Herkes Nerede? Doğayı ve İnsanaltıları Özgürleştirmek

1950 yılında, Los Alamos’ta meslektaşlarıyla yaptığı gayriresmî bir toplantı sırasında, ünlü İtalyan fizikçi Enrico Fermi şu soruyu sordu: Herkes nerede? Fermi, evrenin enginliği ve dünya dışı yaşam olasılığının yüksekliği göz önüne alındığında, gerçeğin şu olduğunu ifade ediyordu: Bugüne kadar ne onun varlığına ilişkin herhangi bir bilimsel kanıta sahibiz ne de onunla herhangi bir temas kurmuş bulunuyoruz. Gayriresmî bir toplantıda sorulan bu basit soru, kısa sürede Fermi paradoksu olarak anılmaya başladı ve günümüze kadar süren bir tartışmayı başlattı. Açıklamalar çeşitlilik göstermiştir:

  • Teknolojik sınırlılıklar: Gelişmiş uygarlıklar çok uzakta olabilir ya da bizim anlamadığımız iletişim araçlarına sahip olabilir.
  • Sessiz kalmayı tercih etme: Uygarlıklar sessiz kalmayı veya herhangi bir müdahaleyi önlemeyi tercih etmiş olabilir.
  • Dünya benzerliği nadirliği hipotezi: Dünya’da yaşamı mümkün kılan etkenlerin bileşimi son derece nadirdir.
  • Uygarlıkların kısa ömrü: Dünya dışı uygarlıklar, galaksiler arasında yolculuk edebilecek duruma gelmeden önce kendilerini yok edecek kadar kısa ömürlü olabilir.
  • Yeterince iyi aramadık: Başka uygarlıkları arama çalışmaları ancak yakın zamanda başladı ve doğru yöntemleri kullanmamış ya da yanlış yerlerde aramış olabiliriz.

Bir sosyolog açısından Fermi’nin sorusunun önemi, insanlığı ve Dünya’daki yaşamı böylesine engin bir evrende kuşatan muazzam kozmik gizemi ve derin yalnızlığı açığa çıkarmasında yatar. Bu derin yalnızlık, insan ve insan olmayan yaşamın paha biçilmezliğinin öteki yüzüdür.

Güney’in Epistemolojilerine dayandırarak önerdiğim paradigma değişiminin (son olarak The End of the Cognitive Empire, Duke University Press, 2018), tam da insan ve insan olmayan yaşamı insani olarak mümkün olan en iyi koşullar altında korumayı amaçladığını hatırlayalım. Ben de Fermi’nin sorduğu aynı soruyu soruyorum; ancak çok farklı bir anlamda. Paradigmatik devrimi gerçekleştirmek için güvenebileceğimiz herkes nerede?

Karşı Karşıya Olduğumuz Riskler

Paradigmatik devrim, insanlığın tarihinde ilk kez insanlar tarafından yaratılmış varoluşsal risklerle karşı karşıya olduğu varsayımına dayanır. İnsan yaşamının —ya da genel olarak yaşamın— doğal bir olay sonucunda yok olması veya derinden kısıtlanması riski her zaman var olmuştur. Örneğin, bir asteroid çarpması. Yeni olan —ya da Antroposen’in başlangıcına kadar uzanan—, insan eylemlerinden kaynaklanan varoluşsal risklerin ortaya çıkmış olmasıdır. Bunlardan bazıları şunlardır: nükleer bir kıyımla sonuçlanan bir savaş; nanoteknolojinin kötüye kullanılmasının yol açacağı ağır ve geri döndürülemez çevresel tahribat; yapay zekânın yaşam üzerinde kurabileceği potansiyel olarak yıkıcı denetim; genetik mühendisliğinin denetimsiz bir sürece dönüşmesi. [1]

Bu riskler görece yenidir; ancak nedenleri eskidir. Bunlar, 16. yüzyıldan günümüze kapitalizm ile sömürgeciliğin küresel gelişiminde yatmaktadır. Bu gelişimin en son aşaması, bu riskleri giderek daha inandırıcı hâle getiren özellikler sergilemektedir. Neoliberalizm, modern çağda toplumsal yaşamın üç düzenleyicisinden birinin, yani piyasanın zaferini ifade eder. Diğer ikisi devlet ve topluluktu; ancak neoliberalizmle birlikte bunların piyasalara karşı sahip oldukları göreli özerklik ortadan kalkmıştır. [2] Bunun en belirgin tezahürleri, servetin aşırı yoğunlaşması, insan ve doğal kaynakların şiddet yoluyla birikiminin (eskiden “ilkel birikim” olarak adlandırılan) artması ve uçurum çizgisinin, metropol toplumsallığı (insanların tam anlamıyla insan olarak muamele gördüğü toplumsallık biçimi) aleyhine sömürge toplumsallığını (insanların insanaltı olarak muamele gördüğü toplumsallık biçimi) genişletecek şekilde yer değiştirmesidir. Toprakların yanı sıra bedenleri ve zihinleri de yeniden sömürgeleştirdiği için benzeri görülmemiş bir yeniden sömürgeleştirme dönemindeyiz. Yeni risklerin nedenleri bunlardır.

Şaşırtıcı olmayan bir biçimde, bu teknobilimsel alanlarda çalışan bilim insanlarının büyük çoğunluğu, gezegenimizin uzun tarihi boyunca aşırı felaketlerden sağ çıkma konusunda olağanüstü bir kapasite sergilemiş olmasına dayanarak, bu risklerin nasıl aşılabileceğine ilişkin iyimser bir görüşe sahiptir. Bu risklerin nedenleri hakkında hiçbir şey söylemezler ya da onları sanki doğal olgularmış gibi kavrarlar. Bu iyimserlik bütün bilim insanları tarafından, hele ki teknobilimsel alanın dışında çalışanlar tarafından, paylaşılmamaktadır.

Aramızdan kim hayatta kalacak? Bugün bu soru, yalnızca insan yaşamına değil, gezegendeki yaşamın bütününe gönderme yapmaktadır; insan yaşamı ise bunun son derece küçük bir bölümünü oluşturur—daha açık söylemek gerekirse, Dünya üzerindeki toplam canlı biyokütlenin yalnızca %0,01’ini (gezegendeki yaşamın büyük bölümü, yaklaşık %82’sini oluşturan bitkilerden meydana gelir). Günümüzün süper zenginleri de aynı soruyu sormaktadır; ancak bunu, riskleri doğal kabul ederek, kendileri ve aileleri açısından sormaktadırlar. COVID-19 salgını sırasında bazı süper zenginler, göç edebilecekleri uzay kentleri kurma ya da alternatif olarak sığınaklara çekilme olasılığını ciddi biçimde değerlendirdiler. Sığınak inşası zaten öncelikle askerî amaçlarla var olsa da, milyarderlerin korkuları inşaat sektörünün yeni bir dalının katlanarak büyümesine yol açtı: sığınak inşası. Kendisini ve ailesini varoluşsal bir tehdide karşı koruyabileceği devasa bir sığınağın en tanınmış sahibi Mark Zuckerberg’dir. Bu devasa sığınak Hawaii adalarından birinde bulunmaktadır.

Yukarıda belirttiğim gibi, karşı karşıya olduğumuz varoluşsal riskler arasında en önemlileri şunlardır: yavaş ilerleyen bir kıyım olarak küresel ısınma; kaçınılmaz olarak beraberinde termonükleer bir kıyımı getirecek küresel savaş; ve insan ile insan olmayan yaşamı dönüştürme ve denetleme kapasitesine sahip olan—ve bunu, kendisini denetleyenlerin çıkarlarına hizmet etmenin dışında hiçbir etik kaygı gözetmeden yapan—yapay zekâ. Bu üç risk gerçektir ve yalnızca insan yaşamını değil, gezegendeki yaşamın bütününü etkilemektedir. Bu durum, şimdilik yalnızca varsayımsal yanıtları bulunan iki yeni soruyu gündeme getirmektedir: Yaşamak ile hayatta kalmak arasındaki fark nedir? İnsanlığın insan olmayan yaşama karşı sorumluluğu nedir?

Yaşamak mı, Hayatta Kalmak mı?

Hem yaşamak hem de hayatta kalmak, geçmişe ilişkin bir kavrayışı ve geleceğe ilişkin bir kavrayışı içerir. Şimdi, bu ikisi arasındaki yakınlaşmalar ve çelişkiler üzerinden inşa edilir. Ancak yaşamak, geleceğin işareti altında yaşamaktır; hayatta kalmak ise geçmişin işareti altında yaşamaktır. Hayatta kalanlar için gelecek, yalnızca bugünün acil bir gerekliliği olarak anlam kazanır. Hayatta kalmak, yaşamsal enerjiyi gündelik yaşamın gerekleri için tüketmek demektir. Buna karşılık yaşamak, bugüne geleceğin başlangıcı olarak yatırım yapabilme yetisidir. Yaşamak, herhangi bir felaket meydana gelmeden ve kısa vadede böyle bir felaketin ufukta belirme olasılığı yüksek değilken düşünmek, hissetmek ve eylemde bulunmaktır. Hayatta kalmak ise bir felaketin ardından ya da felaketin kısa vadeli ufukta yüksek olasılıkla belirdiği bir durumda yaşamaktır. Dolayısıyla yaşamak ve hayatta kalmak, bir deneyim ve algı meselesidir. Bu açıdan bakıldığında, bugün insanlığın bir bölümünün “yaşama modu”nda, diğer bölümünün ise—çoğunluğun—”hayatta kalma modu”nda yaşadığını söyleyebiliriz.

Bu ayrımın çeşitli nedenleri vardır. Felaketin yaklaşmasına katkıda bulunan etkenlerin hiçbiri insanlığın tamamını eşit biçimde etkilemez. Örneğin, bugün bu etkenlerden biri olan küresel ısınmanın öncelikle tropikal ve subtropikal ülkelerdeki en yoksul nüfusları etkilediği ve aynı zamanda bunların kendilerini buna karşı savunma bakımından en yetersiz durumda oldukları açıktır. Uzun süreli kuraklıklar ve büyük seller, dünyanın bazı bölgelerini insanlar açısından yaşanamaz hâle getirmekte, bunun sonucunda iç ve dış göçler artmaktadır (çevresel mülteciler sorunu). Felaketin bu yönünden en fazla zarar gören topluluklar, sesleri en az duyulan topluluklardır. Aynı zamanda bunlar, yaşamsal enerjilerini felaketin gündelik etkileriyle başa çıkmaya harcamak zorunda kaldıkları için, felaketin nedenleriyle mücadele etme konusunda da en az yetkin olanlardır.

İçinde yaşadığımız zamanın paradoksu burada yatmaktadır. Paradigma değişimi, gezegendeki yaşamın hayatta kalması meselesidir; ancak buna en acil biçimde ihtiyaç duyan insanlar, bunun için harekete geçme konusunda en az imkâna sahip olanlardır. Paradigma değişimi, geleceğe yöneltilmiş yaşamsal enerji gerektirir; fakat hayatta kalanlar bu enerjiden yoksundur, çünkü onu gündelik hayatta kalmalarını güvence altına almaya yöneltmek zorundadırlar. Muhafazakâr güçler—paradigma değişimini gereksiz, hatta tehlikeli görenlerin tümü—daha fazla insanın “hayatta kalma modu”nda yaşamasını sağlamak için ellerinden gelen her şeyi yapmaktadır. “Hayatta kalma modu” algısı ise günümüzde kıyamet fikri etrafında şekillenen dinî hareketler tarafından daha da güçlendirilmektedir.

Bugün egemen olan üç siyasal strateji—nefret siyaseti, korku siyaseti ve dışlayıcı aidiyet siyaseti—daha fazla insanın yaşamsal enerjisini gündelik hayatta kalmaya yöneltmesini sağlayarak, paradigma değişiminden en fazla yarar sağlayabilecek olanları etkisiz hâle getirmeyi amaçlamaktadır. Paradigma değişimine duyulan ihtiyaç ne kadar belirgin hâle gelirse—felaketi önlemek ya da etkilerini hafifletmek için—muhafazakâr güçler de bu devrim uğruna mücadele edebilecek insan sayısını mümkün olduğunca azaltmak için o kadar yoğun çaba göstermektedir. Paradigma değişiminin zorunluluğu ile onun imkânsızlığı ya da aşırı güçlüğü arasındaki karşıtlık, çağımızın ayırt edici özelliğidir. Devrim/karşı-devrim ikiliğinin siyasal eylemin merkezine yerleşeceği bir döneme giriyoruz.

Paradigma değişimi sürecinde, “yaşama modu”nda yaşayanlar, felakete yol açan etkenlere karşı mücadelede daha büyük bir sorumluluk taşımaktadır. Henüz yaşam biçimleri bu etkenlerden köklü biçimde etkilenmemiş olanlar olarak, hem kendileri için mücadele etmeli hem de dayanışma içinde hâlihazırda “hayatta kalma modu”nda yaşayanlara yardım etmelidirler. Mücadelenin etkili olabilmesi için, felaket olasılığına ilişkin farkındalık artmalı; ancak aşırı sağın sürekli kurduğu kaçış tuzaklarına—kadercilik, sinizm ya da kıyamet hayaleti—düşülmemelidir. Başka bir deyişle, yaşama modu’nda yaşayanlar, paradigmatik mücadele derhâl başlamazsa kendilerinin ya da çocuklarının hayatta kalma modu’na sürükleneceğini giderek daha güçlü biçimde hissetmelidir. Paradigmatik dönüşümün gerekliliğine ilişkin eğitim burada son derece önemli bir rol oynar. Bu rol, Paulo Freire’nin “bilinçlenme” olarak adlandırdığı süreçten oluşur. Bu süreç, gezegendeki yaşamın—hem insan hem de insan olmayan yaşamın—hayatta kalmasını tehdit eden yakın bir felaket tehlikesi konusunda kamuoyunun bilinçlendirilmesini ve buna bağlı olarak bireysel alışkanlıkların dönüştürülmesi ile bu tehlikeyi inkâr eden veya önemsizleştiren toplumsal, ekonomik ve siyasal uygulamalara karşı mücadele edilmesi gerektiği yönünde farkındalık oluşturulmasını içerir.

Yaşam mı, İnsan Yaşamı mı? Spinozacı Bir Ara Değerlendirme

Son otuz yılda, risk altında olanın yalnızca insan yaşamı olmadığı, insan olmayan yaşamın da risk altında bulunduğu yönündeki kamusal farkındalık büyük ölçüde artmıştır. Biyoçeşitlilik kaybı, ormansızlaşma, kimyasal tarım ve ekosistemlerin tahribi, insan olmayan yaşamın karşı karşıya olduğu riskleri giderek daha görünür hâle getirmiştir. Bu riskler, insan olmayan yaşamda derin değişimlere yol açabilir ve insan yaşamı üzerinde öylesine derin etkiler yaratabilir ki, insan yaşamı dahi yok olma tehdidiyle karşı karşıya kalabilir. Bu bağlamda, Spinozacı bir ara değerlendirme önem taşımaktadır.

Spinoza’ya göre, insan yaşamı ile insan olmayan yaşam—ya da doğa—arasındaki ayrım, beden ile ruh arasındaki ayrım, Tanrı ile insanlar arasındaki ayrım ve özgürlük ile zorunluluk arasındaki karşıtlık kadar yetersizdir. Yetersiz bir fikri yansıtan terimlerle ifade edecek olursak, bundan böyle insan yaşamını savunmak için yürütülecek bütün mücadeleler zorunlu olarak ekolojik mücadeleler olacaktır; çünkü insan yaşamının “kaderi” ile insan olmayan yaşamın kaderi birbirine ayrılmaz biçimde bağlıdır. Spinoza açısından bu, mevcut ekolojik çöküş tehdidinin deneyiminden doğan yetersiz bir fikirdir. Bu düşünme biçimi, insanlık ile doğa arasındaki Kartezyen ikiliğe dayanması nedeniyle eskimiş ve yetersizdir. Bu ikiliğin yerini, Avrupa-merkezci olmayan düşüncenin (özellikle Çin felsefesi ile yerli halkların felsefelerinin) temelinde bulunan bütüncül anlayışın ve Spinoza’nın bütün felsefesine nüfuz eden yaklaşımın alması gerekir.

Spinozacı bakış açısından insanlık/doğa ikiliği, Tanrı’yı dünyanın ötesinde bir varlık olarak gören ya da beden ile ruhu birbirinden ayıran eşit derecede yetersiz fikrin bir yansıması olan yetersiz bir fikirdir. Yetersiz fikirler, duyusal deneyimimizden ve belleğimizden türeyen imgelerden kaynaklanır. Dünya’nın hareketsiz olduğunu ve Güneş’in onun etrafında döndüğünü hayal ederiz; tıpkı Güneş’in Dünya’dan çok daha küçük olduğunu hayal ettiğimiz gibi. İmgeler ile fikirler arasında büyük bir mesafe vardır; bu, duyusal deneyimin edilgenliği ile özü ve varoluşu, gerçekliğin nedenlerini ya da oluşumunu ve onun parçaları arasındaki bağlantıları araştıran aklın etkinliği arasındaki mesafedir. Düşünme yetisi, nesnelerin özünü kavrayan ve onların nedenlerini ya da kökenini ortaya koyan fikirler kurmamızı sağlar. Spinoza bu amaçla, Ethica‘da olağanüstü bir biçimde açıkladığı geometrik (matematiksel) yöntemi geliştirerek yetersiz fikirlerden yeterli fikirlere geçişi mümkün kılmıştır. Ayrıca, aklın ötesinde, var olan her şeyin tekilliğine sezgisel bir erişim de vardır. Nihai kavram, “kendi içinde ve kendisi aracılığıyla kavranabilen; onsuz hiçbir şeyin var olamayacağı ve kavranamayacağı” töz kavramıdır. Marilena Chaui’nin belirttiği gibi, bu töz, özün (varlığın) potentia (etkinlik) ile özdeşleştiği mutlak olandır. Niteliklere ve kendi etkilerinden doğan kip ya da değişimlere sahip olan bu töz, Spinoza’nın natura naturans, yani doğayı doğuran doğa olarak adlandırdığı şeydir. Bize kipleri ve nitelikleri aracılığıyla görünen bütünlük ise natura naturata, yani doğurulmuş doğadır. Bu ikisinin birliği mutlak töz, yani Tanrı’dır. Buradan Spinoza’nın ünlü ifadesi gelir: Deus sive natura — “Tanrı, yani doğa.” [3]

Spinoza’ya göre, kapitalizmin, sömürgeciliğin ve ataerkilliğin duyusal deneyimimize yerleştirdiği yetersiz fikirler, 16. yüzyıldan bu yana bizi, insan refahının insan olmayanın acısı üzerine inşa edilebileceğini hayal etmeye yöneltmiştir. Oysa bizden ayrı ve uzak olarak tasavvur ettiğimiz gerçekliğe yönelttiğimiz her kötülük—tıpkı kendimizi Tanrı’dan ayrı ve uzak gördüğümüz gibi bizden simetrik biçimde ayrı ve uzak kabul ettiğimiz gerçekliğe yönelttiğimiz her kötülük—aslında insanın kendi içinde meydana gelen olumsuz bir dönüşümdü (Spinoza’nın terimleriyle bir affect). Kısacası bu, kişinin kendi kendini kırbaçlamasıydı. Dolayısıyla insan yaşamı ile insan olmayan yaşam aynı tözün nitelikleridir.

Spinoza’nın söyledikleri bugün daha az skandal yaratıyor ve daha inandırıcı görünüyorsa, bunun nedeni yalnızca ilahiyatçıların bugün yaşamlarımız üzerindeki denetiminin 16. ve 19. yüzyıllar arasındaki kadar güçlü olmaması değildir. Bunun nedeni, bugün daha zeki olmamız ya da bilgide ilerleme kaydedilmiş olması da değildir. Bunun nedeni, ekolojik kriz ile Latin Amerika’daki yerli halk hareketlerinin aktivizminin etkisiyle duyusal deneyimin bir yetersiz fikrin yerine yine yetersiz olan başka bir fikri koymuş olmasıdır: Doğa bize ait değildir; tersine biz doğaya aitiz. Yeterli fikir ise şudur: Biz ve doğa olarak adlandırdığımız şey, aynı tözün nitelikleriyiz; birbirimize aidiz.

Her ne kadar bu da yetersiz bir fikir olsa da, karşıt fikre göre daha az tehlikelidir; çünkü yalnızca gerçekliğe ilişkin yeterli fikrin yanlış bir ifadesidir. Yeterli fikir şudur: Bizim doğayla ilişkimiz “sahip olma” meselesi değildir; “olma” meselesidir. Birbirimize aidiz.

Dolayısıyla savunulması gereken şey, özellikle insan yaşamı değil, yaşamın kendisidir. Bu noktada üç soru ortaya çıkmaktadır: Bu savunmaya kim karşı çıkmaktadır? Bu savunmaya kim öncülük edebilir? Hangi düşünsel ve pratik araçlarla? Bu sorulara verilecek uygun yanıt, içinde yaşadığımız küresel toplumun titiz bir çözümlemesini gerektirmektedir.

Sömürgecilik ve İnsanlık ile İnsanaltılık Arasındaki Uçurum Çizgisi

Sömürgecilik, 16. yüzyıldan bu yana içinde yaşadığımız dünyanın temel koşullarından biridir. Beş yüzyıl boyunca bu koşul çeşitli dönüşümler geçirmiştir; ancak bunların hiçbiri onun temel niteliğini değiştirmemiştir: toplum ile doğa ve insanlık ile insanaltılık arasında bir uçurum yaratma ve bunu sürdürme gerekliliği. Sömürgecilik kapitalizmden önce de vardı; ancak kapitalizmden yararlanacak ve kapitalizmin hizmetine sunulacak şekilde yeniden yapılandırıldı. 20. yüzyıl boyunca sömürgecilik, kapitalizme radikal bir alternatif gibi görünen Sovyet tarzı devlet sosyalizmiyle onlarca yıl bir arada varlığını sürdürdü; oysa daha 1920 yılında Bakü Kongresi’nde Sovyetler Birliği Komünist Partisi, tarihsel Avrupa sömürgeciliğine (toprak işgaline dayanan sömürgecilik) karşı yürütülen kurtuluş mücadelelerini desteklediğini ilan etmişti. Üçüncü (Komünist) Enternasyonal, varlığını sürdürdüğü bütün dönem boyunca (1919–1943), kapitalizm karşıtı mücadelenin sömürgecilik karşıtı mücadeleden öncelikli olduğunu savundu.

Daha önce ileri sürdüğüm gibi, tarihsel sömürgecilik sömürgeciliğin yalnızca bir biçimidir. Paradigmatik bir devrim gerçekleşmediği sürece sömürgecilik, kapitalizmle olduğu kadar sosyalizm ya da komünizmle de kolaylıkla bir arada var olabilir. Sömürgecilik varlığını sürdürdüğü sürece yaşamın üstün gelmesi ve serpilip gelişmesi mümkün olmayacaktır. Sömürgecilik, kapitalizmin ve uçurum çizgisine dayalı üretim ilişkilerinin diğer bütün biçimlerinin kurucu bir parçasıdır. Uçurum çizgisi görünüşte ikili bir ayrım yaratır: insanlık ile doğa arasında ve tam anlamıyla insan sayılanlarla insanaltı kabul edilenler arasında. Bu ayrım yalnızca görünüşte ikilidir; çünkü insanaltılar (kadınlar ya da sözde aşağı ırklar), doğaya daha yakın oldukları (hatta onunla özdeşleştikleri; Amerika kıtasını sömürgeleştirenlerin terra nullius anlayışında olduğu gibi) için insanaltı olarak görülmektedir. Aristoteles, Politika adlı eserinde, aklın hiyerarşisinden hareketle, doğa gereği “erkeğin üstün ve yöneten, kadının ise aşağı ve yönetilen” olduğunu zaten çıkarsamıştı.

Yaşamın Savunulmasına Kim Karşı Çıkıyor?

Doğanın bize ait olduğu ve dolayısıyla insan yaşamının ancak insan olmayan yaşamın yok edilmesi ve insanaltıların yaşamlarının tahakküm altına alınması yoluyla savunulabileceği yönündeki yanıltıcı fikirden en çok yarar sağlayanların tümü, yaşamın savunulmasına karşıdır. Bu koşullar altında insan yaşamının savunulması, en başından beri son derece seçici olmuştur. Modern sömürgecilikle birlikte, 16. yüzyıldan başlayarak savunulması gereken insan yaşamı sömürgecilerin yaşamı olmuştur. Diğer bütün yaşamlar ise yalnızca, onların korunmasının sömürgecilerin ve onların soyundan gelenlerin yaşamlarını savunmaya hizmet ettiği ölçüde korunmuştur. Sömürgeleştirilen ülkelerin yerli halkları da tıpkı doğa gibi mülkiyet nesneleri olarak görülmüştür. Kölelik, insan yaşamına ilişkin sömürgeci seçicilik mekanizmasının en uç ifadesidir. Ben bu mekanizmayı, tam anlamıyla insan olarak muamele gören insanların oluşturduğu topluluk (metropol toplumsallığı) ile insanaltı olarak muamele gören insanların oluşturduğu topluluğu (sömürge toplumsallığı) birbirinden ayıran “uçurum çizgisi” olarak adlandırdım. Fanon’un ifadesiyle: varlık bölgesi ve yokluk bölgesi.

Uçurum çizgisi, modern çağın kurucu unsurlarından biridir ve bu nedenle Avrupa sömürgelerinin siyasal bağımsızlıklarını kazanmalarından sonra da çeşitli biçimlerde varlığını sürdürmüştür. Bunun en uç tezahürü, sömürge bölgesine sürülen halkların ya da toplumsal grupların soykırıma uğratılmasıdır. Soykırım, kapitalizmin kurucu bir parçası olarak sömürgeciliğin biçimlerinden biridir. Varlığı süreklidir ve Avrupa sömürgeleri olarak ortaya çıktıktan sonra farklı biçimlerde sömürgeci güçlere dönüşen bazı ülkelerde bu en uç tezahürüne ulaşmıştır. Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Avustralya gibi ülkeler, yerli halkların soykırımı üzerine kurulmuş ve iç sömürgecilik, yeni sömürgecilik ve emperyalizm sayesinde zenginleşmiştir. İsrail ise kökeni itibarıyla sömürgeci bir devlettir ve bugüne kadar da bu şekilde davranmıştır.

Avrupa-merkezci eleştirel düşüncede, özellikle de benim de içinde yetiştiğim Marksizmde, sömürgecilik ile kapitalizm arasındaki ilişki kabul edilmiştir. Halklara ve topraklara uygulanan mülk edinme/şiddet (sömürge toplumsallığı), kapitalizmi karakterize eden düzenleme/özgürleşmeyi (metropol toplumsallığı) mümkün kılmıştır; yani Marx’ın ifadesiyle, “özgür ve eşit insanlar arasındaki sömürüye dayalı ekonomik ilişkilerin tekdüzeliği”ni. Marx’ın Avrupa kapitalizminin ilk dönemleri için ilkel ya da özgün birikim olarak adlandırdığı olgu, gerçekte sömürgeciliğin bir biçimidir ve bu biçim, tesadüfen değil, 15. yüzyılın sonundaki sözde Reconquista’nın ardından Endülüs’te özgül bir görünüm kazanmıştır. Bu, Avrupa dışındaki sömürgeciliği finanse etmek ve mümkün kılmak amacıyla Avrupa’nın içinde uygulanan bir sömürgecilikti. Rosa Luxemburg’dan David Harvey’e kadar uzanan Marksist yazarlar, bu tür birikimin tarihsel olarak değil, genetik olarak açıklanması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Başka bir deyişle, özgün birikim kapitalizmin kurucu özelliklerinden biridir.

Güney’in Epistemolojileri: Genişletilmiş Sömürü Kavramı

Yukarıdaki çözümleme ışığında şu soru sorulmalıdır: Marksist eğitim almış kuramcılar (ben de dâhil), uzun süre sömürgeciliğin kapitalizme yalnızca ilk aşamalarında hizmet ettiğini düşünmekle yanılıyor muyduk? Bu yanılgı, Marksist kuramın modern kapitalizmin en gelişmiş merkezinde geliştiği bağlamın bir sonucu değil miydi? Marksizm adına inşa edilen reel sosyalizmin, Avrupa sömürgelerinin siyasal bağımsızlığını savunmasına rağmen insanlık ile doğa arasındaki aynı uçurum ayrımını yeniden üretmesi ve bu nedenle eşit ölçüde sömürgeci olması da bunun açıklaması değil midir? Eğer Marksizm, dünya sisteminin çevresinde, orada egemen olan tahakküm pratikleri bağlamında ve bunlara direnen halkların, sınıfların ya da toplumsal grupların bilgisine dayanarak geliştirilmiş olsaydı, açıklayıcı önceliği sömürgeciliğe mi yoksa kapitalizme mi verirdi?

Sömürgeci aşırı sömürü, ilkel ya da özgün birikim olarak adlandırılan olguya özgü biçimler aldığı için, kapitalizm karşıtı mücadelenin sömürgecilik karşıtı mücadeleden daha ileri bir aşamada olduğu yönündeki algıyı beslemek kolay olmuştur. Ayrıca kapitalizm karşıtı mücadele, tam da kapitalizmin merkez ülkelerinde bu niteliğiyle en güçlü biçimde ortaya çıktığından—Lenin’in Rus Devrimi’ni başlatırken bu konudaki kaygıları bilinmektedir—bu mücadelelere medyada görünürlük kazandıranlar, sömürgecilik karşıtı mücadelenin gerekliliğini ve aciliyetini gölgede bırakmaya katkıda bulundular. Onu yalnızca görünmez kılmakla kalmadılar; aynı zamanda sömürgecilik karşıtı mücadelenin kapitalizm karşıtı mücadeleyi zayıflattığına da inandılar. Böylece kapitalizm başlıca ve kalıcı tahakküm ilişkisine, sömürgecilik ise ilkel ve geçici bir tahakküm ilişkisine dönüştürüldü. Egemen doğrusal zaman anlayışının ve onun “ilerleme oku”nun da katkıda bulunduğu bu dönüşüm, sömürgeciliğin geçmişe ait bir tahakküm biçimi, kapitalizmin ise geleceğe ait bir tahakküm biçimi olduğu fikrini meşrulaştırdı. Hegemonik bir fikir olarak bu anlayış, kapitalizmin merkez ülkelerindeki işçi hareketi tarafından benimsendi ve Avrupa-merkezci Marksistlerin kapitalizm kavrayışıyla örtüştü. Böylece, aynı çok uluslu şirketlerin Küresel Kuzey’deki faaliyetlerinde kapitalizmin mantığına (düzenleme/özgürleşme), Küresel Güney’deki faaliyetlerinde ise sömürgeciliğin mantığına (mülk edinme/şiddet) göre hareket ettiklerini gösteren açık kanıtlara rağmen, kapitalizm ile sömürgeciliği aynı madalyonun iki yüzü olarak düşünmek imkânsız hâle geldi. Kanadalı madencilik şirketleri bunun iyi bir örneğini oluşturmaktadır.

Bugün biliyoruz ki Marx, kapitalizmin doğada yarattığı ve doğanın yaşamsal yenilenme döngülerini yok eden ya da derinden değiştiren metabolik yarılmanın (onun deyimiyle “kapitalist doğa”) bütünüyle farkındaydı; ancak bundan üretici güçlerin gelişiminin potansiyel olarak sonsuz olamayacağı sonucunu çıkarmadı. Yalnızca, belirli bir eşiğin ötesinde bu gelişimin, kapitalist sömürü ilişkilerinden farklı üretim ilişkilerini gerektireceğini kuramsallaştırdı. Marksizmin sömürgesizleştirilmesi, kapitalist sömürü kavramına yöneltilen eleştirinin yalnızca tam anlamıyla insan sayılanların sömürüsünü değil, aynı zamanda insanaltı kabul edilen insanların sömürüsünü ve insan olmayan varlıkların sömürüsünü de kapsayacak biçimde yeniden inşa edilmesini gerektirir. Bu metinde bu konuyu ayrıntılandıramayacak olsam da, yapay zekânın ortaya çıkardığı meydan okumaların—özellikle kamusal bir değer değil de ticari bir meta olmaya devam ettiği sürece—yaşamın savunulması adına bu genişletilmiş sömürü kavramının teşhir edilmesini zorunlu kılacağına inanıyorum.

Küresel Güney’in Epistemolojilerinden, yani modern kapitalist ve sömürgeci tahakkümden en fazla zarar görmüş ve görmeye devam eden ülkelerin, toplumsal grupların ve sınıfların yerli bilgilerine dayanıldığında, insanlığı doğadan ayıran uçurum çizgisinin hem Avrupa-merkezci kapitalizmin hem de Çin, Kuzey Kore ve Vietnam gibi komünist partiler tarafından yönetilen ülkeler dâhil Avrupa-merkezci sosyalizm ya da komünizmin kurucu unsuru olduğu görülür. Bu uçurum çizgisini ayakta tutan epistemoloji üzerine inşa edildikleri için ne kapitalizm ne de sosyalizm yaşamın bütünüyle—insan ve insan olmayan yaşamın tamamıyla—özgürleşmesini mümkün kılacaktır.

Nihayetinde sınıf mücadelesi, insan ve insan olmayan yaşamı sömürgeleştirenlerle sömürgeleştirilenler—insanlar, insanaltılar ve insan olmayanlar—arasındaki mücadeledir. Temel sınıf mücadelesi, varlık ile yokluğu birbirinden ayıran uçurum çizgisine karşı verilen mücadeledir. Kapitalizm, sömürgecilik ve ataerkillik sonrasındaki ufuk, uçurum-sonrası bir ufuktur.

Kapitalizm Karşıtı Mücadelenin Bir Biçimi Olarak Sömürgecilik Karşıtı Mücadelenin Aciliyeti

Önem bakımından sömürgeci kapitalizme karşı mücadeleden söz etmeliyiz; aciliyet bakımından ise kapitalist sömürgeciliğe karşı mücadeleden söz etmeliyiz. İnsanaltı kabul edilen insanların ve doğanın aşırı sömürüsü bugün benzeri görülmemiş boyutlara ulaşmıştır. Bunu tam anlamıyla insan sayılan insanların kapitalist sömürüsüyle birlikte ele almamak, her iki sömürü biçimine karşı mücadelenin de başarıya ulaşma olasılığını ortadan kaldırır.

Sömürgesizleştirme kuramcılarının yüzeysel bir okumasının düşündürebileceğinin aksine, sömürgesizleşme çağında değil, benzeri görülmemiş yoğunlukta bir yeniden sömürgeleştirme çağında yaşıyoruz. Bu durum, Avrupa-merkezci düşüncenin “doğal kaynaklar” olarak gördüğü fosil yakıt kaynakları ve nadir mineraller üzerindeki denetim mücadeleleri ve çatışmalarında açıkça görülmektedir. Bu, enerji sömürgeciliğinin devamıdır. Aynı süreç, sözde enerji dönüşümü kapsamında sözde temiz enerjinin üretiminin ihraç edilmek üzere dünya sisteminin çevresine kaydırılmasıyla çevresel sömürgecilik biçiminde yeniden üretilmektedir. Bu kaydırma, tıpkı tarihsel sömürgecilik döneminde olduğu gibi, yerli halkların ve köylülerin öteden beri yaşadıkları topraklardan sürülmesiyle gerçekleştirilmektedir. Afrika ve özellikle Demokratik Kongo Cumhuriyeti, bugün geleceğin enerjisine erişim mücadelesinin savaş alanıdır; bu mücadele, doların dünya rezerv para birimi olma konumunun yakın gelecekte sona ereceği beklentisi nedeniyle yeni bir altına hücum dalgasını da kapsamaktadır.

Ancak günümüzdeki yeniden sömürgeleştirme ya da şiddet yoluyla birikim bunun çok ötesine geçmektedir. İşgücünün değersizleştirilmesini, göçmenlerin sömürülmesini, kötü muameleye maruz bırakılmasını ve sınır dışı edilmesini kapsamaktadır. Büyük veriyi ve yeni tahakküm tekniklerinin, özellikle de yapay zekânın geliştirilmesinde kullanılan algoritmaları beslemek amacıyla kişisel verilerin kitlesel ölçekte çalınmasını da kapsamaktadır. Bu, zihinleri ve bedenleri sömürgeleştiren dijital sömürgeciliktir. Aynı mülk edinme ve şiddet mekanizması burada da işlemektedir; ancak hem mülk edinme hem de şiddet, karşıtlarıymış gibi görünen biçimler altında gizlenmektedir (güçlendirme, özerklik, bilginin demokratikleştirilmesi). Mülk edinme görünmez hâle gelirken, şiddet bireysel özerkliğin narsistik kisvesi altında simgesel ya da kişinin kendisine yönelttiği bir şiddete dönüşmektedir. Aynı zamanda beğenilerin, duygulanımların, arzuların, sevgilerin ve nefretlerin denetimi yoluyla da uygulanmaktadır.

Bedenlerin ve zihinlerin şiddet yoluyla mülk edinilmesi, uyuşturucular ve milyonlarca insanın bağımlılığa ya da sürekli ilaç kullanımına mahkûm edilmesi yoluyla da gerçekleşmektedir. Uyuşturucu ticaretini teşvik eden politika (uyuşturucuyla mücadele politikası olarak sunulan politika), doğal kaynakların denetimi mücadelesini örtbas etmenin ve kara para aklama faaliyetleri yoluyla finans kapitalin temel dayanaklarından biri olmanın yanı sıra, uçurum ayrımını yeniden üreten yeni bir unsur hâline gelmektedir: Uyuşturucuyu (hammadde olarak) üretenler, onu tüketenlerden özsel olarak daha aşağı kabul edilmektedir.

Yeni insanaltıların icadı, Birleşmiş Milletler’in kullandığı ifadeyle “köleliğe benzer çalışma” biçimlerinde de açıkça görülmektedir. Bu olgu, köleliğin kaldırılmasından sonra da varlığını sürdürmüş ve son dönemde yeniden artış göstermiştir. Günümüzde göçmenler, sömürgecilik-kapitalizmin içkin uçurum çizgisinin yarattığı insanaltılığın en acımasız görünümlerinden birini temsil etmektedir ve yeni neo-kölelik biçimleri durmaksızın ve sinsi biçimde yeniden üretilmektedir. 17., 18. ve 19. yüzyılın ilk yarısında plantasyonlardaki kölelerin yaşamları üzerindeki denetimin kapsamını incelediğimizde, Shoshana Zuboff’un “gözetim kapitalizmi” olarak adlandırdığı olgu aracılığıyla bugün yurttaşların yaşamları üzerinde kurulan denetimin, kölelerin yaşamları üzerinde kurulan denetimi aştığını görürüz. Bugün bu denetim, çalışan ya da çalışmayan herkesin yaşamının en mahrem ayrıntılarına kadar her yönünün gözetlenmesini kapsamaktadır.

Vurgulamak gerekir ki sömürgecilik, kendisini ne kadar yeniden icat ederse etsin, başlangıç dönemini karakterize eden en acımasız işgal ve egemenliğe el koyma biçimlerinden vazgeçmemektedir. Bunun için Gazze’deki soykırıma ve İsrail sömürgeci devletinin Filistin’de Ürdün Nehri’nin Batı Şeria’sını işgaline; Venezuela Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın yakalanıp kaçırılmasına, ülkenin petrolüne el konulmasına ve devlet bütçesinin bütünüyle denetim altına alınmasına; Honduras’taki Roatán Adası’nın işgaline—Garifuna halkının kadim zamanlardan beri yaşadığı ve Peter Thiel’in Honduras’ın ulusal yasalarının tamamen dışında faaliyet gösterecek milyarderler ve şirketlerden oluşan bir topluluk kurmayı planladığı adaya—[4]; doğal kaynakların yağmalanmasına ya da eşitsiz antlaşmaların (eşitsiz ticaretin) dayatılmasına; yabancı ülkelerde tarımsal rezervler oluşturmak veya otuz yıl içinde dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun içme suyuna kolay erişemeyeceği öngörüsüyle stratejik önem kazanacak akiferleri denetlemek amacıyla toprak satın alınmasına (land grabbing); köylülerin ve yerli halkların kalkınma hedeflerinden turizmin teşvikine, uyuşturucuyla ya da terörizmle mücadeleye kadar uzanan çeşitli gerekçelerle topraklarından sürülmelerine; ve yabancı düşmanlığı, İslamofobi ya da göçmen karşıtlığı gibi yeni biçimler altında varlığını sürdüren kalıcı ırkçılığa bakmak yeterlidir.

Günümüz kapitalist sömürgeciliği her zamankinden daha çeşitli biçimler almaktadır; ancak her zaman uçurum çizgisini, yani ötekinin aşırı nesneleştirilmesini içermektedir. Yeniden sömürgeleştirmenin yoğunlaşması, uçurum çizgisinin hareketinde gözlemlenebilir. Şirket medyası tarafından bütünüyle sessizliğe gömülen bu tektonik kayma ve yarılma, metropol toplumsallığı bölgesini (insanların tam anlamıyla insan olarak muamele gördüğü alanı) giderek daha fazla daraltma ve buna karşılık sömürge toplumsallığı bölgesini (insanların insanaltı, doğanın ise mülk edinmeye açık bir nesne olarak görüldüğü alanı) genişletme yönünde durmaksızın ilerlemektedir. Giderek daha fazla insan insanaltı olarak muamele görmekte; doğa ve dolayısıyla yaşamın bütünü giderek daha büyük bir yoğunlukla tahrip edilmektedir.

İnsanlığın özgürleşmesi ve uçurum çizgisinin ortadan kaldırılması adına günümüz tahakkümüne karşı verilen mücadele, her zamankinden daha fazla sömürgecilik karşıtı bir mücadeledir. Bugün sömürgecilik karşıtı mücadele kapitalizm karşıtı mücadeleyle iç içe geçmiştir; ancak bu mücadele, epistemik devrim bu arada gerçekleşmezse, bir zamanlar olduğu gibi yeniden sosyalizm karşıtı bir mücadeleye de dönüşebilir. Küresel Güney’in Epistemolojileri açısından bakıldığında, bugün yaşamın savunulmasına kimlerin karşı çıktığı sorusu, egemen eleştirel düşünceyi ve onu temsil ettiğini iddia eden siyasal güçleri—yani sol güçleri—istikrarsızlaştıran yanıtlar doğurmaktadır. Bunun nedeni, Avrupa-merkezci paradigma tarafından şekillendirilen bu güçlerin önemli bir bölümünün, insan olmayan yaşam pahasına insan yaşamını savunmayı sürdürmeleridir. Bu metnin anlamı çerçevesinde onlar kendi kendini yok edicidir. Bir bakıma sömürgecilik karşıtı mücadeleyi daha da zorlaştırmaktadırlar.

Sınıf mücadelesi, Marksizmin kavradığından her zaman daha geniş olmuştur. Nitekim modern çağda kapitalizm-sömürgecilik bileşkesine karşı verilen ilk mücadeleler sömürgecilik karşıtı mücadelelerdi; ancak bunlar modern dünya sisteminin çevresinde gerçekleştiği için bilinmez kaldılar ve şiddetle bastırıldılar. Her hâlükârda Avrupa-merkezci eleştirel düşünce tarafından yeterince değer görmemişlerdir. Buna rağmen, uçurum çizgisindeki son kaymalar dikkate alındığında, kapitalizm karşıtı mücadele ile sömürgecilik karşıtı mücadele arasındaki bağ bugün hiç olmadığı kadar önemlidir.

Sonuç

Yaşamın bütünüyle savunulması insanlığın özgürleşmesinin özü olarak kabul edildiğinde, sömürgecilik karşıtı olarak tanımlanan özgürleşme mücadelesi bugün kapitalizm karşıtı olarak tanımlanan mücadele kadar önemli, hatta belki de daha acildir. Kapitalizm karşıtı mücadele, sömürgecilik karşıtı mücadeleden ayrı kaldığı sürece çıkmaza mahkûmdur.

Sömürgecilik, liberal burjuvazinin 18. yüzyıldan itibaren benimsemeye başladığı evrensel ilkeleri açıkça ihlal ettiği için her zaman en şiddetli ve en sorunlu boyut olmuştur. 1804 Haiti Devrimi, bu tutarsızlığa karşı yükselen ilk haykırıştı. O andan itibaren, sömürgeciliğin kapitalizmin kurucu bir parçası olarak kalabilmesi için özünü önemli ölçüde değiştirmeden biçimini değiştirmek zorunda olduğu açık hâle geldi. Ardından bir buçuk yüzyıllık siyasal bağımsızlık süreci yaşandı; ancak bu kazanımlara rağmen sömürgeci mülk edinme ve şiddet, iç sömürgecilik, yeni sömürgecilik ve emperyalizm gibi başka biçimler altında varlığını sürdürdü.

Kapitalist birikimin günümüzdeki krizinin çeşitli görünümleri vardır ve bunların tümü sömürgeciliğin daha görünür hâle gelmesi yönünde birleşmektedir. Farklı kanallar aracılığıyla uçurum çizgisi, sömürge toplumsallığını genişletecek ve metropol toplumsallığını daraltacak yönde yer değiştirmektedir.

Bu bağlamda Spinoza’ya ve onun kulluk kavramına yeniden dönmek önemlidir. Spinoza, kulluğu, var olma ve eylemde bulunma yönündeki hayalî irade ve kapasitenin genişlemesi ile bu kapasitenin fiilî daralması arasındaki çelişki olarak görür. Yabancılaşma tam da burada ortaya çıkar ve Spinoza’ya göre bu, yalnızca bizi egemenliği altına alan dışsal gücü tanımamamızdan değil, aynı zamanda onu arzulamamızdan ve onunla özdeşleşmemizden de kaynaklanır. Sözde kendi hesabına çalışan (güvencesiz) emekçiler arasında özerklik kisvesi altında gerçekleşen kendi kendini köleleştirme, Spinozacı kulluğun bir örneğidir. Özerklik verilmesi, gerçek özerkliği mümkün kılacak koşulların çalınmasıyla el ele gitmektedir. Bu koşullar, Birleşmiş Milletler’in günümüzde insan güvenliği kavramında özetlediği koşullardır: korkudan ve yoksunluktan arınmış bir yaşam ile ekonomik güvenliği ve insani gelişmeyi güvence altına alan koşullar.

Eğlence endüstrisinin—hatta yüksek kültürün bazı ürünlerinin—bugün kölelik konusunu ele alış biçimi, bugünkü yaşamımız ile kölelerin yaşamı arasında keskin bir karşıtlık yaratmayı amaçlamaktadır. İlerleme kaydedildiğini inkâr etmiyorum; ancak bu karşıtlık büyük ölçüde optik bir yanılsama değil midir? Geçmişin kulluğu ile bugünün özgürlüğü arasındaki karşıtlık, içinde yaşadığımız döneme ilişkin rahatlatıcı bir yorum üretmek amacıyla abartılıyor olabilir.

(DEVAM EDECEK)

[1] Joseph Silk, The Next Giant Leap for Humanity. Princeton: Princeton University Press, 2022, s. 178.

[2] Boaventura de Sousa Santos, Toward a New Common Sense. New York: Routledge, 1995.

[3] Marilena Chaui, The Veins of the Real: Immanence and Freedom in Spinoza. São Paulo: Companhia das Letras, 1999.

[4] https://ctxt.es/es/20260201/Politica/52168/prospera-zede-honduras-peter-thiel-neocolonialismo.htm

Kaynak: https://znetwork.org/znetarticle/where-is-everyone-freeing-nature-and-the-subhumans/