Hindistan Modelindeki Çatlaklar

Demokrasi Hem Bir Lanet Hem de Çare Olabilir

Aralık 2025’te Hindistan’daki gazeteler çarpıcı, distopik bir görüntü yayımladı: Doğudaki Odisha eyaletinde bir hava pistinde sınava girmek için sıralar halinde itaatkâr biçimde oturan çok sayıda genç. 187 polis kadrosu için yarışmak üzere 8.000’den fazla aday güneş altında sıraya girmişti. Bu kadar çok insanın bu kadar insanlık dışı koşullarda sınava girmeye razı olması dikkat çekicidir. Hindistan’da devlet işleri uzun zamandır arzu edilen pozisyonlardır; çünkü finansal güvence ve belirli bir sosyal prestij sağlıyorlar. Ancak Odisha’daki adaylar polis teşkilatının en alt kademeleri için yarışıyordu. Bu kadar düşük ücretli bir pozisyon için bu denli yüksek başvuru sayısı, eğitimli gençler arasında yaygın bir çaresizliği yansıtmaktadır. Hindistan ekonomisi, son otuz yılda ortalama yüzde altı ila yedi büyüme kaydetmiş olsa da, ülkenin çok sayıdaki genci için yeterli fırsat yaratamamıştır.

1947’de bağımsızlığını kazanmasından bu yana geçen yaklaşık 80 yılda Hindistan, geniş tabanlı refah sağlamada zorlanmıştır. Bu süre zarfında ekonomisi çeşitli dönüşümler geçirmiştir. İlk olarak merkezi planlamaya, kamu işletmeleri aracılığıyla devlet kontrollü sanayileşmeye ve dış ticarete engeller koymaya dayanan genel olarak sosyalist bir yol izlemiştir. Bu yaklaşım, 1950 ile 1980 arasında ortalama yüzde 2,5 gibi sınırlı bir büyüme üretmiştir. Hindistan 1990’larda ekonomisini bilinçli bir şekilde liberalleştirmiş, büyümeyi hızlandıran ve aşırı yoksulluk oranlarını ciddi ölçüde düşüren reformları benimsemiştir; bu yoksulluk oranı 1980’lerin başında yüzde 50’nin üzerindeyken 2010’a gelindiğinde yüzde 20’nin altına inmiştir.

Ancak Hindistan daha derin bir ekonomik dönüşüm yaratmayı başaramamıştır. Hintlilerin çoğu hâlâ düşük kaliteli ve düşük verimliliğe sahip işlerde sıkışıp kalmıştır: hükümet verilerine göre 2024 itibarıyla çalışanların yüzde 46’sının tarımda olduğu düşünülmektedir. Hindistan’ın başarısızlıkları karşılaştırmalı olarak bakıldığında daha da belirgindir. Kişi başına düşen GSYİH’si her ikisi de yükselen orta güçler olarak görülen Brezilya’nın dörtte birinden ve Türkiye’nin altıda birinden daha azdır. Büyümeden elde edilen kazanımlar son derece eşitsiz dağılmıştır. Forbes’un 2025 tahminine göre Hindistan, ABD ve Çin’den sonra en fazla milyardere (205) sahip ülkedir. Aynı zamanda her yıl iş gücüne katılmaya hazır milyonlarca genç, karşılarında çok az iş fırsatı bulmaktadır.

Devesh Kapur ve Arvind Subramanian, kapsamlı ve istatistiksel açıdan zengin kitapları A Sixth of Humanity: Independent India’s Development Odyssey’de Hint ekonomisini “uzun sürmüş kırsallaşma, cılız sanayileşme ve erken hizmetleşme” kavramları ile karakterize etmektedirler. Onlara göre Hindistan; Çin, Japonya ve Güney Kore gibi II. Dünya Savaşı sonrası kalkınma başarı hikâyelerinin izlediği yolu takip etmemiştir. Bu ülkeler tarımsal verimliliği artırmaya yatırım yapmış, bu da kırsal gelirleri yükseltmiş ve emek yoğun imalat sanayisinin önünü açarak anlamlı ekonomik büyümeyi ve sonunda yüksek beceri gerektiren sektörleri desteklemiştir. Buna karşılık Hindistan tarımı ihmal etmiş ve düşük beceri gerektiren imalatı büyük ölçüde atlayarak yüksek becerili hizmet sektörüne dayanarak büyümeye çalışmıştır. Siyaset bilimci Kapur ve ekonomist, aynı zamanda Hindistan hükümetinin eski baş ekonomi danışmanı olan Subramanian, bu kumarın işe yaramadığını savunmaktadır. Hindistan’ın alışılmadık yolu ülkeyi düşük verimlilik ve düşük gelir tuzağına hapsetmiştir.

Ancak sorun, onların görüşüne göre, yalnızca ekonomik politikalarda değil, Hindistan devletinin doğasında yatmaktadır. Kapur ve Subramanian, yoksulluk, düşük okuryazarlık ve kökleşmiş toplumsal eşitsizlik gibi elverişsiz koşullarda ortaya çıkan Hindistan demokrasisini önemli bir başarı olarak överken, Başbakan Narendra Modi döneminde demokratik gerilemeye karşı uyarıda bulunmaktadır. Ancak aynı zamanda demokrasinin ülkenin ekonomik sorunlarının temelinde yattığını da öne sürmektedirler. Onlara göre Hindistan’daki demokrasi “erken” ortaya çıkmıştır; 1950’de genel oy hakkının resmen kabul edilmesi, görece düşük ekonomik gelişmişlik seviyelerinde gerçekleşmiştir. Bu koşullarda seçim siyaseti, bir yandan ekonomik kalkınma için gerekli olan radikal değişikliklerin çoğunu (örneğin anlamlı toprak reformu) engelleyen, diğer yandan ise toplumun tüm kesimlerinden sübvansiyonlar, vergi indirimleri ve düzenleyici korumalar talep edilmesine yol açarak yeni oluşan devlete ve ekonomiye ağır yükler bindiren baskılar yaratmıştır. Bu sorunlu dinamik, ekonomik hayatta aşırı derecede baskın bir rol oynayan ancak aynı zamanda eğitim ve sağlık gibi temel kamu hizmetlerini sağlayamayan bir devlet yapısı doğurmuştur. Hiçbir siyasi parti piyasa reformlarını savunmaya yanaşmıyor ve 1990’larda hızlanan liberalleşme süreci büyük ölçüde duraklamış durumdadır. Sonuç, Hindistan’ın “kalıcı hayal kırıklığı”dır; ülke, demokratik başarısını, iş yaratan, güçlü bir iş gücü yetiştiren ve insanların yaşamlarını geniş ve sürdürülebilir bir şekilde iyileştiren bir ekonomik modele dönüştüremedi.

Paradoksal Devlet

Kapur ve Subramanian’ın Hindistan’ın ekonomik politika tercihlerine ilişkin incelemesi, bürokratik ve idari bir aygıt oluşturma ve devlet kapasitesini güçlendirme çabalarını da içermektedir. Bu yenilikçi yaklaşım, Hindistan’ı şekillendiren ve ekonomik zorluklarına katkıda bulunan birçok çelişkili eğilimi ve sorunu açıkça ortaya koymaktadır.

Bunların başında, yazarların hükümetin, idari kapasitesinin ve toplumla ilişkisinin paradoksal doğası olarak tanımladığı durum gelmektedir. Yazarlara göre Hindistan’ın temel sorunu, devletçilik ideolojisinin baskın olmasıdır. Hindistanlılar devleti “tedarikçi ve koruyucu” olarak görürler… ancak bu devlet aynı zamanda ilgisiz bir ebeveyn ve görevinin başında olmayan bir toprak sahibi olmuştur. Bu inancın bir yansıması, devletin ülkede en çok tercih edilen işveren olmasıdır. Devlet işleri, Hindistan’ın son derece küçük olan kayıtlı (formal) sektörünün yüzde 60’ından fazlasını oluşturmaktadır; bazı tahminlere göre bu sektör, toplam istihdamın yalnızca yüzde 10’unu kapsamaktadır. Bu durum işgücü piyasasını çarpıtmış, özellikle düşük beceri düzeylerinde devlet ücretlerinin özel sektöre göre en az iki kat daha yüksek olması, imalatçıların başarılı şekilde kurumsallaşmasını zorlaştırmıştır.

Aynı zamanda, Hindistan devlet istihdamı oldukça düşüktür. 1990’ların başlarında, çalışma çağındaki nüfusun yüzdesi olarak devlet istihdamının küresel ortalaması %4,7 idi. Hindistan’da ise bu oran yüzde 3,0 düzeylerinden 2011’e gelindiğinde yüzde 2,2’ye düşmüştür. Dahası, ülkenin hayal dünyasında ve ekonomik yaşamında böylesine baskın bir varlığa sahip olan devlet, kamu hizmetlerinin sunulması gereken yerel düzeyde şaşırtıcı biçimde nerdeyse hiç yoktur. Yerel yönetimler toplam kamu istihdamının yüzde 12’sinden daha azını oluşturmaktadır.

Benzer şekilde, kuruluşunda benimsediği sosyalist eğilimlere rağmen, Hint devleti uzun süre evrensel kamu hizmetleri sunmakta başarısız olmuştur. Örneğin eğitim hizmetini demokratik toplumsal sözleşmenin merkezi bir unsuru olarak görmemiştir; bunun bir nedeni de elitlerin yükseköğretime yapılan devlet yatırımlarını tercih etmesidir. Devletçi ideoloji de bu durumda rol oynamıştır; halk devletin performansını temel kamu hizmetleri sunma kapasitesine göre değil, personel sayısı, sübvansiyonlar ve sosyal yardımlar üzerinden değerlendirmiştir. Hindistan devleti ancak 1990’larda ilköğretim ve ortaöğretime erişimi yaygınlaştırma yönünde ciddi adımlar atmaya başlamıştır; ancak genel olarak hem kamu hem özel eğitimde öğrenme sonuçlarıyla ölçülen kalite hâlâ son derece düşüktür.

Kapur ve Subramanian bu sorunları Hindistan’ın erken gelişmiş ve nihayetinde “olgunlaşmamış” demokrasisine atıfta bulunarak açıklıyorlar. Örneğin demokrasinin erken gelmesi, seçim baskıları nedeniyle toprak sahibi elitlerin çıkarlarının gözetilmesini zorunlu kıldığı için kritik toprak reformlarını imkânsız hale getirmiştir. (Çin, Güney Kore ve Japonya dâhil modern dönemde başarılı olan tüm toprak reformları demokratik olmayan koşullarda gerçekleşmiştir.) Seçim rekabeti yoğunlaştıkça devlet, hem elitlerin hem de geniş halk kesimlerinin devlet kaynaklarından pay talep etmesine karşı daha savunmasız hale gelmiştir. Hint demokrasisi, yazarların “Kamdhenu demokrasisi” olarak adlandırdığı bir yapıya dönüşmüştür (Hindu mitolojisindeki kutsal inek tanrıçaya bir gönderme); bu yapıda devlet, talepkâr toplumsal kesimleri adeta beslemektedir. Hükümet hâlâ çiftçilere ve şirketlere vergi indirimleri sağlamakta, çeşitli sübvansiyonlar sunmakta ve verimsiz kamu işletmelerini kapatmayı reddetmektedir. Yazarların ifadesiyle, “devletten çok fazla şey, çok sık ve çok erken talep edilmiştir”; bu da çoğu zaman verimlilik ve büyümenin rağmına olmuştur. Devlet çeşitli piyasalardaki hâkimiyetini sürdürerek özel girişimi boğarken, aynı zamanda anlamlı kamu hizmetleri sunmakta da yetersiz kalmıştır. Yazarlara göre bu durum, Hindistan’ın demokrasi vergisidir.

Hint Topraklarında

Yine de Hindistan demokratik olmasaydı varlığını sürdüremezdi. Doğuşundan itibaren dışarıdan gözlemciler, demokrasinin kısa süre içinde çökmeye başlayacağını ve bu hantal, çeşitliliği yüksek ülkenin parçalanacağını varsaydılar. Genel oy hakkı ve temsili hükümet yoluyla eşitlik vaadi, Hindistan’ı bir arada tutmak için gerekliydi. Demokrasi erken geldi çünkü ülkenin varlığı için elzemdi: bu anlamda Hindistan, kendine özgü, cesur bir deneydi ve Hindistan anayasasının mimarı B. R. Ambedkar’ın tanımladığı gibi, “halkın ekonomik ve sosyal yaşamında kan dökülmeden devrim niteliğinde değişiklikler” vaat ediyordu. Hindistan’ın toplumsal dönüşümü demokrasi yoluyla gerçekleşecektir, başka türlü değil.  Yazarların öne sürdüğü gibi sorun, Hint demokrasisinin erken gelişmiş olması değil, tatmin edici olmayan sonuçlarının kaçınılmaz olmamasıdır.

Ambedkar, Hint toplumundaki derin sosyal hiyerarşiler ve yüzyıllar süren kast baskısında büyük bir tehlike görüyordu. “Demokrasi, özü itibarıyla demokratik olmayan Hint toprağının üzerine sürülmüş ince bir tabakadan ibarettir,” diye yazmıştı. Devletin demokratik normları teşvik etmesi ve geniş tabanlı bir yurttaşlık bilinci oluşturması gerekiyordu. Ancak bu hedefe ulaşmak için devlet gücünün merkezileştirilmesi ve idari yapının dar ve yerel toplumsal baskılardan yalıtılması gerekiyordu. Ambedkar’ın vizyonu, Hindistan’ın ilk başbakanı Jawaharlal Nehru’nun ekonomiyi merkezi planlama yoluyla yönetme ve teknokratik-bürokratik yapıya bilimsel bir zihniyet kazandırma yönündeki yüksek modernist yaklaşımıyla örtüşüyordu. Sonuçta, ülke üzerinde siyasi otoritesini dayatma gücüne sahip merkezi bir devlet ortaya çıktı.

Ancak merkezileşme gerekliliği, demokratik bir kültür geliştirme gerekliliğiyle çatıştı. Merkeziyetçi bir devletin, gücünü kullanırken toplumun katılımını istemek veya evrensel demokratik normlar ve sosyal ve kamusal hizmetlerin sunumu etrafında bir sosyal sözleşme oluşturmak için hiçbir teşviki yoktu. Bunun yerine Hint devleti meşruiyetini tepeden tırnağa güç kullanımıyla sağladı. Çoğu vatandaş için devlet, baskıcı sosyal hiyerarşilerden kaçış sağlayabilecek güce sahip, uzak bir bürokrasiydi. Demokrasi, devletin genel kamu yararına hizmet etmesini talep etmenin bir aracı olmaktan ziyade, devlet gücüne erişmenin bir yolu olarak görülmeye başlandı. Seçim rekabeti, belirli sosyal gruplar için kotaların belirlendiği devlet görevlerine yönelik talepler ve devlet yardımları ile devlet korumalarından yararlanma istekleri etrafında yoğunlaştı. Demokrasinin başarısı, daha önce marjinalleşmiş ve baskı altında olan yeni grupların mobilize olup devlet gücüne erişebilmesi için alan yaratmasında yatıyordu. Ancak bu durum, devlet ile toplum arasında, devlet gücünün daha geniş kamuoyunun çıkarlarından ziyade özel çıkarlara hizmet etmek için kullanıldığı ve kamu yararını sağlama konusunda hesap vermediği bir al-ver ilişkisinin kurulmasına da yol açtı. Kamdhenu devleti bu karşılıklı çıkar mantığından türemiştir; aynı şekilde, seçmenlerin eğitim, hijyen ve sağlık hizmetlerini özel sektörden talep ederken, devletin ekonomik ve sosyal yaşamın çoğu alanında, ister en büyük işveren ister tapınakların yöneticisi olsun, öncü rol oynamasını istemeleri paradoksu da bu mantıktan kaynaklanmaktadır.

Hindistan’ın sosyalizmden kapitalizme geçiş süreci bu al-ver mantığını daha da pekiştirmiştir. Büyük şirketler devlet gücüyle derin biçimde iç içe geçmiş, bu da sermayenin yüksek derecede yoğunlaşmasına ve seçim finansmanı yoluyla siyasi elitlerin etkilenmesine yol açmıştır. Bu durum, devletin inovasyonu yönlendirdiği ve özel sektörde rekabeti teşvik ettiği Doğu Asya modelinin izlenmesini engellemiştir. Aynı zamanda liberal piyasa reformlarına olan isteği de zayıflatmıştır. Hiçbir siyasetçi, büyük şirketleri korurken toplumun kırılgan kesimlerini (özellikle çiftçileri ve düşük ücretli işçileri) piyasanın belirsizliklerine maruz bırakmayı inandırıcı biçimde savunamaz. Bu dinamikler, hükümetin tarım ve enerji gibi ekonominin kilit sektörlerinde düzenlemeleri gevşetmesini zorlaştırmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, Hint toplumundaki devletçilik eğilimi neredeyse rasyonel görünmektedir.

Demokrasinin Laboratuarları

Yine de daha yakından bakıldığında tablo o kadar da karamsar değildir. Hindistan’ın ekonomik ve siyasi yaşamına dair bu genel portre, ülkenin 28 eyaletinden bazılarında görülebilecek başarıları ve daha iyi siyasi düzenlemeleri göz ardı etmektedir. Hindistan’ın bazı bölgelerinde özellikle Himachal Pradesh, Kerala ve Tamil Nadu eyaletlerinde toplum, daha yaygın ve katılımcı bir devlet gücü talep etmek için başarılı şekilde harekete geçmiştir. Bu eyaletler, ülkenin geri kalanına kıyasla belirgin şekilde daha iyi insani gelişmişlik göstergelerine sahiptir. Kerala ve Tamil Nadu, kast temelli ayrımcılığa karşı çıkan ve bu süreçte kamu hizmetleri için kolektif talep oluşturmayı teşvik eden uzun bir toplumsal hareketler geçmişine sahiptir. Özellikle Kerala, güçlü bir yerel yönetim geliştirmiş ve kadın dernekleri ağları kurarak ülkenin en iyi insani gelişmişlik sonuçlarından bazılarını elde etmiştir; 2025’te eyalet hükümeti Kerala’nın aşırı yoksulluğu ortadan kaldıran ilk eyalet olduğunu ilan etmiştir. Himachal Pradesh’te ise eyalet bürokrasisi, ülkenin birçok yerine kıyasla daha erken dönemde ilköğretime erişimi sağlamış ve yerel sivil toplum örgütleri aracılığıyla gücünü paylaşmaya çalışmıştır. Hindistan’ın en yoksul eyaletlerinden biri olan Bihar gibi zor koşullarda bile, devletin, kadınları yerel köy örgütlerine dâhil etme yönünde aktif çaba göstermesi sayesinde kadınlar finansal hizmetlere ve eğitime daha fazla erişim sağlamıştır.

Yazarlar genellikle örgütlü sivil toplumun ve sivil toplum kuruluşlarının toplumsal dönüşümü teşvik etmedeki rolüne yeterince dikkat etmemektedir. Sivil toplum, kırsal krediye erişim, eğitim kalitesinin artırılması ve kırsal hanelere devlet tarafından vasıfsız iş karşılığında ödeme yapılmasını garanti altına alan Ulusal Kırsal İstihdam Garantisi Yasası’nın tasarlanması gibi alanlarda dirençli devleti yenilikçi adımlar atmaya zorlamada kritik rol oynamıştır. (Bu yasa Aralık 2025’te yürürlükten kaldırılmıştır.) Hindistan’ın süregelen hayal kırıklıkları yalnızca erken, “olgunlaşmamış” ve elitlerin hâkim olduğu bir demokrasinin ürünü değildir. Daha ziyade, devlet gücünün örgütlenme biçimi ve bunun mümkün kıldığı demokratik toplumsal sözleşmenin bir sonucudur. Demokrasi, bu sözleşmenin nasıl yeniden şekillendirilebileceğine dair ipuçları sunmaktadır. Ancak bu, Hindistan’ın demokrasinin sunduğu imkânlara yeniden bağlanmasını ve mevcut Hindu milliyetçisi hükümet idaresinde ülkeyi demokratik gerilemeye sürükleyen siyasi eğilimlere direnmesini gerektirecektir.

Kitabın en bilgilendirici ve ufuk açıcı bölümlerinden birinde yazarlar, ülkenin farklı bölgelerinin kalkınmasına giden farklı yolları ele alıyor. Ülkenin sorunlarına rağmen, Hindistan’ın üçte biri, özellikle güney ve batı eyaletleri, son kırk yılda Çin’den daha hızlı büyüdü. Bu eyaletlerin her biri, büyüme için geleneksel reçeteleri aşarak kendi yolunu bulmuştur. Kerala 1950 ile 1970 arasında kapsamlı toprak reformları gerçekleştirmiştir; ancak son on yıllardaki büyümesinin büyük kısmı Körfez ülkelerinde çalışan göçmenlerin gönderdiği dövizlere dayanmaktadır. Karnataka ve Andhra Pradesh yüksek beceri gerektiren hizmetler sayesinde büyürken, Tamil Nadu bir imalat merkezi olarak öne çıkmaktadır. Bu çeşitlilik, daha güçlü bir federalizmin kritik olduğunu göstermektedir. Merkezi hükümet, eyaletlere daha fazla hareket alanı tanımalıdır. Hindistan eyaletlerinin geçmişi, Hindistan’ın en büyük bilmecesi olan -gençlerine iş ve refah sağlayacak bir kalkınma modeli nasıl bulunur- sorusunun cevabının ülke içinde olduğunu da göstermektedir.

Yazarlar bu konuya değinmiyorlar, ancak Hindistan’ın eyaletleri de yeniden dağıtım ve büyüme taleplerini dengelemek için yeni yollar bulmada öncü oldular; bunlar arasında okul yemekleri sağlamak, kız çocuklarının okula gitmesine yardımcı olmak için bisiklet dağıtmak ve kadın gruplarını pazarlara erişimi iyileştirmek için harekete geçirmek yer alıyor. Bu uygulamalar, ulusal tartışmalara girmeden önce yerel düzeyde demokratik baskılara yanıt olarak ortaya çıkmıştır. Tüm olası eksikliklerine rağmen demokrasinin güçlü bir kendini düzeltme mekanizması olabileceğini hatırlatmaktadırlar. Demokrasiye karşı küresel bir hayal kırıklığının yaşandığı bu dönemde, birçok vatandaş elde ettiği kazanımların gücünü unutmuş olsa bile, Hindistan bir umut ışığı sunuyor.

 

*Yamini Aiyar, Brown Üniversitesi’ndeki Saxena Çağdaş Güney Asya Merkezi’nde misafir kıdemli araştırmacıdır. Daha önce Yeni Delhi merkezli bir düşünce kuruluşu olan Politika Araştırmaları Merkezi’nin başkanı ve CEO’su olarak görev yapmıştır.

 

Kaynak: https://www.foreignaffairs.com/reviews/cracks-india-model-aiyar

Tercüme: Ali Karakuş