Hidrolik Kırma Hamaney’i Öldürdü

Savaşın birinci dereceden etkilerini görmek kolaydır: ekranınızda patlama olarak görünürler. Asıl sizi vuran ikinci ve üçüncü dereceden etkilerdir. Eğer İran’daki savaş iklim değişikliğini hızlandırır ve Çin’in kömür stratejisini daha da yerleştirirse, bu savaşı sonunda kimsenin şu anda radarında bile olmayan nedenlerle hatırlayabiliriz.
Mart 12, 2026
image_print

Bu yalnızca küçük bir abartı.

Pentagon’daki Amerikalı askerî planlamacılar, 1979’dan bu yana İran’a saldırı senaryoları üzerinde aşağı yukarı aralıksız biçimde savaş oyunları yürütüyor. Başkanların biri diğerinin ardından saldırı başlatmanın eşiğinden dönmesinin başlıca nedenlerinden biri, İslam Cumhuriyeti’nin her zaman Hürmüz Boğazı’nı kapatma seçeneğini kullanabileceği yönündeki ürkütücü farkındalıktı. Bu dar su yolu, dünya petrolünün yaklaşık dörtte birinin ve sıvılaştırılmış doğal gazının (LNG) beşte birinin her gün geçtiği bir geçittir. İran ayrıca komşu Körfez ülkelerinin petrol platformlarını ve gaz sıvılaştırma tesislerini de vurabilirdi. Başka bir deyişle, küresel enerji musluğunun ürkütücü büyüklükte bir bölümünü kapatabilir ve sonuçlarını kimsenin tam olarak öngöremeyeceği bir enerji şokunu tetikleyebilirdi.

Amerikalı stratejistler, İran’ın Orta Doğu’yu istikrarsızlaştırma biçimini fazlasıyla önemsiyordu. Ama enerji güvenliğini de önemsiyorlardı. İşte bu yüzden, Jimmy Carter’dan itibaren her başkan Pentagon tarafından sunulan savaş seçeneğine bir kez baktı ve “Evet… hayır.” dedi.

Peki ne değişti? Cevabın “en tepedeki adam” olduğunu düşünmek cazip geliyor ve elbette bu hikâyenin önemli bir parçası. Ama mesele yalnızca kişiliklerle ilgili değildi. Amerikan hesaplamalarında Hürmüz Boğazı’nın stratejik ağırlığı da değişti. Çünkü birkaç ABD enerji şirketi için çalışan bir avuç jeoloji meraklısı, kayaçların içine gömülü hidrokarbonları yerinden söküp çıkarmak için şeyl oluşumlarına yeterince yüksek basınçla su enjekte etmenin bir yolunu buldu.

2003 ile 2015 arasında, şaşırtıcı derecede kısa bir süre içinde, yatay sondaj ve hidrolik kırma — senin benim bildiğim adıyla fracking — Amerikan enerji üretimine hâkim hâle geldi.

Şeyl devrimi, bugün dramatik biçimde görünür hâle gelen jeopolitik sonuçlar doğurdu. Fracking, yavaş yavaş Hürmüz Boğazı’nın Amerikan stratejisi üzerindeki etkisini gevşetti.

Özellikle şeyl gazı, enerjinin Amerikan ekonomisi için ne anlama geldiğini değiştirdi. 2024 yılında doğal gaz, ABD’nin birincil enerji tüketiminin %36’sına ulaşarak tüm zamanların en yüksek seviyesine çıktı ve %38 ile petrolün neredeyse hemen arkasına yerleşti. Bu, on yıl öncesine kıyasla dramatik bir değişimdir; o zamanlar gaz birincil enerjinin yaklaşık dörtte birini, petrol ise %40’ını oluşturuyordu. Fracking, eskiden ikinci planda kalan doğal gazı petrol kadar önemli bir enerji kaynağına dönüştürdü.

Doğal gaz petrol gibi küresel ölçekte ticareti yapılan bir emtia değildir. Bölgeseldir; boru hattı ağlarına ve uzun vadeli LNG sözleşmelerine bağlıdır. Bu da yabancı ülkelerdeki savaşların yarattığı fiyat şoklarının, petrol fiyatlarında olduğu hızla Amerikan halkının cebine yansımadığı anlamına gelir. Petrol fiyatları sıçradığında bunu dünyanın her yerinde, benzin pompasında hemen ve keskin biçimde hissedersiniz. Orta Doğu’da gaz fiyatları sıçradığında ise Amerikan fiyatları neredeyse yerinden oynamaz.

Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail 28 Şubat’ta İran’ın Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney’i ve onlarca üst düzey askerî yetkiliyi öldüren saldırılarına başladıklarında, ortaya çıkacak enerji şokunun asimetrik olacağı anlayışıyla hareket ediyorlardı. Amerikalılar da zarar görecekti, evet. Ama dünyanın geri kalanı çok daha ağır bir darbe alacaktı.

Hürmüz Boğazı’ndan geçen toplam enerji akışının %37,7’si tek başına Çin’e gidiyor ve bu oran diğer tüm ülkeleri açık ara geride bırakıyor. %14,7 ile Hindistan ikinci büyük varış noktası; onu %12 ile Güney Kore ve %10,9 ile Japonya izliyor. Amerika Birleşik Devletleri ise bu akışların yalnızca %2,5’ini oluşturuyor.

Özellikle LNG’ye bakıldığında, 2024 yılında Hürmüz Boğazı’ndan geçen LNG’nin en büyük varış noktaları Çin, Hindistan ve Güney Kore idi.

Bu ülkelerin tümü (ve Bangladeş ile Tayland gibi Körfez ülkelerinden ithalat yapan daha pek çok ülke) enerji maliyetlerinin hızla yükseldiğini görecek. Para birimleri baskı altına girecek. Merkez bankaları, para birimini savunmak ile döviz rezervlerini korumak arasında acı verici tercihler yapmak zorunda kalacak. Seçmenler bundan hoşlanmayacak. Hükümetler, bu aksaklığı yönetebilmek için daha fazla borçlanmayı göze alıp almamayı tartmak zorunda kalacak.

Peki ya Amerika Birleşik Devletleri? O kadar da değil. Amerika kendi doğal gazını yeterli miktarda üretiyor ve artık dünyanın en büyük LNG ihracatçısı. Fiyatlar yine de yükselecek — sürücüler yakıt almak için durduklarında homurdanacak — ama makro ölçekte enerji ne kadar pahalı hâle gelirse, Amerika için o kadar iyi.

Sanırım Trump yönetiminin savaşa girmeye istekli olmasının nedenlerinden biri de buydu. Daha normal bir yönetim, küresel bir enerji şokunu kötü bir şey olarak görürdü; çünkü bu hem müttefiklerini hem de düşmanlarını istikrarsızlaştırır. Amerika Birleşik Devletleri’nin tüm rolünün küresel istikrarı gözetmek olması beklenirdi.

Mevcut ekip açısından bakıldığında ise bu küreselci bir saçmalık. Mantık acımasız derecede basit: Eğer herkes darbe alır ama Amerika rakiplerinden daha küçük bir darbe alırsa, kazanan Amerika olur. Trump için rakipleri zayıflatmak oyunun tamamıdır.

Elbette Amerika Birleşik Devletleri’nin kaygı duyduğu rakip Bangladeş ya da Tayland değil, Çin’dir. Peki bu savaş Çin’i felce uğratacak mı? Muhtemelen düşündüğünüz kadar değil; çünkü onlar bunu yıllar önce öngörmüştü.

Onlarca yıl boyunca Çinli planlamacılar, şu anda gözlerimizin önünde gerçekleşen türden bir senaryoya adeta takıntılıydı. Hürmüz Boğazı onların haritalarında da Amerika’nın haritalarında olduğu kadar dar görünüyor. Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin aksine, enerji bağımsızlığına ulaşmak için fracking yöntemini kullanmaları mümkün değildi.

Bunun yerine Çin, kıtlığını çekmediği kaynağa yöneldi: kömür. Temmuz 2025 itibarıyla Çin’de faaliyette olan 1.195 kömürle çalışan elektrik santrali vardı; bu sayı dünyanın geri kalanındaki tüm santrallerin toplamına eşitti. Çin yeni santraller inşa etmeyi giderek hızlanan bir tempoyla sürdürüyor. Joe Biden’ın İklim Elçisi John Kerry, Çinli devlet planlamacılarına bunun kendi CO₂ azaltım planlarını alaya çevirdiğini anlatmaya çalışırken adeta kendini paraladı. Ama onlar bunu dinlemedi.

Bunun yerine Çin yüzlerce kömürle çalışan elektrik santrali inşa etti: petrol ve gaza güvenilemeyecek bir gün için devasa bir yedek sistem. Savaş başlamadan hemen önce bu santraller zamanın yalnızca yaklaşık %50’sinde çalışıyordu. Ucuz güneş ve rüzgârla rekabet içinde kömür santrallerinin önemli bir bölümü zararına işletiliyordu.

Ama bu kasıtlıydı: sık sık atıl duran bu yüzlerce santrali stratejik bir enerji rezervi olarak düşünün. Katar’ın bir savaş yüzünden LNG gönderemediği, Rusya’ya jeopolitik nedenlerle güvenilemediği ve Amerikalıların çok uzakta oldukları için umursamadığı bir gün için hazırlanıyorlardı.

İşte o gün geldi.

LNG fiyatları fırlarken ve arz çökerken Çin sigorta poliçesini devreye sokacak. Bu kömür santrallerini çalıştıracak.

Ama kömür LNG’den çok daha kirli. İlave bir milyar ton kömür tüketimi, yıl için kabaca iki gigaton ilave CO₂ anlamına gelir. Ölçeği kavramanız için: Amerika Birleşik Devletleri şu anda yılda yaklaşık 4,7 gigaton CO₂ salıyor. Bu çok büyük bir miktar.

İşte bu yüzden İran’daki savaş, başka birçok şeyin yanı sıra, iklim için de bir felakettir.

İşlerin nasıl geliştiği gerçekten ilginç. Şeyl devrimi şekillenirken bunun Amerika’nın elektrik üretiminde yüksek derecede kirletici kömürden daha az kirletici doğal gaza geçmesini sağlayacağına dair çok şey duyduk. Ama şeyl devriminin aynı zamanda Amerika’yı İran’la yüzleşmeye daha istekli hâle getirmesi ve bunun sonucunda Çin’i kömür santrallerini topluca yeniden devreye sokmaya itmesi durumunda bu ilerlemenin tamamen tersine dönebileceği hakkında hiçbir şey duymadık.

Bu savaş mümkün hâle geldi — hatta düşünülebilir hâle geldi — çünkü Amerika Birleşik Devletleri artık enerji kesintisinin sonuçlarıyla dünyanın geri kalanı gibi yaşamak zorunda değil. Hürmüz Boğazı her zaman İran’ın en büyük caydırıcılığıydı; fakat caydırıcılık karşı tarafın verebileceğiniz zararı önemsemesini gerektirir. Amerika Birleşik Devletleri enerji bağımsızlığı kazandığında bunu çok daha az önemsemeye başladı.

Savaşın birinci dereceden etkilerini görmek kolaydır: ekranınızda patlama olarak görünürler. Asıl sizi vuran ikinci ve üçüncü dereceden etkilerdir. Eğer İran’daki savaş iklim değişikliğini hızlandırır ve Çin’in kömür stratejisini daha da yerleştirirse, bu savaşı sonunda kimsenin şu anda radarında bile olmayan nedenlerle hatırlayabiliriz.

*Quico Toro, Persuasion’da katkıda bulunan editördür, Caracas Chronicles’ın kurucusudur, Anthropocene Institute’ta İklim Onarımı Direktörüdür ve One Percent Brighter adlı Substack bültenini yazmaktadır. Tokyo’da yaşamaktadır.

Kaynak: https://www.persuasion.community/p/shale-gas-might-have-tipped-trump