Hıristiyanlık İsrail’in Rahab’ı mı?

Kime kim tanıklık ediyor?

 

Konstantin’in halefleri döneminde tüm geleneksel kültler yasaklanıp tapınaklar kamulaştırılırken veya yıkılırken Hıristiyanlık Roma İmparatorluğu’nun resmi ve tek dini haline gelince Romalılar, Hıristiyan olmayan tek bir dinin yasal ve koruma altında kaldığını fark etmeden edemediler: İsa’nın ölümünden sorumlu tutulanların dini olan Yahudilik.  Ne tuhaf bir durum! Augustinus, Yahudiliğin yasal kalarak korunmasını “şahitlik teorisi” ile gerekçelendirdi:

Onu öldüren ve ona iman etmeyi reddeden Yahudiler… Dünyanın her yanına dağılmışlardı… Ve böylece kendi Kutsal Metinlerinin tanıklığıyla, Mesih hakkında kehanetleri bizim uydurmadığımıza tanıklık ediyorlar… Dolayısıyla, Yahudiler Kutsal Metinlerimize inanmadıkları halde, kör gözlerle okudukları kendi Kutsal Metinleri bizim Mesih hakkındaki kehanetlerimizi tasdik görevini yerine getirirler…. Kendi istekleri dışında da olsa, bu kitaplara sahip olarak ve onları koruyarak bizim yararımıza verdikleri bu tanıklığı sunmak için, Hıristiyan Kilisesi’nin yayıldığı her yere, tüm uluslara dağılmışlardır. (Tanrı’nın Şehri, xviii, 46)

Augustinus, tıpkı kardeşi Habil’i öldüren Kabil gibi Yahudilerin de, katillerinden (Yahudilerden) yedi kat intikam alacağına yemin eden Tanrı’nın koruması altında olduklarını ekledi. Böylece zamanın sonuna (kıyamete) kadar, “Yahudilerin varlığını sürdürmesi, bir dönem sahip oldukları krallıklarının gururuyla Rab’bi öldürenlerin hak ettikleri zilleti, inanan Hıristiyanlara kanıt olarak gösterilecektir.” (xii, 12).[1]

Augustinus’un “şahitlik teorisi” çarpıktır. Yahudi Kutsal Metinlerinin Hıristiyanlığın doğruluğuna tanıklık ettiği argümanını anlamak kolaydır. Ancak Yahudi halkı, kendi Kutsal Metinlerine dayanarak Hıristiyanlığı reddederken, Hıristiyanlığın gerçek oluşuna nasıl tanıklık edebilir? Yahudilerin bir ulus olarak ortadan kaybolması, Tanrı’nın inayetini “Yeni İsrail”e kaydırdığının daha iyi bir kanıtı olmaz mıydı?

Augustinus eğitimli bir sofisttir. Burada yaptığı şey, apaçık karşıt gerçeği gizlemektir: Yahudilerin Tanrı tarafından dünyanın kurtuluş aracı olarak seçildikleri yönündeki saçma iddialarına tanıklık eden şey Hıristiyanlıktır. Hıristiyanlık bu iddiayı onaylamadan önce, hiçbir eğitimli Romalı bunu ciddiye almamıştır. Yahudilerin, salt varlıklarıyla Hıristiyanlığın doğruluğuna tanıklık ettikleri iddiası en iyi ihtimalle tartışmalıdır. Hıristiyanların İncil’deki Yahudiliğin doğruluğuna tanıklık etmeleri, tartışılmaz bir iddiadan öte, Hıristiyanlığın temel bir şartıdır. İsa kelimesi Mesih anlamına gelmektedir ve İsrail’in Tanrısal düzende özel bir role sahip olduğunu varsayar. Dolayısıyla Yahudiler Hıristiyanlara yanıldıklarını söylerken, Hıristiyanlar Yahudilere haklı olduklarını söylerler.

Hıristiyan Âleminde Yahudi Gücünün Yükselişi

Theodosius döneminden (379-95) itibaren Roma İmparatorluğu’nda Hıristiyanlık dışı dinlerine sahip olmalarına izin verilen tek halk olan Yahudiler, Hıristiyanların düşmanlığının ortasında ancak hükümetin koruması altında, Roma dünyasına dağılmış bir ulus olarak hayatta kaldılar ve çoğaldılar. Hıristiyanların Yahudilerle evlenmesini ya da onların sofrasında yemek yemesini yasaklayan yasalar (4. yüzyılın başlarındaki Elvira Konsili), Yahudi kimliğini ve birliğini güçlendirdi, çünkü iç evlilik ve ritüel saflık Tevrat’taki en önemli emirlerdir. Buna karşılık, İsa’ya ve Hıristiyanlığa karşı düşmanlık, milattan sonra üçüncü yüzyıldan itibaren Rabbinik (Haham) Yahudiliğinin temel bir ilkesiydi ve Hıristiyanlık dünyasındaki tek iki meşru din arasındaki bu düşmanlık, her ikisinin de yapısal bir özelliği haline geldi. Büyük Yahudi âlimi Jacob Neusner, “bildiğimiz haliyle Yahudiliğin, muzaffer Hıristiyanlıkla karşılaşma içinde doğduğunu” ileri sürecek kadar ileri gider (“karşılaşma” burada bir örtmecedir) ve Hıristiyan düşmanı olmasaydı Yahudi kimliğinin muhtemelen yok olacağını öne sürer.[2] Dolayısıyla Hıristiyanlık dünyası, tam anlamıyla Yahudi-Hıristiyan olarak adlandırılmayı hak etmektedir; zira Yahudilik ve Hıristiyanlık yasal olan tek iki din olup, her ikisi için de gerekli olan diyalektik bir karşıtlık içinde varlığını sürdürmüştür: Yahudiler Hıristiyanlar için tanık halk, Hıristiyanlar ise Yahudiler için hem tanık halk hem de Haman’ın yeni yüzü olmuştur.  Batı Avrupa’da on sekizinci yüzyıla kadar İslam’ın, bu oyunun bir parçası olmasına asla izin verilmedi: sinagoglara evet, camilere hayır.

Yahudilerin zorla vaftiz edilmesi teoride yasaktı, ancak kriz zamanlarında Yahudilere vaftiz yine de kimi zaman uygulandı. Bolognalı Gratian, 1140’larda derlediği “dini nizam” hukuku derlemesinde (Decretum), Papa Büyük Gregory’nin (590-604) bir mektubuna ve Toledo’nun Dördüncü Konsili’nin (633) bir kararnamesine atıfta bulunarak, Yahudilerin din değiştirmeye zorlanmaması, yalnızca “akılcı bir argümanla cezb edilebilecek kişilerin zihinlerini düşmanlıkla uzaklaştırmamak için sert yöntemler yerine nazik yöntemlerle ikna edilmesi” gerektiğini teyit eder.[3] Yahudilerin gönüllü olarak Hıristiyanlığa geçmesi bireysel düzeyde gerçekleşti, ancak nadir kaldı.

Hıristiyan sapkınların aksine, Yahudiler Engizisyon tarafından asla takibata uğramadılar ve asla işkence görmediler veya kazıkta yakılmadılar; ancak vaftiz olup gizlice “Yahudi kalmaya” devam ettiklerinden şüpheleniliyorsa durum farklıydı. Elbette bu durum yaşandı; çünkü Yahudiler (genellikle sürgünden kaçınmak için) din değiştirdiklerinde, Yahudi olmayı bırakmaları istendi ama kendi Kitab-ı Mukaddeslerini okumayı bırakmaları istenmedi. Yahudi kültürel bagajlarıyla birlikte Kilise’ye girdiler ve vaftiz edilmemiş kardeşlerine uygulanan tüm sivil kısıtlamalardan kurtuldular. Ve aynı şehrin büyük hahamının oğlu olan Burgos piskoposu Alonso Cartagena (1384-1456) gibiler, kilise hiyerarşisinde yükseldiklerinde, İsa’nın Yahudi kanını paylaştıkları için kendilerinin putperestlerden daha iyi Hıristiyanlar olduklarını övünerek dile getirdiler ve aslında din değiştirmediklerini, sadece Yahudi inançlarını derinleştirdiklerini iddia ettiler.[4]

Hıristiyanlığın Yahudi Tanah’ını kutsallaştırması, Yahudilerin kendi kutsal metinlerini sorgulamasını ve onun zihinsel koşullandırmasından kurtulmasını engellemiştir. Tevrat’ın ilahi esinini reddeden herhangi bir Yahudi yalnızca Yahudi cemaatinden dışlanmakla kalmamış, Hıristiyanlar arasında da hiçbir sığınak bulamamıştır: Bu durum Baruch Spinoza ve daha birçok kişi için geçerliydi. Hıristiyanlar Yahudilerin kalplerini Mesih’e açmaları için dua etmişlerdir, ancak onları Yahve’den özgürleştirmek için hiçbir şey yapmamışlardır.

Zamanının en etkili Yunan ilahiyatçısı olan (Augustinus, Katolikler için ne ise Ortodokslar için John Chrysostom o’dur) John Chrysostom (yaklaşık 346–407), Yahudileri, uymaları gerektiğinde Tevrat’a yeterince uymamakla ve artık uymamaları gerekirken şimdi ona uymakla suçlamıştır:

Şeriata uyulması gerektiği zaman onu ayaklar altına aldılar. Şimdi şeriat bağlayıcılığını yitirmişken, inatla ona uymaya çalışıyorlar. Şeriatı hem çiğneyerek hem de ona uyarak Tanrı’yı öfkelendirenlerden daha acınası ne olabilir? (First Homily Against the Jews ii,3)

Bu tür “yapsan da yapmasan da lanetlisin” gibi argümanlar, Yahudiler için sadece Hıristiyanlığın saçma olduğuna dair düşüncelerini pekiştirebilirdi. Daha da önemlisi, bu Hıristiyanlara oynanan büyük bir aldatmacadır; çünkü bu sayede onların Yahudilerin anti-sosyal davranışlarının köklerini anlamaları engelleniyor. Bir yandan Yahudilere Yahve’nin gerçek Tanrı olduğu ve Kutsal Kitaplarının gerçekten kutsal olduğu söylenir; öte yandan, tam da Yahve’den ve Kutsal Kitaplarından öğrendikleri davranışlar nedeniyle eleştirilirler. Yahudiler dünyayı yönetmek için komplo kurmakla suçlanırlar; oysa bu, Yahve’nin onlara verdiği vaadin ta kendisidir: “Tanrın Yahve seni dünyadaki bütün uluslardan daha yükseğe çıkaracak” (Tesniye 28:1). Başkalarının milliyetlerine karşı yalnızca küçümseme beslemekle itham edilirler; oysa bu küçümsemeyi tanrılarından öğrenmişlerdir: “Bütün uluslar O’nun önünde bir hiç gibidir; O’nun için hiçlik ve boşluk sayılırlar” (Yeşaya 40:17). Materyalizm ve açgözlülükle suçlanırlar; bunda da yalnızca, ganimet hayalleri kuran Yahve’yi taklit ederler: “Bütün ulusları sarsacağım, ulusların bütün hazineleri akıp gelecek” (Haggay 2:7). Her şeyden önce, ayrılıkçılıkları nedeniyle azarlanırlar; oysa bu, Yahve’nin onlara verdiği mesajın özüdür: “Sizi bu halkların hepsinden ayıracağım ki bana ait olasınız” (Levililer 20:26).

En kötüsü de, Eski Ahit’in ve kadim İsrail’in kutsallaştırılmasının, Hıristiyanların Yahudilere metafizik olarak üstün bir ırk ve Yahudiliğe Tanrı’nın özgün dini olarak bakmalarına yol açmış olmasıdır. Aynı John Chrysostom, birçok Hıristiyanın “Yahudilerle birlikte bayramlarını kutladıklarını ve oruçlarını tuttukları” (First Homily i,5) hususunda şikâyet eder.

Çarmıha Gerilmiş Olan’a tapınanların, onu çarmıha gerenlerle ortak bayram kutlaması tuhaf değil midir? Bu bir ahmaklık ve en büyük delilik alameti değil midir? … Çünkü onlar, çarmıha gerdikleri Mesih’e tapınan sizlerin onların ritüellerini saygıyla izlediğini gördüklerinde, kendi yaptıkları ayinlerin en iyisi, bizim törenlerimizin ise değersiz olduğunu düşünmemeleri nasıl mümkün olabilir?” (First Homily v,1-7).

John’un kapıldığı dehşete göre, bazı Hıristiyanlar sünnet bile oluyor. Onları uyararak, “Bana sünnetin sadece bir emir olduğunu söylemeyin; bu emir, size Şeriatın bütün yükünü dayatan emirdir” diyor. (Second Homily ii,4).

Hıristiyanlık, Yahudilere olağanüstü bir simgesel güç bahşetmiş, onlar da bunu etkili bir güce dönüştürmüştür. Bazı dönemlerde Yahudilerin yönetici elitler nezdinde itibarı çok yüksekti ve Yahudi lobisinin büyük siyasal etkisi vardı. 9. yüzyılın ortalarında Lyon Piskoposu Agobard, Şarlman’ın oğlu İmparator Dindar Ludwig’e, Yahudilerin “adınızla ve altın mühürlerle imzalanmış, onlara aşırı ayrıcalıklar tanıyan fermanlar” ürettiklerinden ve imparatorluk elçilerinin “Hıristiyanlara karşı sert, Yahudilere karşı ise yumuşak” davrandıklarından şikâyet ediyordu (On the insolence of the Jews). Agobard, Yahudileri memnun etmek için pazar yeri gününün Cumartesi yerine Pazar olarak belirlenmesini emreden bir imparatorluk fermanından bile yakınır. Başka bir mektubunda ise, Yahudilerin kölelerinin efendilerinin izni olmadan vaftiz edilmesini yasaklayan bir fermanı eleştirir. Yahudiler, Dindar Ludwig’in sarayında o kadar itibarlıydı ki, diyakoz Bodo gibi bazıları Yahudiliğe geçti.[5]

Elbette sonraki yüzyıllarda Yahudiler bir Hıristiyan krallığından diğerine sürüldüler. Ancak bu sürgünlerin her biri, Hıristiyanlık öncesi Antik Çağ’da bilinmeyen bir duruma tepkiydi: Yahudi cemaatlerinin, bir kraliyet yönetiminin koruması altında (Yahudiler savaş zamanlarında kralların vergi tahsildarlığını ve tefeciliğini yapmıştır) aşırı ekonomik güç kazanması ve bu ekonomik gücün siyasi ve sosyal güce dönüşerek bir doyum noktasına ulaşması, pogromlara yol açmış ve kralı önlem almaya zorlamıştır. Normandiyalı William tarafından yönetici ve tefeci olarak getirilen İngiltere’deki Yahudiler, 12. yüzyıla gelindiğinde oldukça güçlenmişlerdi; özellikle Lincolnlu Aaron “belki de İngiltere’nin en zengin adamı” olarak anılıyordu; ta ki Kral I. Edward, onları tefecilikten vazgeçirmeyi başaramayınca, 1290 yılında Yahudileri sınır dışı edene dek.[6] Yahudiler 17. yüzyılda güçlü bir biçimde geri döneceklerdi; önce Marrano’lar olarak. Yahudi tarihçi Cecil Roth’a göre, “Püritenlik her şeyden önce İncil’e dönüşü temsil ediyordu ve bu da Eski Ahit halkına karşı daha olumlu bir zihniyeti otomatik olarak teşvik ediyordu.”[7]

Çünkü kendi Kutsal Kitaplarında, burunlarının dibinde yazılı olmasına rağmen, Hıristiyanlar Musa sözleşmesinin Tanrı’dan alınmış bir ruhsat gibi sahtekârca sunulan, Yahudi ulusunun dünya hâkimiyeti için bir programdan başka bir şey olmadığını hiçbir zaman fark etmemiştir. Hıristiyan toplumlarının Yahudi Gücü karşısındaki savunmasızlığı, Kilise tarafından onlara dayatılan bu körlükle doğrudan ilişkilidir. 1236 yılında Papa IX. Gregorius, E. Michael Jones’un hatırlattığı gibi, Talmud’u “Yahudileri sapkınlıklarında inatçı kılan ilk neden” olarak açıkça kınadı. [8] Ve böylece Talmud yakıldı. Oysa Talmud, Tanah üzerine yapılmış bir dizi yorumdan başka bir şey değildir. Pek çok Hıristiyan, Yahudilerin insan sevmemelerinin suçunu Talmud’a atmaya devam eder; oysa Talmud’un bugün Ortodoks Yahudi çevreleri dışında pek az etkisi vardır. Siyonizm, Talmud’un reddi ve Kitab-ı Mukaddes projesine dönüş üzerine kurulmuştur. Ben-Gurion’dan Netanyahu’ya kadar İsrail liderleri, Uluslararası Hukuk’a duydukları küçümsemeyi açıkça Talmud’la değil, İncil’le gerekçelendirir. Yahudi Tanah’ının, yani Hıristiyan Eski Ahidi’nin, İsrail’in uluslararası arenadaki şeytani davranışlarının ders kitabı olduğunu fark etmemek ölümcül ve affedilmez bir hatadır. H. G. Wells’in bir zamanlar yazdığı gibi, İncil “dünyanın geri kalanına karşı bir komployu” açıkça ortaya koyar. İncil’de “komployu apaçık görürsünüz, … saldırgan ve kindar bir komployu. … Gözlerimizi niteliğine kapamak hoşgörü değil, aptallıktır.” [9]

Hıristiyan Siyonistlerin haklı olduğu noktalar var

Anti-Siyonist Hıristiyanlar “Yahudi-Hıristiyanlık” teriminin yanlış bir adlandırma olduğunu iddia ettiğinde, buna katılmıyorum. Lorenzo Maria Pacini, “The myth of a ‘Judeo-Christian’ West: Why the label doesn’t hold up” başlıklı yazısında, bu terimin “teolojik açıdan bir çelişki” olduğunu söyler. Ona göre Hıristiyanlık, “İsa’nın Mesih, Tanrı’nın oğlu ve insanlığın kurtarıcısı olduğuna dair inanca dayanır. Yahudilik ise İsa’yı açıkça Mesih olarak reddeder, onu sahte bir peygamber sayar ve birçok rabbinik (haham) metinde onu sert biçimde aşağılar.” Bence asıl noktayı kaçırıyor: Mesih kavramının kendisi Yahudidir ve İsrail’in Tanrı’nın seçilmiş ulusu olduğu varsayımına dayanır. Yahudi bakış açısından Hıristiyanlık, sapkın bir Yahudiliktir. Hıristiyanlar, Tanrı’nın yalnızca İbrahim, Yakup ve Musa’ya vahyettiğine (Romalılar da dahil olmak üzere diğer tüm medeniyetlerin şeytana taptığına) ve Tanrı’nın Mesih’i İsrail’e göndermeyi planladığına dair inançlarında Yahudilerle aynı fikirdedir. Anlaşmazlık yalnızca Mesih hakkındadır. İsa Mesih, Tanrı’nın oğlu olmasının yanı sıra İsrail’in Mesih’i ise, o zaman gerçekten “kurtuluş Yahudilerdendir” (Yuhanna 4:22).

Beni yanlış anlamayın: Uygarlığımızın Yahudi-Hıristiyan olduğu fikrini, hele ki Josh Hammer’ın grotesk Israel and Civilization: The Fate of the Jewish Nation and the Destiny of the West adlı eserinde yazdığı gibi “her şeyin Sina Dağı’nda başladığı” iddiasını desteklemiyorum. Aksine, sanat, bilim ve felsefede uygarlığımızın gerçek dehasının Heleno-Romen olduğunu ve Hıristiyanlığa rağmen, ondan dolayı değil, geliştiğini savunuyorum. Katedralleri bile Hıristiyanlığa atfetmeye gönüllü değilim; zira onları, Hıristiyan inançları, zanaatları açısından önemsiz olan “özgür mason” loncaları inşa etmiştir. Söylemek istediğim şu: Hıristiyan olduğumuz ölçüde, Yahudi-Hıristiyanız. Yahudi olmayan tek Hıristiyanlar, Eski Ahit’i reddedenlerdi; örneğin Augustine’e, Yahudi tanrısına tapındığı için onu yarı Hıristiyan sayan Maniheist Faustus gibi (Augustinus, Contra Faustum i,2).

Sıkça duyduğum gibi sorunun Hıristiyanlığa Yahudiler tarafından sızılması olduğunu söylemek (Kalvinizm, Cizvitler, Scofield İncili, II. Vatikan Konsili ya da her neyse aracılığıyla) saçmadır. Ya da daha doğrusu, bu bir totolojidir: Hıristiyanlık, en başından itibaren Roma uygarlığına Yahudi sızmasıdır. Anti-Siyonist Hıristiyanlar, Hıristiyan Siyonizminin Tanrı’nın İsrail’e verdiği vaadin hâlâ geçerli olduğunu savunan yanlış bir doktrin olan dispensasyonalizme dayandığını iddia eder. Bu kısmen doğrudur (yalnızca kısmen, çünkü her Siyonist Hıristiyan dispensasyonalist değildir). Ama bunun Hıristiyanlık dışı olup olmadığına bakalım.

Yeni Ahit’in en etkili metinlerinden biri olan Romalılara Mektup’ta Pavlus, Tanrı’nın İsrail’e verdiği vaadin ebedi olduğunu ve Yahudilerin “ataları uğruna hâlâ sevildiklerini” söyler. “Tanrı’nın verdiği armağanlar ve yaptığı seçim konusunda fikrini değiştirmesi söz konusu değildir” (11:28-29). Pavlus’un Yahudi olmayanlara (Gentiles) esasen söylediği şey, İsraillilerin hâlâ Tanrı’nın seçilmiş halkı olduğudur. Sözleşme hâlâ geçerlidir. Yahudiler seçilmişlikten çıkarılmamıştır. Pavlus, Tanrı’nın Yahudilerin Mesih’i reddetmesi nedeniyle Yahudi olmayanlarla (Gentiles) çalışmak zorunda kaldığını açıklar; ancak sonunda “her şey onlara [Yahudilere] geri verilecektir” (11:12). “İsrail’in bir kısmının zihni katılaştı, ama bu yalnızca Yahudi olmayanlar bütünüyle içeri girene kadar sürecek ve böylece bütün İsrail kurtulacaktır” (11:25-26). Pavlus’un meşhur aşı metaforunda, İsrail Tanrı tarafından dikilmiş iyi bir zeytin ağacına benzer; Yahudi olmayan Hıristiyanlar (Gentiles) ise yabani zeytinlerden kesilip İsrail’e aşılanan dallar gibidir (11:17). Pavlus daha sonra bu Gentileleri üstünlük taslamamaları konusunda uyarır: “Gururlanmaya başlarsanız şunu düşünün: Kökü ayakta tutan siz değilsiniz, kök sizi ayakta tutar” (11:18). Aşılanan dallar başarısız olurlarsa kesilebilir; buna karşılık “doğal olarak oraya ait olan dalların, kendi zeytin ağaçlarına yeniden aşılanmaları kolay olacaktır” (11:24).

Pavlus, ulusunun nihai kaderine Roma İmparatorluğu’na karşı değil, onun aracılığıyla ilerlemesinin bir yolunu bulmaya çalışan kozmopolit bir Yahudiydi. Pavlus’un zihniyeti, Yahudi Savaşı’nda (vi,5) Yahudi mesihçi kehanetlerini Vespasianus’a atıfla yeniden yorumlayan Flavius Josephus’unkine çok benzer. Yahudileri Roma’ya karşı ayaklanmaya sevk eden şeyin, “Kutsal Metinlerindeki ‘içlerinden birinin bütün dünyaya hükmedeceği’ şeklindeki muğlâk bir kehanet olduğunu yazar.” Ancak bu kehaneti yanlış yorumlamışlardı; çünkü gerçekte bu kehanetle, “Batı Şeria’da imparator ilan edilen” Vespasianus kastedilmekteydi. Josephus, Yahudi kehanetlerini alt üst ederek Yahudilerin dünyaya hükmetme kaderinden vazgeçmiyordu; aksine, Roma İmparatorluğu’nun gücüne karşı çıkmak yerine onu kullanmaya dayanan bir B planı geliştiriyordu. Ondan önce İskenderiyeli Filon’un yaptığı gibi, fakat bir yoldan, Roma’yı Yahudi dünya görüşüne dönüştürmeye çalışıyordu. Vespasianus’u Mesih olarak tanıyarak, Roma’yı Yahudilerin dünya fethinin aracı olarak görüyordu; tıpkı İkinci Yeşaya’nın, Büyük Kiros’u Mesih diye adlandırdığında Pers İmparatorluğu’nu gördüğü gibi (Yeşaya 45:1). Josephus’un Yahudi kehanetlerini yeniden yorumlaması bir din başlatmadı; ama Pavlus’unkisi başlattı ve sonunda Roma’yı fethetti.

Hıristiyanlığın karşı konulamaz Siyonizasyonu

Batı üzerindeki Yahudi kıskacında Hıristiyanların mesuliyetinin yalnızca Hıristiyan Siyonizmiyle sınırlı olduğunu ve Hıristiyan Siyonistlerin anti-Siyonist Hıristiyanlar tarafından yenilebileceğini düşünmek bir yanılsamadır. Tucker Carlson, “Tanrı’nın bazı insanları DNA’larına göre tercih ettiği” fikrini “Hıristiyan bir sapkınlık” olarak reddedip “Hıristiyanlığın bütün amacı bunun artık doğru olmaması” olduğunu söylediğinde, Hıristiyanlığın tarihin kaybeden tarafında olduğunu fark etmeliyiz. Burada ima edilen, bunun bir zamanlar doğru olduğudur. Hıristiyan Tanrısı, kelimenin tam anlamıyla, DNA’ya dayalı olarak bir halk seçmiştir (İbrahim, sonra İshak, sonra Yakup yani İsrail). Carlson, Hıristiyanlığın dışına çıkmadan bunu inkâr edemez. Hıristiyanlık hangi versiyonu olursa olsun irrasyoneldir; ama nesnel olalım: “Tanrı Yahudileri seçti ama artık değil” (Carlson) ile “Tanrı Yahudileri sonsuza dek seçti” (Huckabee) önermeleri arasında, ikincisi daha az rasyonel değildir.

Eski ahitin geçersiz mi yoksa hâlâ geçerli mi olduğu, Hıristiyanlar arasında tartışmalı bir konudur ve ben bu tartışmaya katılmıyorum. Her Hıristiyan, kendi Hıristiyanlık biçiminin İsa’nın istediği gerçek Hıristiyanlık olduğuna inanır. Ancak dışarıdan bakan biri için, tek ve ebedî bir Hıristiyanlık yoktur: Hıristiyanlık, herhangi bir zamanda ne ise odur. Hıristiyan Siyonistler ile anti-Siyonist Hıristiyanlar arasındaki tartışmaya, benim yaptığım gibi, Hıristiyanlığın dışından bakıldığında, anti-Siyonist Hıristiyanların tartışmayı kazanacağı hiç de açık değildir. Aksine, giderek daha fazla anti-Siyonist Hıristiyanın, anti-Siyonist olmakla Hıristiyan olmak arasında seçim yapmaya zorlanacağını düşünüyorum; çünkü Yahudi Gücü’nü, Yahudilere DNA’larına göre “bir zamanlar” seçilmiş olduklarını ama “artık olmadıklarını” söyleyerek yenemezsiniz.

Öte yandan Hıristiyan Siyonizmi büyümeye devam edecektir; zira giderek daha etkili Yahudiler ona yatırım yapacaktır. Hıristiyan Siyonizmi gerilemiyor, güç kazanıyor ve İsrail bunun için gerekeni yapıyor. Katoliklik, II. Vatikan Konsili’nden beri Siyonize edilmiştir ve bu sadece başlangıçtır. From Sinai to Rome: Jewish Identity in the Catholic Church, Katoliklere yönelik, “İncil’in ve Kilise’nin Yahudi boyutlarını yeniden keşfederek, Katolikliğin; İsrail’in Mesihi’nin bayrağı altında Yahudiler ve Yahudi olmayanlardan oluşan dinin tam boyutuna kavuşturulması” amacını taşıyan yeni bir kitaptır. Elias Friedman ve Antoine Levy gibi isimlere sahip Katolik rahiplerin de aralarında bulunduğu kitabın yazarları “ancak İsa’nın, havarilerinin ve öğretilerinin Yahudi bağlamını ciddiye alırsak, Kilise’yi olduğu şey olarak görmeye başlarız: İbrahim’de temellenen ve Tanrı’dan gelen bu büyük vaat ve armağanı paylaşmaya diğer ulusları, Yahudi olmayanları davet eden, Yahudi ahidine dayalı bir topluluk” tezini ileri sürmektedirler. Katolik İbranice uzmanı Angela Costley, Pavlus’un Romalılara Mektubu’nun ruhunu yansıtarak, “Yahudi olmayan kiliseyi İsrail’e bir ek yerleştirme olarak görmeliyiz” ve “İsrail, daha önce düşünüldüğü gibi İsa’yı Mesih olarak kabul etmediği için reddedilmemiştir, aksine Yahudi olmayanlar İsrail’e dâhil edilmiştir” iddiasında bulunuyor.

Hıristiyan Siyonizminin iyi bir şey olduğunu söylemiyorum; söylediğim şey, Hıristiyanlığın içinde, Yahudiliğin onu ele geçirmesi için yerleştirilmiş bir arka kapı, gömülü bir aygıt olduğudur. Eski Ahit, Roma şehrine sokulmuş Yahudi bir Truva Atı’dır. Her zaman işin içinde bazı anti-Siyonist Hıristiyanlar kalacak olsa da, ana akım Hıristiyanlık Yahudiler tarafından ele geçirilmektedir. Fransa’da Katolik inancının en çok tanınan savunucusu, televizyonda tartıştığı en aşağılık Hıristiyan karşıtı Siyonistlerle özel hayatında vakit geçiren bir Yahudi olan Eric Zemmour’dur. Katolikler kandırılıyor mu? Evet, hem de kitlesel olarak.

Olan bitene en iyi metafor Yeşu Kitabı’ndadır. İsrailoğulları Eriha’yı kuşatırken, iki İsrailli casus şehre girer ve Rahab adlı bir fahişenin yanında geceyi geçirir; Rahab, İsrailoğulları şehri ele geçirdiğinde kendisi ve ailesinin bağışlanması karşılığında onları saklar. Ardından İsrailli savaşçıların şehre girip “erkek, kadın, genç, yaşlı” herkesi katletmesini sağlayacak araçları temin eder (6:21). Kendi halkına ihanet etmesini haklı çıkarmak için İsrailoğullarına “Tanrınız Yahve, hem gökte hem de yerde Tanrı’dır” (2:11) der; bu, Yeşu Kitabı’ndaki ne anlatıcının, ne Yahve’nin, ne de herhangi bir İsrailoğlunun iddia ettiği bir şey değildir (Yahve, o kitapta sistematik olarak “İsrail’in tanrısı” olarak adlandırılır). Fransızca Katolik İncil’im (Dominiken École Biblique tarafından yayınlanan La Bible de Jérusalem), Rahab’ın “İsrail Tanrısı’na iman beyanı”na bir dipnot ekleyerek, bunun “Rahab’ı, birden fazla Kilise Babasının gözünde, imanı sayesinde kurtulmuş olan Yahudi olmayanların Kilisesi’nin bir figürü haline getirdiğini” belirtiyor. Kiliseyi Eriha’nın fahişesine benzeten bu dipnotu, Hıristiyanlığın gerçek rolünün simgesel bir ifadesi olarak görüyorum. Çünkü gerçekten de Kilise, İsrail’in tanrısını evrensel Tanrı olarak kabul ederek, Yahudileri, Yahudi olmayanların şehrinin kalbine sokmuş ve yüzyıllar boyunca onların iktidarı ele geçirmesine imkân tanımıştır.

*Laurent Guyenot Ortaçağ Çalışmaları alanında doktora yapmış, günümüzde İsrail tarihi ve JQ (the Jewish Question) üzerine uzmanlaşmıştır.

 

 Kaynak: https://radbodslament.substack.com/p/is-christianity-the-whore-of-israel

 

Sonnotlar

[1] Paula Fredriksen, Augustine and the Jews: A Christian Defense of Jews and Judaism, Yale UP, 2010.

[2] Jacob Neusner, Judaism and Christianity in the Age of Constantine, University of Chicago Press, 1987p. ix.

[3] Richard Huscroft, Expulsion: England’s Jewish Solution, The History Press, 2006, p. 29.

[4] Yirmiyahu Yovel, The Other Within: The Marranos: Split Identity and Emerging Modernity, Princeton UP, 2018, pp. 76, 122.

[5] Louis the Pious was said to be under the influence of his wife Judith—a name that translates as “Jewess”. She was so friendly to Jews that the Jewish historian Heinrich Graetz hypothesizes that she was a secret Jewess, in the manner of the biblical Esther (Heinrich Graetz, History of the Jews, Jewish Publication Society of America, 1891, vol. III, ch. VI, p. 162).

[6] Richard Huscroft, Expulsion: England’s Jewish Solution, The History Press, 2006, pp. 41-45

[7] Cecil Roth, A History of the Jews in England (1941), Clarendon Press, 1964, p. 148.

[8] E. Michael Jones, The Jewish Revolutionary Spirit and Its Impact on World History, Fidelity Press, 2008, pp. 118–123.

[9] Herbert George Wells, The Fate of Homo Sapiens, 1939 (archive.org), p. 128.

Tercüme: Ali Karakuş