zorunluluğunu beraberinde getirmektedir.

İç cephede ise durum daha da çok katmanlıdır. Husilerin hesapları yalnızca bölgesel arenaya değil, aynı zamanda Yemen’deki iç dinamiklere de göre şekillenmektedir. Buna göre Yemen’deki krizin baş müsebbibi olan Husilerin yeni bir harici çatışmaya geniş çaplı dahil olması, özellikle hükümet cephesi içindeki güç dengelerini yeniden düzenleme girişimleri ve Suudi Arabistan desteğiyle askeri karar alma süreçlerini yeniden yapılandırma çabaları bağlamında, öngörülemez iç dönüşümlerin kapısını aralayabilir. Ekonomik kırılganlık da bu tablonun ayrılmaz bir parçasını oluşturmaktadır. Husi kontrolündeki bölgelerdeki durum da baskıdan azade değildir: birikmekte olan ekonomik sorunlar ile aralıklı güvenlik ve toplumsal gerilimler, dış tırmanmayı riskli bir tercih hâline getirmektedir.

Tüm bu kırılganlıklar göz önünde bulundurulduğunda, Kızıldeniz ve Bab’ül-Mendeb Boğazı üzerinden dolaylı basınç uygulama seçeneği özel bir anlam kazanmaktadır. Bu bölge küresel ticaret ve enerji güzergâhları üzerinde en kritik stratejik baskı noktalarından birini oluşturmakta ve Husiler son yıllarda burayı, deniz ticaretini hedef alarak ya da tehdit ederek etkili bir basınç aracına dönüştürdüklerini kanıtlamıştır. Bu seçenek; İsrail ile açık çatışmaya girmeden İran’a destek vermeyi, uluslararası ikmal hatlarını sekteye uğratarak hem siyasi hem askeri bir mesaj iletmeyi ve sahadaki birikmiş rollerle tutarlılığı sürdürmeyi olanaklı kılmaktadır.

Sonuç olarak, Husiler karar alma sürecinde İsrail-ABD’ye karşı yürütülen savaştan birikmiş deneyimiyle bu aşamaya girmiştir; bu birikim onlara müdahalenin bedelini öğretmiş ve bir savaşa girmek için yalnızca askeri değil, siyasi, güvenlik ve ekonomik sonuçları da hesaba katmalarını sağlamıştır. Bu nedenle artık soru, Husiler’in savaşa girip girmeyeceği değil, nasıl girecekleri ve bunun bedelinin ne olacağıdır. Tarihsel deneyimin yarattığı kurumsal ihtiyat, grubun içinden yükselen farklı seslerin gerilimi ve iç-dış dinamiklerin bütünleşik baskısı bir arada değerlendirildiğinde, Husiler’in kararının salt ideolojik ya da duygusal bir motivasyonla değil, çok değişkenli rasyonel bir hesaplamanın ürünü olarak şekillendiği görülmektedir. Ayrıca İran’ın Hürmüz Boğazı kozu ile ABD ile müzakere sürecinde elini güçlendirmesi de Husilerin savaşa doğrudan müdahil olmamasını sağlamıştır. Dolayısıyla müzakerelerin sonuç üretmediği ve ABD-İsrail’in İran’a saldırılarının devam edip rejimi güçsüzleştireceği bir senaryoda Husilerin savaşa girme ihtimalinin artacağı tahmin edilebilir.