Hiç Kimsenin Yazdığı Bir Şeye Güvenemezsiniz
Hoşunuza gitsin ya da gitmesin, üretken yapay zekâ; bilgi arama, fikir paylaşma ve görsel üretme süreçlerine giderek daha fazla entegre oluyor. Yakınlarınızda bir yerlerde pizza mı bulmak istiyorsunuz? Gemini’ye danışın. E-postanızın son cümlesini yazmakta zorlanıyor musunuz? Claude’un tam doğru tonu yakalayacak 14 önerisi var. Zayıf bir çocuğun dondurma çubuklarından tekne yaparken çekilmiş gerçekçi bir fotoğrafına mı ihtiyacınız var? ChatGPT bunu asla istemeyeceğinizi düşünmüştü, ama memnuniyetle yerine getireceğiz!
Bu kadar çok amaçlı araçlar söz konusu olduğunda, iş yerlerimizin en azından onları benimsiyormuş ve devasa verimlilik artışları elde ediyormuşuz gibi ikna edici bir görüntü sergilememizi beklemesi şaşırtıcı değil. Ya da sosyal medya akışlarımızın, tıklama ve görüntülenme peşindeki insanların ürettiği düşük kaliteli yapay zekâ içerikleriyle dolup taşması.
Ancak, üretken yapay zekânın iletişimin demokratikleşmesini, yeni bir yaratıcı rönesansı veya doğru tanımlanmış verimlilik için özellikle iyi bir şey olduğunu savunan anlatıya ikna olmuş değilim. Neil Postman’ın yaklaşık otuz yıl önce söylediği gibi: “‘Yeni bir teknoloji ne yapacak?’ sorusu, ‘Yeni bir teknoloji neyi ortadan kaldıracak?’ sorusundan daha önemli değildir.” Yapay zekânın sıklıkla ekran aracılığıyla gerçekleşen insan konuşmasının yerini alacağı şeklinde lanse edildiği göz önüne alındığında, birçok şeyi alt üst etme potansiyeli taşıyor. Tehlikede olan şey, özgünlüğün ta kendisidir.
Özgün ifade, gerçeği anlamamıza yardımcı olur. Nesnel, büyük harfli “Hakikat” değil; bir insanın iç dünyasını yansıtan öznel gerçeklik. Bilinçten veya yaşanmış deneyimden yoksun sistemler tarafından üretildiği için, yapay zekâ içeriği tanımı gereği özgün olamaz.
Peki, biz bunu neden önemseyelim? Çünkü özgünlük, insan ilişkilerini birbirine bağlayan ve ortak hedefler doğrultusunda çalışmamızı sağlayan güvenin temelidir. İletişimde özgünlük varsayımı olmadan, günlük deneyim; daha klinik, alaycı ve sahte hale gelerek kurumlarımıza zaten sınırlı olarak duyulan güvenin daha da çözülme riskini oluşturur.
Diyelim ki sabah 9 akşam 5 çalışan birisiniz. Bir projeyi başarıyla tamamladıktan sonra ekibiniz, yöneticinizden tebrik eden bir e-posta alıyor. Yapay üslup ve “derinlemesine inceleme” kelimesinin aşırı kullanımı (yapay zekanın sık kullandığı bir işaret) olmasaydı bile, özensiz kopyala-yapıştır işleminden kaynaklanan ve yazı tipi stili tutarsızlıkları bırakan bu mesajın yapay zeka tarafından oluşturulduğunu yine de anlardınız.
Ama içerikten bağımsız olarak, yöneticinizin gerçekten yazma sürecine zihinsel emek katmadığını bilmek mesajı boş hissettirir: mesaj ne kadar iyi niyetli olursa olsun, nihayetinde ona ait değildir. Bir teknoloji şirketi tarafından geliştirilen bir algoritmadan geçirilmiş bir düşünce tohumu sadece. Ve bundan dolayı moralinizin bozulması gayet anlaşılır olurdu.
Daha da kaygı verici olan ise bunun yaratabileceği dibe doğru yarış. İş arkadaşlarınızdan da şüphelenmeye başlayabilirsiniz; onların da ifadelerini robota devrettiklerini varsayabilirsiniz. Belki sonunda siz de kendi iletişim görevleriniz için yapay zekâ kullanmaya karar verirsiniz. Sonuçta, eğer kimse içinden geldiği gibi konuşma zahmetine girmiyorsa, siz de e-postalara harcayacağınız 10 dakikadan tasarruf edip projeler arasında bir YouTube videosu daha izleyebilirsiniz. Farkına bile varmadan, mesaj mesaj ilerleyerek, iş yeriniz giderek daha az bağlantılı, daha az güvenilir ve daha az insancıl bir hale geliyor.
Sosyal bilimci Robert Putnam, Bowling Alone adlı eserinde, “Eğer başkalarının adil davrandığını ve üzerine düşeni yaptığını düşünürsek, biz de öyle yaparız. Aksi hâlde yapmayız” diye yazmıştı. Putnam’a göre güven, birdenbire ortaya çıkmaz. İtimada layık olmayı gerektirir. Putnam’ın görüşünden yola çıkarak, yüksek güven ortamında, dengeli bir kişinin, aksi yönde geçerli bir sebep gösterilmedikçe, doğruluğu varsayacağını söyleyebiliriz. Ne yazık ki, yapay zekâ kullanımının yaygın olduğunu, bu yaygınlığın nadiren açıklandığını ve çoğu zaman bağlamdan bağımsız olarak gerçekleştiğini bilmek, çevrimiçi iletişimde özgünlüğün doğruluğunu varsaymayı daha çok zorlaştırıyor.
Yaratıcı alanlar, yavaş yavaş yayılan sahicilik kaybının gerçek dünyada nasıl göründüğüne ışık tutuyor. Gazeteci Brian Merchant’ın “Blood in the Machine” adlı bülteninde yer alan bir referans yazısında, kostüm tasarımcısı Rachel E. Pollock, yapay zekânın işinin gerçeküstülüğünü nasıl artırdığını ve kendisini son derece gerçek dışı projelerle başa çıkmak zorunda bıraktığını anlatıyor. “Pornografik çizgi film karakterlerinin vücutlarında yerçekimine meydan okuyan malzemeler” örneğini vererek “Birileri yapay zekâ tarafından üretilen kostüm ‘tasarımlarını’ paylaşacak ve bunlar gerçek dünyada bulunan malzemelerle gerçek bir insan için kelimenin tam anlamıyla imkânsız olacak” dedi.
Bu arada, ismini vermek istemeyen bir metin yazarı, bir zamanlar tatmin edici gelen süreçler için yapay zekâyı kullanmaya zorlanmanın nasıl bir his olduğunu anlattı. “Böyle yazmak eskisi gibi hissettirmiyor” diyor. “Beni sonrasında canlı hissettiren o zor işi yapmıyorum artık. Her şey farklı, daha klinik ve çok daha az tatmin edici.”
Elbette sahicilik eksikliği, üretken yapay zekâ ortaya çıkmadan çok önce de vardı. Ofislerden dini topluluklara kadar pek çok alan, derin ilişkilerin kurulmasını engelleyen sosyal gösterişlere her zaman açıktı ve teknolojik değişimlerin bu sahicilik eksikliğini teşvik ettiği de söylenebilir. Yapay zekâ belki de sadece bu eğilimin mantıksal sonucudur. Siyaset bilimci Sonja Amadae, “Your Undivided Attention” adlı sesli/görüntülü dijital yayınının bir bölümünde “oyunlaştırma” fikrini ele alarak, yapay zekâ tarafından üretilen içeriğin benimsenmesinin, dili ifade edici olmaktan ziyade taktiksel olarak kullanan bir toplumda öngörülebilir bir sonuç olduğunu savunuyor. İnsanlar kelimeleri gerçek düşünce ve duygularını ifade etmek için değil de stratejik hedeflere ulaşmak için kullanılan “jetonlar” gibi gördüklerinde, iletişimi tamamen bir robota devretmeye yönelmeleri mantıklı hâle geliyor.
“Mad Men” dizisini izlemeyi yakın zamanda bitirdim. Dizi, iletişimin düzenli olarak bilgisayarlar aracılığıyla yapılmadığı 1960’larda geçiyor ama ana karakter Don Draper, sahicilik eksikliğinin ruhu nasıl aşındırdığının mükemmel bir örneği.
Draper, bir reklam ajansındaki rolü aracılığıyla, kendi hayatından gerçek olaylardan yola çıkıp etkileyici kampanyalar oluşturarak sorunlu geçmişinden kaçmaya çalışır. Ancak dizi boyunca kimliğinin farklı yönlerini bir araya getirememesinin hayaleti peşini bırakmıyor. Acısını işinde hammadde olarak kullanması yapıcı olmuyor; çünkü o acı bağlamından koparılıyor, sterilize ediliyor ve reklam dili aracılığıyla genelleştiriliyor. Bu gerilimi çözememesi onu huzursuz ve yerinde duramayan biri hâline getirmekle kalmıyor, diğer insanları görme biçimini de etkiliyor: onları tam anlamıyla insanlar olarak değil, cinsellik, ev hayatı ya da otoritenin durağan sembolleri olarak görüyor. Bu durum özellikle romantik ilişkilerinde açığa çıkıyor; ilişkileri genellikle karşı taraf insanî karmaşıklık belirtileri göstermeye başladığında dağılıyor.
Elbette, tam anlamıyla özgün olmamanın, iletişim stratejisinin, kendini sansürlemenin veya mesajı ifade edici amaçlardan ziyade pratik amaçlara ulaşmak için hedef kitleye uyarlamanın da bir yeri vardır. Sanatsallık ve yapmacıklık arasındaki çizgi her zaman bulanık olmuştur ve çoğu etkileşim, her ikisinin de ayrılmaz bir karışımını içerir.
Ancak özgünlüğü ölçmek zor diye onu tamamen değersiz saymamız gerektiği anlamına gelmez. Taktiksel hedeflerimiz küçük harfli “hakikat” pahasına arttıkça, kendimizden ve çevremizdeki dünyadan o kadar çok koparız.
Düşünceler ve sözler, sözler ve eylemler arasındaki süreklilik son derece önemlidir, çünkü dil yalnızca gerçekliği tanımlamakla kalmaz: onu oluşturur. İsterseniz insanlığın yapıcı kapasitesini takdir ettiğiniz için, isterseniz de “önce söz vardı” deyişinden dolayı bu iddiayı destekliyor olun, hepimizin dilin mucizevî gücünü kabul etmek için bir nedeni var; bu neden dilin, iç dünyamızın bir parçasını başkalarına açmamıza ve karşılığında onlarınkine bir bakış atmamıza olanak tanıyan temel insan teknolojisi olmasıdır.
Belki de yapay zekânın iletişimdeki yükselen rolüne hayran kalanlar, ayrıntılara takılıp bütünü göremiyorlar; ifadeyi içeriğe dönüştürebilen algoritmaları övüyorlar ve bu indirgemeyi mümkün kılan ifadenin kendisini göz ardı ediyorlar. Sonuçta, hayranlık uyandıran insan ifadesidir. Bir düşünce tohumu ekildiğinde, bir fikre dönüşür, bu fikir bir sohbete, o sohbet bir eyleme yol açar ve bir zamanlar düşünülemez olan olasılıklar dünyada gerçekleşmeye başlar, daha fazla keşif için verimli bir zemin oluşturur.
Bu süreci unutmak, kim olduğumuzu unutmak demektir.
*Talia Barnes, medya, kültür ve yaratıcı süreçlerle ilgilenen bir görsel sanatçı ve iletişim uzmanıdır.
Kaynak: https://www.persuasion.community/p/you-cant-trust-anything-anyone-writes
Tercüme: Ali Karakuş