Hindistan’ın İran savaşına ilişkin hesaplı sessizliği

Körfez’de tırmanan çatışma, risklerin bölgenin çok ötesine uzandığı belirsiz bir alana giriyor. Hindistan için ekonomik, stratejik ve politik riskler arabulucu olarak devreye girmesi yönünde çağrılara yol açacak derecede yüksek.

Bölgedeki derin ekonomik bağları ve geniş ilişkileri göz önüne alındığında Hindistan, ilk bakışta arabuluculuk için doğal bir aday gibi görünüyor. Ancak Yeni Delhi’nin böyle bir role pek heves etmediği ise çok açıktır. Bu, kaçırılmış bir fırsat değil; kasıtlı ve gelişen bir stratejik tercihin göstergesi.

Hindistan Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar, Hindistan’ın kendisine karmaşık jeopolitik çatışmalarda “aracı” rolü üstlenmeyi biçmediğini net bir şekilde belirtti. Bu yaklaşım, esnekliği önceliklendiren, karmaşık ilişkilerden kaçınan ve yüksek görünürlüklü müdahale yerine ölçülü katılıma dayanan daha geniş bir stratejik özerklik doktrininin altını çizmektedir.

Hindistan için Körfez’deki riskler tartışmasız çok yüksektir. Ham petrol ve doğal gaz ithalatının önemli bir kısmı Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor; bu da herhangi bir aksaklığı doğrudan ekonomik bir endişe haline getiriyor.

Körfez bölgesi aynı zamanda Hindistan’ın en büyük ticaret ortaklarından biridir ve ikili ticaret hacmi yüz milyarlarca dolara ulaşmaktadır. Ayrıca bölgede yaşayan ve çalışan dokuz milyondan fazla Hintli, ülke ekonomisinin istikrarını destekleyen önemli miktarda döviz göndermektedir.

Bu ölçekte bir bağımlılık bile Hindistan’a gerilimi azaltmayı desteklemek için güçlü bir teşvik oluşturmalıydı. Ancak bu durum, otomatik olarak arabuluculuk isteğine dönüşmüyor.

Mevcut krizin merkezinde bölgenin güvenlik mimarisine ilişkin temel bir anlaşmazlık yatıyor. İran, özellikle ABD’nin rolünü azaltan bölgesel bir güvenlik çerçevesini tercih ettiğini açıkça dile getirdi. Washington ve Körfez’deki müttefikleri ise bu tür önerileri, uzun süredir bölgesel istikrarı garanti eden yerleşik düzene karşı bir meydan okuma olarak görüyor.

Bu ayrışma yapısal bir çıkmaza yol açtı. İran güvenlik ortamını yeniden şekillendirmek isterken, ABD ve ortakları mevcut düzeni korumaya çalışıyor. Böylesine kutuplaşmış bir ortamda arabuluculuk yalnızca diyalog kolaylaştırmak anlamına gelmez; her iki taraf üzerinde baskı kurmayı ve siyasi risk üstlenmeyi gerektirir.

Hindistan, bölgedeki tüm taraflarla güçlü ilişkilerine rağmen sonuçları dayatma veya güvenlik garantileri sağlama kapasitesine sahip değildir. Dahası, böyle bir sorumluluk üstlenme niyetine de sahip değil. Bunun yerine Hindistan’ın yaklaşımı en iyi ifadeyle “aracısız istikrar sağlama” olarak tanımlanabilir.

Yeni Delhi, kendisini resmî bir aracı olarak konumlandırmak yerine, tüm ilgili aktörlerle ikili kanallar üzerinden temas kuruyor; iletişim kanallarını açık tutuyor ve hiçbir tarafla kamuya açık bir angajmana girmiyor.

Bu tutum hem ihtiyatlılığı hem de realizmi yansıtmaktadır. Bölgedeki geleneksel arabulucular, doğaları gereği bazı sınırlamalarla karşı karşıyadır. ABD, çatışmadaki en önemli aktördür. Avrupa güçlerinin İran üzerindeki etkisi sınırlıdır. Bölgesel oyuncuların kendileri de sonuçtan derinden etkileniyorlar. Çin, etkili olmasına rağmen, genellikle büyük güç rekabeti merceğinden bakılarak değerlendiriliyor.

Hindistan ise bunun aksine benzersiz bir konuma sahiptir. İran ile uzun süredir devam eden medeniyet ve ekonomik bağları, Amerika Birleşik Devletleri ile stratejik ortaklığı, Körfez ülkeleriyle derinleşen ilişkileri ve İsrail ile dikkatle yönetilen bir ilişkisi bulunmaktadır. En önemlisi, bu bağları korurken bir ilişkinin diğerlerine baskın gelmesine izin vermemiştir.

Bu çok taraflı ittifak Hindistan’a diplomatik erişim sağlasa da, Yeni Delhi bu erişimi resmi müzakerelere öncülük etmekten ziyade sürtüşmeyi azaltmak için kullanmaya daha istekli görünüyor.

Hindistan özellikle de bölgede net bir güvenlik sağlayıcı ülke olmadığından açık arabuluculukla ilgili belirgin riskler de mevcuttur. Görünür bir arabulucu rolü üstlenmek, müzakerelerin başarısız olması durumunda Hindistan’ı diplomatik aksiliklere maruz bırakabilir ve bölgedeki ilişkilerini potansiyel olarak zedeleyebilir. Bu durum, Hindistan’ı geleneksel olarak kaçındığı güvenlik taahhütlerine de sürükleyebilir.

Buna karşılık, sessiz diplomasi Hindistan’ın kesintisiz enerji akışı, ticaret sürekliliği ve diasporanın güvenliği gibi temel çıkarlarını aşırıya kaçmadan korumasına olanak tanır.

Bu, Hindistan’ın pasif bir aktör olduğu anlamına gelmez. Bölgesel paydaşlarla süregelen etkileşimi, Chabahar Limanı ve Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Koridoru (IMEC) gibi bağlantı girişimlerine yaptığı yatırımlar ve bu girişimlerdeki çıkarları ile büyüyen ekonomik etkisi, daha geniş stratejik ortamın şekillenmesine katkıda bulunmaktadır.

Körfez krizi, doğrudan çatışmadan çok, bölgesel düzen hakkındaki rekabet eden vizyonlarla ilgilidir. Böyle bir bağlamda, ayrılıklar arasında diyalogu sürdürme yeteneği, resmi anlaşmalara aracılık etme yeteneğinden daha değerli olabilir. Dolayısıyla Hindistan’ın tercihi eylem ve eylemsizlik arasında değil, farklı etkileşim biçimleri arasındadır.

Şimdilik, Yeni Delhi, arabulucu olarak ön plana çıkmak yerine, arka planda istikrarlı bir güç olarak hareket etmenin, ilişkilerinden yararlanmanın, esnekliği korumanın ve giderek daha istikrarsız hale gelen bir bölgede kanalları açık tutmanın kendi çıkarlarına daha iyi hizmet edeceğine karar vermiş gibi görünüyor.

Stratejik güvensizliğin, yerleşik tutumların ve rekabet eden güvenlik vizyonlarının tanımladığı bir bölgede, bu bile tek başına anlamlı bir katkı olabilir.

 

*Raghu Gururaj, eski büyükelçi ve emekli bir Hindistan dış işleri memurudur.

 

Kaynak: https://asiatimes.com/2026/03/indias-calculated-silence-on-the-iran-war/

Tercüme: Ali Karakuş