Hindistan’da Antisemitizm: İthal Bir Oyun Kitabının İncelenmesi

Hindistan’da antisemitizm artıyor mu? Gazze’deki soykırıma karşı düzenlenen protestolar, aslında Müslümanlar ve solun ithal ettiği bir komplo mu? Ve Hindu milliyetçisi, üstünlükçü hükümet, İsrail’i sözde bir “medeniyet müttefiki” olarak keşfettikten sonra kendini şimdi “antisemitizm”le mücadele eden bir konumda mı konumlandırıyor?

Bunlar, yakın zamanda The Times of Israel’de yayımlanan “Hindistan’da Antisemitizm: Hoş Olmayan Bir İthalat” başlıklı yazıda öne sürülen suçlamalar ve iddialardır. Söz konusu makale, Hindistan’ın Yahudilere, Siyonizme ve İsrail’e verdiği tepkiyi analiz etme iddiasındadır ve bazı Hintlilerin Yahudilere karşı giderek daha düşmanca bir tutum sergilemeye başladığını öne sürmektedir. Bu iddiayı desteklemek adına, Hindistan’daki sosyal medyanın dış kaynaklı komplolara verimli bir zemin sunduğu ve yurt dışından sızan Yahudi karşıtı söylemlerin antisemitizmi körüklediği ileri sürülmektedir. Yazı, Hindistan’daki sözde “antisemitizm”in sorumluluğunu Müslümanlara ve sola yüklemektedir.

The Times of Israel’de böylesine sığ ya da kurgulanmış bir anlatının yer alması şaşırtıcı olmayabilir; ancak çok daha rahatsız edici olan, yazının imza sahibidir. Makale, bir İsrailli akademisyen ya da yorumcu tarafından değil; Hindistan’ın başkent bölgesinde bulunan önde gelen bir liberal sanatlar kurumu olan O.P. Jindal Global Üniversitesi’nde profesör ve İsrail Araştırmaları Merkezi direktörü olarak görev yapan Hintli akademisyen Khinvraj Jangid tarafından kaleme alınmıştır.

Jangid’in yazısı herhangi bir ampirik temele dayanmamaktadır. Onun argümanı, anti-Siyonizm ile antisemitizmi tehlikeli biçimde birleştirmekte ve hem İsrail devleti hem de Hindistan’daki Hindu milliyetçisi hükümet için siyasi olarak elverişli bir anlatıya hizmet etmektedir. Bu köken, söz konusu makalenin bir analiz değil; Filistin ile dayanışmayı suç hâline getirmeyi ve Hindistan hükümetinin İsrail devletiyle derinleşen ittifakını kutsallaştırmayı amaçlayan kasıtlı bir siyasi projenin savunusu olduğunu göstermektedir.

Jangid, Hindistan’ın “antisemitizmin çeşitli biçimlerini benimsemeye başlayıp başlamadığını” soruyor; ancak Gazze protestolarına bağlı olarak Hindistan’da Yahudi karşıtı tek bir şiddet ya da taciz vakası bile ortaya koyamıyor. Nefret suçlarının kayıt altına alındığı bir ülkede bu eksiklik kulakları sağır edecek derecede çarpıcıdır. Jangid’in kanıt olarak sunduğu şey ise, İsrail’in devlet ideolojisi ve askeri uygulamalarına yönelik eleştirilerin doğası gereği Yahudi karşıtı olduğu yönündeki bir karıştırmadan ibarettir. Bu yanlış eşdeğerlik, makalenin temel kusurudur.

Tarihsel bir zemin oluşturmak adına, Hindistan’daki geleneksel Yahudi toplulukları ile modern Siyonizm siyasi projesi arasında gülünç bir bağlantı kurmaktadır. Ona göre, Yahudi toplulukları yüzyıllardır Hindistan’da, birçok farklı şehirde yaşamış oldukları için bu durum Hindistan ile İsrail devleti arasında tarihsel bir ilişki kurmaktadır. Bu çerçeveleme, tarihsel gerçekleri kasıtlı olarak göz ardı etmekte ve temel yanlışlara dayanmaktadır.

Gerçekte, Hindistan’ın diplomatik tarihi, Yahudilik ile siyasi Siyonizm arasında ayrım yapan ilkesel ve sömürgecilik karşıtı bir tutumu yansıtmaktadır. Ülke, Britanya’nın Filistin’de bir Yahudi yurdu kurulmasına yönelik mandasına rağmen, Britanya sömürge dönemi boyunca Siyonizmi desteklememiştir. Bağımsızlıktan önce, Şubat 1947’de Hindistan, Filistin meselesini görüşmek üzere kurulan 11 üyeli BM Filistin Özel Komitesi’nin bir parçasıydı ve bölünme olmaması gerektiğinde ısrar etmiştir. Oysa özellikle Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri gibi diğer üyeler, Filistinlilerin zorla yerinden edilmesine ve ardından İsrail tarafından Filistin’de etnik temizlik yapılmasına yol açan bölünme fikrini desteklemiştir.

Buna rağmen Hindistan, İsrail’i—tam anlamıyla olmasa da—tanımıştır ve bunun bazı nedenleri vardı. Yeni bağımsızlığını kazanmış ülkenin o dönemdeki en önemli muhalefet partisi olan Hindistan Komünist Partisi, İsrail’i destekleme yönündeki Sovyetler Birliği çizgisini takip ettiğinden, Nehru liderliğindeki Hindistan hükümetinin İsrail’i tanımasına da karşı çıkmamıştır.

Aslında Hindistan, İsrail ile diplomatik ilişkilerini ancak çok daha sonra genişletmiştir—1974’te Filistin Kurtuluş Örgütü’nü (FKÖ) Filistin halkının tek meşru temsilcisi olarak tanıdıktan ve 1988’de Filistin Devleti’ni resmen tanıdıktan sonra, 1992 yılında İsrail ile tam diplomatik ilişki kurmuştur.

Bu tarihsel süreç, Hindistan’ın İsrail’le ilişkisinin ne ideolojik ne de koşulsuz olduğunu göstermektedir. Aksine, Hindistan’ın tutumu kendi sömürgecilik karşıtı deneyimiyle şekillenmişti; zira Hindistan ve Filistin, her ikisi de Britanya yönetiminden çıkmış iki bölgeydi. Bu ortak tarih, sömürgeci işgale karşı daha organik bir dayanışma oluşturmuştur. Ve tüm bu on yıllar boyunca, Hindistan’ın duruşu ne antisemitizm yönünde olmuş ne de Siyonizm’e destek vermiştir.

1938’de Mahatma Gandhi “Filistin, Fransa’nın Fransızlara, İngiltere’nin İngilizlere ait olduğu gibi Araplara aittir” dediğinde, kimse onu antisemitik olmakla suçlamamıştır. 1947’de Hindistan, İsrail devletinin kurulmasına karşı oy vermiştir—bu tutum da Hindistan’ı hiçbir şekilde antisemitik yapmamıştır. İsrail, Mayıs 1949’da Birleşmiş Milletler’e üye olmak istediğinde, Hindistan buna da karşı oy kullanmıştır. Hatta on yıllar sonra, 1950’de İsrail’i resmen tanımasına rağmen, Hindistan 1975’te Siyonizmi—İsrail’in devlet ideolojisini—ırkçılıkla eşdeğer gören Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kararını desteklemiştir. Bu tutum da Hindistan’ı herhangi bir ölçüte göre antisemitik yapmamıştır.

Albert Einstein dahi, Siyonist bir devletin kurulmasına destek vermesi için Nehru’ya mektup yazmıştır, ancak bu talep sonuçsuz kalmıştır. O dönemde Hindistanlı siyasi liderler, özellikle Gandhi ve Nehru, Almanya’daki Yahudi zulmüne empatiyle yaklaşmış; aynı zamanda Arapların topraklarında yaşama hakkını da tanımışlardı. 1948 yılında İsrail Dışişleri Bakanı, Nehru’ya bir mektup yazarak İsrail’i tanımasını talep ettiğinde, Nehru eyalet başbakanlarına hitaben hiçbir işlem yapılmaması yönünde öneride bulunmuştur. Nehru, Araplarla Yahudiler arasındaki çatışmanın dinsel değil; “İngilizlerin ihanetine karşı Arapların bağımsızlık mücadelesi” olduğuna inanıyordu.

Asıl sorulması gereken, Yahudilere yönelik Nazi zulmünden kimlerin ilham aldığıdır. Jangid’in bugün “antisemitizmle mücadele eden” olarak sunduğu Hindu milliyetçiliği projesi ve Hindutva’nın taşıyıcıları, bir zamanlar Nazi Almanyası’nın Yahudilere yönelik muamelesini bir model ve ilham kaynağı olarak gören ideologlara ve örgütlere sahipti.

İronik bir şekilde, son yıllarda Sangh Parivar ve BJP’nin yükselişiyle birlikte çarpıcı bir dönüşüm yaşanmıştır. Özellikle Hindu üstünlükçüsü Narendra Modi liderliğindeki hükümet döneminde Hindistan, uzun süredir benimsediği Filistin yanlısı tutumuna ters düşecek biçimde, Benjamin Netanyahu liderliğindeki İsrail’e yakınlaşmıştır. Bu değişim, büyük ölçüde Hindistan’ın İsrail’le geliştirdiği stratejik ilişki olarak sunulmaktadır.

Makalenin en derin ironisi, Hindu milliyetçilerini antisemitizme karşı savaşan savaşçılar olarak tasvir etmesidir. Jangid, onların İsrail’i bir “medeniyet müttefiki” olarak gördüğünü savunmaktadır. Oysa tarih, bu anlatıyı karmaşıklaştırmaktadır. Erken dönem Hindu milliyetçisi ideologlar açıkça antisemitistti ve Nazi Almanyası’na açıkça hayranlık duymaktaydılar. 1925’te kurulan Rashtriya Swayamsevak Sangh (RSS), Avrupa’daki faşist hareketlerden etkilenmişti. 1915’te kurulan Hindu Mahasabha ise daha da ileri giderek Nazizm’i kamuya açık biçimde desteklemiş, Almanya’nın “Aryan kültürünün düşmanlarına karşı yürüttüğü haçlı seferini” övgüyle anmıştır. Bu gruplar, Yahudilere yönelik zulmü, Hindistan’daki Müslüman nüfusu marjinalleştirmek için bir model olarak görmüşlerdir.

Bu tarihsel arka planla bakıldığında, günümüzde Hindutva ile Siyonizm arasındaki uyum tesadüfi değildir; ideolojik, stratejik ve köklü bir uyumdur. Ancak daha sonra, İsrailli yerleşimcilerin Filistinlilere yönelik şiddeti görünür hale geldiğinde, bu gruplar İsrail’de taklit etmeye değer bir model bulmuş; işgal ve apartheid rejimini, “medeniyetler arası ittifak” olarak yeniden çerçevelemişlerdir. Bu ittifak, Yahudilere duyulan sevgi ya da hayranlığı ifade eden filosemitizm üzerine değil; üstünlükçülük, güvenlikçi söylem ve ortak bir düşman olan Müslümanların şeytanlaştırılması gibi ortak bir mantık üzerine kurulmuştur.

Akademik alanların ve akademisyenlerin tarafsız kalması beklenir; ancak konu İsrail olduğunda durum böyle görünmemektedir. Küresel ölçekte, İsrail’deki eğitim kurumları, Siyonizm—yani İsrail devletinin ideolojisi—ve askeri çıkarlarla olan derin bağlantıları nedeniyle tekrar tekrar eleştirilere maruz kalmıştır. Bazı üniversiteler bu gerekçelerle iş birliklerini bile sonlandırmıştır. Jangid’in araştırmacı ve bursiyer olarak bağlı bulunduğu Ben-Gurion Üniversitesi de bu örneklerden biridir.

Jangid’in, daha önce birçok ilerici ya da büyük ölçüde tarafsız platformda yazmış olmasına rağmen, bu özel makaleyi belirgin bir Siyonist yönelime sahip olan ve soykırımı meşrulaştıran söylemler yayımladığı gerekçesiyle eleştirilen The Times of Israel’da yayımlaması şaşırtıcı değildir. İlginçtir ki, bu platformda daha önce hiç yazmamıştır. The Times of Israel’ın aksine, kamuoyundaki tartışmaları şekillendirmede nispeten daha etkili bir mecra olan Haaretz’te daha önce yazıları yayımlanmıştır. Buna rağmen ya Haaretz’i tercih etmemiştir ya da Haaretz, onun “Hindistan’da yükselen antisemitizm” olarak kurguladığı meseleye dair endişelerine yer vermemiştir.

Bu bağlamda, söz konusu makaledeki argümanlarının Siyonist ve İsrail devletinin bakış açılarıyla büyük ölçüde örtüşmesi şaşırtıcıdır. Apartheid şiddetini, tarihsel olarak zulüm görmüş bir topluluğun “İslamcı aşırılıkla” mücadelesi şeklinde sunmakta; Filistin topraklarının işgalini ise haklı ve ahlaki bir tutum olarak çerçevelemektedir.

Söz konusu yazının, Hindistanlı bir akademisyen tarafından, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ve eski bir savunma bakanı hakkında savaş suçları nedeniyle tutuklama emri çıkardığı bir dönemde kaleme alınmış olması da ayrıca dikkat çekicidir. Birleşmiş Milletler Özel Raportörü Francesca Albanese, Gazze’deki durumu defalarca İsrail tarafından işlenmiş bir insanlığa karşı suç olarak tanımlamış; bunun ölçülemez düzeyde insani, maddi ve çevresel maliyetler doğurduğunu vurgulamıştır. “Gazze Soykırımı: Kolektif Suç” başlıklı raporunda Albanese, bu sürecin Filistin halkının kendi anavatanındaki varlığına onarılamaz zararlar verdiği uyarısında bulunmaktadır.

İsrail’in Gazze’de iki yılı aşkın süredir sürdürdüğü soykırım ve yıkım sürecine rağmen, Jangid’in Hindistan’da antisemitizmin yükseldiği yönündeki iddiası, gerçek olaylarla çelişmektedir. Bu dönemde Yahudi ya da İsrailli kişilere yönelik tek bir saldırı bile rapor edilmemiştir. Buna karşılık belgelenen, büyük ölçüde Müslümanlar ve sol eğilimli gruplar tarafından örgütlenen Filistin yanlısı protestoların Hindistanlı yetkililerce sistematik biçimde bastırılmasıdır. Yalnızca savaşın ilk yılı içinde, İsrail’in Gazze’ye karşı yürüttüğü savaşa karşı düzenlenen protestolara katılan en az 51 kişi hakkında, solun yönettiği Kerala dahil yedi eyalette 17 dava açılmıştır. Bu kişilerin birçoğu, Hindistan’ın son derece sert terörle mücadele yasası olan UAPA da dâhil olmak üzere ciddi suçlamalarla yargılanmıştır. Sadece Eylül 2025’te, Kerala Polisi, Filistin yanlısı bir gösteri ve halka açık toplantı düzenledikleri gerekçesiyle Kızlar İslam Örgütü üyesi 30 aktivist hakkında dava açmıştır.

Antisemitizme dair hiçbir kanıt sunulamazken, belgelenenler bambaşka bir tablo ortaya koymaktadır. Aynı dönemde, Hindutva gruplarının Filistin yanlısı göstericilere saldırdığı ve açıkça Müslüman karşıtı sloganlar attığı birçok olay yaşanmıştır. Hindu milliyetçileri arasında İsrail ve Siyonizme verilen desteğin temelinde, Yahudi topluluklarla dayanışmadan çok, Müslümanlara karşı duyulan ortak düşmanlık ve onların yurttaşlık haklarının sistematik biçimde meşruiyetten yoksun bırakılması yatmaktadır. Bu anlamda Hindutva ve Siyonizm, Müslümanları şeytanlaştırma projesinde ideolojik kuzenler olarak işlev görmektedir.

Son kertede, tanık olduğumuz bu dönemde Hindistan’daki asıl tehdit, muhalif seslerin aktif biçimde bastırılması ve dışlayıcı bir siyaset tarzının kurumsallaşmasıdır—ki bu siyasetin bir yansıması da İsrail devletinde görülmektedir. “Yükselen antisemitizm” miti, gerçekliğe dair bir analiz değil; tam da bu yakınlaşmayı meşrulaştırmak için kullanılan siyasi bir araçtır.

Kaynak: https://www.middleeastmonitor.com/20251218-antisemitism-in-india-unpacking-an-imported-playbook/