Hem Kesin Bilgiye Hem Şansa İnanan Modernler

“Kesinlik arayışı”, modernliğin alâmetifarikası… kesinlik arayışının ilk sonucu Galileo, Descartes, en çok da Spinoza ve Bacon tarafından yön verilen maddeci bilimsel devrim… Böylece âlem, matematik yasalara göre işleyen mekanik bir sisteme dönüşüyor. Organik, canlı, demetimi büyük ölçüde insanın elinde olmayan, hiyerarşik ve manevi bir âlem anlayışı giderek kaybolmaya yüz tutuyor. Mekanik ve yasalara göre işleyen tabiatın, parçalarının nasıl düzenlendiğine ve hareket ettiğine bakılarak açıklanabileceği düşünülüyor. Tabiatın dilini okuyarak kesin bir matematik formülasyonu geliştirdiğini söyleyen Galileo’nun öldüğü yıl, Newton doğuyor. Sadece modern bilimden değil tüm bilgiden kesinlik beklenmeye başlıyor, her olgunun açıklanabilir maddi bir nedeni olduğuna inanılıyor. Tabiatta, hayatta ve dilde belirsizliğe, müphemliğe, olumsallığa tahammül edilemiyor.

Cenevre Protestan Devleti

Batı dünyasındaki kesinlik arayışı ve fanatik kesin inançlılıkla ilgili literatürün en önemli uğrak noktalarından birisi Viktorya dönemi ise diğeri Kalvinci din anlayışının bir devlet yönetme biçimine dönüştüğü Cenevre Hıristiyan-Protestan Devleti. İkisi de fanatizm ile karakterize zira nerede kesin doğru varsa orada onu uygulamak için bir dayatma da ortaya çıkıyor.

Viktorya dönemi ve o dönemin mutedillikten uzaklaşan, başka düşüncelere hayat hakkı tanımayan katı ahlakçılık ve iradecilik adı altında fanatik bakışını herkese dayatan yaklaşımı, kesinlik arayışının ilk neticesiydi (Bu dayatmacı dönemin daha sonra nasıl insanı hiçe sayan, boşvermeciliğe ve anlamsızlığa giden yolun taşlarını döşediğini Hayatın Anlamı Var Mı? kitabımızda uzun uzun inceledik.) Kesinlik arayışının siyasi ve toplumsal ilk tezahürü olarak gördüğümüz Cenevre Hıristiyan Devleti’nden de kısaca bahsedelim.

“Cenevre” adı da “Protestanlık” da ilk anda insan hakları ve gelişme namına müspet çağrışımlara yol açıyorsa da gerçekte durum tam tersi… “Katolik Tiranlığından Protestan Teokrasisine: John Calvin ve Cenevre Modeli” (http://isamveri.org/pdfdrg/D01949/2005_22/2005_22_BIYIKM.pdf ) yazısında Mustafa Bıyıklı, Protestan teokrasisini şöyle değerlendiriyor:

“On altıncı asrın başında Avrupa’da iki ayrı reform merkezi ortaya çıkmış tır. Bunlardan birincisi Zwingli öncülüğündeki İsviçre’nin Zürih kenti ve diğeri de Luther liderliğinde gelişen Almanya’nın Wittenberg şehri. Avrupa’da ilk reform seslerini çıkaran ve kısa sürede birer reform merkezi haline dönüşen iki şehrin reform öğretisi, onların sosyo-politik yapısı ve liderlerinin duruş ve tutumu çerçevesinde iki farklı hareketi ortaya çıkarmıştır. Bir tarafta yaşadığı öznel tecrübeyi hayatı boyunca unutamayarak duygusallığı ön plana çıkaran, kiliseyi Alman ulusu ve siyasetinin amaçları için bir araç haline getiren Luther ve reformu; öte yandan mantık ve hukuku öne çıkaran ve Luther’den çok daha muhafazakar çizgide gelişen bir reform hareketine yol açan Zwingli ve reformu. Sağlığında Luther’e göre daha hızlı ve büyük reform başarılarına imza atan Zwingli’nin davası uğruna Katoliklerle girdiği savaşta genç yaşta öldürülmesi, Zürih reformunu öksüz bırakmış, reformun merkezi Zürih’ten Wittenberg’e değil de Zürih reformu çizgisinde gelişen Cenevre’ye kaymaya başlamıştır…

……….

Kilise ve Devlet’i birbirine yaklaştıran Calvin, ikisinin de Tanrı kaynaklı ayrı kurumlar olduğu ve bunlardan birinin maddi, diğerinin ise manevi aleme yöneldiği görüşündedir. Maddi aleme ilişkin olan ve yetkinliği Tanrı’dan gelen seküler iktidarlar toplumsal refahı sağlamakla yükümlüdürler. Kilise’nin görevi, insanların manevi anlamda gelişmelerine katkı sağlamaktır. Ortak amaca karşın görevleri ayrı olan iki kurumdan biri, diğerinin alanına hükmedemez. Kilise görevlilerinin devlet işinde söz hakkı olmadığı gibi, devlet görevlileri de Kilise konusunda görüş bildiremezler. Kilise ancak Devlet’e tavsiye niteliğinde görüş sunabilir. Bununla birlikte Tanrı’ya dayanmaları nedeniyle ikisi arasında yakın ilişki vardır. Her iki kurum, birbirinin huzur ve refahı için elinden geleni yapmakla yükümlüdür. Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileri olan yöneticiler, siyasi işleri yanında Tanrı’ya ibadeti vurgulamakla, dinsel objelere saygısızlık edenleri ve kilisenin huzurunu bozanları cezalandırmak, batıl inançlan kaldırmak, putperestliğe son vermek, Mesih krallığını ilerletmek ve saf Hıristiyan doktrini devam ettirmekle mükelleftirler…

Calvin’in rejiminde politik ve dinsel özgürlüğün olmadığını, onun öngördüğü rejimde bireylerin kurulu düzene tam bir uyumunu öngören otokrat bir devlet anlayışı bulunduğunu söylemek mümkündür. Sivil iktidara itaat, Calvin düşüncesinde egemen politik temadır. Ona göre Kutsal Kitap, açık biçimde idarecilerin güçlerini Tanrı’dan aldığını ifade eder. Onların zalimliği de bizim doğru yola gelmemiz içindir. Bu da, sonraki dönemlerde Avrupa’da Hitler gibi faşist otoriter iktidarların ortaya çıkışına teorik destek sağlamıştır…

Seküler otoritenin dinsel görevlerle donatılması Calvin’in öğretisiyle uyuşmaktadır. Zira Calvin, yöneticileri Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileri ve yargıçları olarak görmüş; arılan yüce adaleti uygulama konusunda sorumlu tutmuştur. Luther gibi o da, kötü de olsa idarecilerin Tanrı tarafından görevlendirildiği ve onlara mutlak anlamda itaat edilmesi gerektiği kanısındadır. Her ikisi de Tanrı’yı inkar etmeleri halinde seküler idareye karşı pasif itaatsizliğe izirl vermiştir. Bu çerçevede Calvin, seküler idarecilere isyan edeni Tanrı’ya isyan olarak kabul etmiş ve bunu yapanları anarşi çıkardıkları gerekçesiyle sorgula(t)rnıştır….

Calvin, otokratik nitelikli teokratik söylemleriyle muhaliflerini susturmada . bazen öyle katı davranmıştır ki, sertlikte Roma papasını aratmayarak ‘Cenevre’nin Tiranı’ şehir de ‘Protestan Dünyanın Roması’ lakabını almıştır. Calvin’in Kilise ile Devlet’i birbirine yaklaştırması, özgürlükleri kısıtlaması ve katı yetkeciliği konusunda pek çok örnek vardır.”

Bilinenin ve sanılanın aksine kesinlik arayışı ile fanatizm ve despotizm arasında çok sıkı bir bağ bulunduğunu Cenevre Hristiyan Devleti nezdinde gösterdikten sonra, kesinlik arayışının nedenlerine dönebiliriz.

Otuz Yıl Savaşları

Zihin tarihinde modernlikle ortaya çıkan bir durum olarak görülen kesinlik arayışının kaynağı hakkındaki fikirler, en çok 30 Yıl Savaşlarında somutlaşan politik, sosyal ve teolojik kaosu işaret ediyor. Mezhep kavgalarından, yıkım ve kargaşadan yorulan Batı’da güven ve istikrar ihtiyacı, kesinlik arayışını doğurdu deniyor. “Bilimsel devrim, bundan sonra gündeme geldi; yeni zihniyeti ve yaşama tarzını yani modernliği şekillendirdi” diye düşünülüyor…

Tabiatın dilini okuyarak kesin bir matematik formülasyonu geliştirdiğini söyleyen Galileo’nun öldüğü yıl, Newton doğuyor. Mekanik ve yasalara göre işleyen tabiatın, parçalarının nasıl düzenlendiğine ve hareket ettiğine bakılarak açıklanabileceğine inanılıyor. Organik, canlı, hiyerarşik ve ruhani bir evren anlayışının yerini matematik yasalara göre işleyen mekanik bir sistem, makine olarak evren anlayışı alıyor; hayat sekülerleşiyor. Sadece modern bilimden değil, tüm bilgiden ‘kesinlik’ bekleniyor. Tabiatta, hayatta ve dilde belirsizliğe artık tahammül edilemiyor. Belirsizlik, eski karanlık günleri çağrıştırıyor.

Gökhan Yavuz Demir’in kitabı Sosyal bir Fenomen Olarak Dilin Belirsizliği de modern düşüncenin ve bilimin ortaya çıkış nedenleri arasında Otuz Yıl Savaşlarının ortaya çıkardığı kaos ve kargaşaya işaret ediyor. Modern düşüncenin ve bilimin, Otuz Yıl Savaşlarının enkazı üzerine ortaya çıktığı; bunda kaosun belirsizliğini kesinlik arayışına çevirme motivasyonunun büyük rol aldığı vurgulanıyor. 30 Yıl Savaşlarının sonuçları değerlendirilirken 17. yüzyılda Avrupa’yı kasıp kavuran mezhep savaşlarının bitişini ve Vestfalya Anlaşmalarını, dine karşı sekülarizmin ve modern zihindeki ve bilimdeki kesinlik arayışının ortaya çıkışıyla irtibatlandıran görüş, akademide adeta genel bir kabul görmüş durumda…

Bu savaşların sonucunda Avrupa’da da çeşitli Hıristiyan grupların yıllarca birbirini öldürdüklerini ama nihayetinde birlikte yaşamak zorunda olduklarını idrak ettikleri, yine aynı şekilde inancın belirsizlikten kesinliğe doğru yöneldiği söyleniyor. Bu tespitler, bana da hayli ikna edici geliyor.

Belki nedenleri üzerine tartışma sürdürülebilir mesela alem, dünya ve insan merkezli olmaktan çıkarken yeni bir merkez, bir referans noktası olarak “akıl” ve ölçülebilirlik öne çıktı denebilir. Uçsuz bucaksız kosmosa zihnen bir çekidüzen vermek ve onu kontrol etme arzusundan bahsedilebilir. Ancak nedeni ne olursa olsun modernliğin alâmetifârikalarından birinin “kesinlik arayışı” olduğu bellidir. Öyle ki Aydınlanma düşünürlerinden Condorcet, kesinliğiyle her türlü yanılgıyı ortadan kaldıracak ‘langue universelle’ dediği evrensel bir dilin bile hayalini kuruyordu. Bu lisan, “…insan zihninin kavradığı bütün nesnelere bir sıkılık ve kesinlik getirmeyi sağlayacak, bu da hakikatin idrakini kolaylaştırıp yanılgıyı neredeyse imkânsızlaştıracaktı. O zaman her bilimin gidişatı, matematiği temayüz ettiren o kesinliği kazanacak, bu sistem içinde kurulacak cümleler, en az geometri kadar şüphe götürmez olacaklardı.” (Condorcet’ten aktaran Thomas Bauer, Müphemlik Kültürü ve İslam)

Kesinlik arayışı ve modern hurafeler

Şüphesiz modernlik, doğa bilimlerinde ve teknolojide hâlâ kesinlik idealine sıkı sıkıya bağlı ve bunun toplumsal alanda ciddi yansımaları görülüyor ama hayatın akışı ve insan zihninin dalgalı yapısı karşısında mutlak kesinlik idealinin yüzde yüz bir biçimde gerçekleştirilemeyeceği de açık. (Geçen yazımızda kesinlik idealinin nasıl ihtimaller emperyalizmine evrildiğini anlatmaya çalışmıştım.) Ama ortada mutlak kesinlikte bir bilgi varsa onun bilim tarafından üretileceği ve teknoloji sayesinde hayata geçirileceği inancı giderek toplumda kök salmaya başlıyor. Bu arada modern projedeki kesinlik, her şeyi bilme ve kontrol etme arzu ve ihtirasının karşısına bastırılmaya çalışılan din ve kader inancı, ‘şans, kader, kısmet, talih’ anlayışı, çok farklı kılıklarda olsa da tekrar geri çıkıp geliyor. (“Zaten hiç tamamen kaybolmamış, sadece biraz geri çekilmişti” denilebilir.)

Bu birbirini karşılıklı olarak sürekli etkileyip duran süreçlerin sonucunda kesinlik arayışı ve pozitivizm doğa bilimlerinde yerleşirken ve sürekli ilerleyen teknoloji kendisine halk kitleleri nezdinde büyüleyici bir etki yaparken, 1980’lerden sonra beşerî bilimlerde ve felsefede yerini çok-anlamlılığa, çok-kültürcülüğe yani post-modernliğe bıraktı, büyü de dahil olmak üzere her türlü bilgi ve uygulamaya meşruiyet tanındı. “Eski inanışlar” kılığında birçok yeni modern hurafe, dünyanın her yerinde pıtırak gibi çoğaldı.

Her ne kadar hala beşerî bilimlerde ve felsefede modernliğin kesinlik arayışı iddiasından vazgeçildiğine dair bir görünüm varsa da biz bunun yalnızca görünüşte olduğu, kesinlik arayışının ihtimaller emperyalizmine dönüşerek devam ettiği kanaatindeyiz. Bu süreç hala sürüyor ve son zamanlarda “insan sonrası” (post-human) görüşlerle ve yapay zeka tartışmalarıyla birlikte tekrar kesinlik arayışının, sayılabilirlik ve ölçülebilirliğin  öne çıktığı bir yöne doğru evriliyor.  Yaşadığımız dünyayı bilişim teknolojilerindeki gelişmeler belirliyor, başta biyoteknoloji ve genetik olmak üzere diğer alanlardaki teknolojik ilerlemelerin temelini de onlar oluşturuyor. Geleceğimizi bilişim teknolojilerinde çalışan mühendislerin, süreci yöneten firmaların ellerine bırakmış durumdayız. Akademideki post-modern dalga, kendisini felsefî ve beşerî bilimler alanıyla sınırlandırmış ve daha çok siyaset ve toplum mühendislerinin zaman zaman kullandıkları bir aparat durumunda.

Bunlarla paralel ilerleyen bir başka süreç de her türlü insan ihtiyacını ve meylini piyasaya sürme kabiliyetine sahip olan kapitalizmin, spor ve sanat adı altında ‘oyun’u devasa bir sektör hâline getirmesi… Adeta bastırıllmış olan olumsallığın öcünü almak istercesine şans oyunları ve kumar yaygınlaşıyor. Tüketim toplumu biçimini almış kapitalizm koşullarında, bir yandan insan itibar kaybediyor, bir sayıya indirgeniyor, robotlarla eşitleniyorken, bir yandan da şans oyunları sektörleşiyor, bilişim teknolojilerindeki muazzam imkânlar sayesinde kumar sadece kumara hasredilmiş ‘kumarhane’ denilen mekânlara sıkışmaktan çıkarılıyor; evlerimize, iş yerlerimize, akıllı aygıt olan her yere, elimizin altına kadar getiriyor. Şans, hayatımızdaki yerini her geçen gün daha güçlü bir biçimde alıyor.