Düşünce tarihi, varlığın gizemini araştırma ve “Ben kimim?, Neden buradayım?, Yaşadıklarımın bir anlamı var mı? Öldükten sonra ne olacak?” gibi sorulara cevap arama, yani olup bitenlere bir anlam bulma çabasından ibarettir. İnsanın kendini sorgulamasında özne ve nesne yine kendisi olduğu için söz konusu araştırma herhangi bir nesnenin incelenmesinden yapı itibari ile farklı ve çok daha zorludur. İnsan, günlük yaşantısında karşılaştığı olaylar arasında bir tutarlılık olmasını bekler, anlamsızlık ve belirsizlikten rahatsız olur. Sıradan olaylarda bile bir bütünlük ve anlam arayan insanın kendi varlığı hakkında düşünmemesi, bir bütünlük ve anlam arayışında olmaması düşünülemez. İnsan zihni, olayları sebep-sonuç ilişkisi içinde bütünlük ve tutarlılık kapsamında algılamak istediğinden varoluşun anlamı problemini yok sayması mümkün değildir. İnsan, anlam arayışına tatmin edici cevaplar bulabildiği derecede huzurlu olabilir, aksi takdirde varlığa yabancılaşma, kaygı ve depresyon gibi bir takım sorunlarla karşılaşması kaçınılmazdır. Anlam arayışı sadece insana mahsus bir içeriği sahiptir, dolayısıyla insanı insan yapan şey bu arayıştır.
Çağdaş insan teknolojinin, bilimin ve modern hayatın sunduğu yüksek hayat standartlarına rağmen varoluş ve anlam sorununu aşaması durumunda bir savrulma yaşamakta ya da psikolojik bazı sorunlarla uğraşmak zorunda kalmaktadır. Fenomenler dünyasında olup bitenler kişinin inanç ve değerler kümesi ile uygunluk göstermezse varoluşsal bir boşluğa düşmek beklenen bir sonuç olacaktır. Çoğu insan, bu boşluktan kurtulmak için kendini iş, sanat, spor vs gibi aktivitelerle meşgul ederek tatmin olmaya çalışmaktadır. Aslında, anlamı oluşturma bağlamında yanlış olan bu yönelimler; kaygı ve heveslerin kişinin iç dünyasında yol açtığı karmaşa ve çözümsüzlüğü bastırmanın ve refleksiyondan kaçmanın bir sonucudur.
Bu noktada ölüm ve anlam bulma ilişkisi üzerinde düşünmek uygun olacaktır. Pek çok insan ölümcül bir kaza veya hastalıktan kurtulduğunda, travmatik bir durumu atlattığında ya da çok yakını olan birilerinin ölümü durumunda hayatın anlamı hakkında kendini sorgulamaya başlar, hatta hayat tarzını değiştirme kararı alabilir. Ölümü gözardı ederek yaşayan kişiler herhangi bir anlam arayışına girmeksizin gününü gün ederek dünyanın tadını çıkarma hesabıyla hareket edebilirler, ancak bu bir kaçıştır ve nihayet bir noktada sorgulama yapma mecburiyeti doğacaktır. Socrates’in iradesiyle “sorgulanmamış bir hayat yaşamaya değmeyeceği” için varoluş ve anlam üzerinde düşünmemek sürdürülebilir değildir.
Her ne kadar modern hayat tarzı ve özellikle sosyal medya, insanları ölümü hatırlatacak şeylerden uzak tutmaya ve dünyaya motive etmeye çalışsa da çeşitli vesilelerle ölüm gerçeği karşımıza çıkar. İnsanın varoluş serüveni deniz yüzeyindeki kabarcıklar gibi çok kısa bir süre görünüp sonra yok olacak mahiyette olamaz, her insan fıtraten kalıcı ve Baki olanı arzu eder.
Analitik bir inceleme yapabilme açısından öncelikle “hayatın anlamı“ ifadesinden ne anlaşılması gerektiği belirlenmelidir. Burada anlam kavramıyla hayatın yaşamaya değer bir nitelik taşıyıp taşımadığı, insanın kendisinden beklenen şeyleri yerine getirip getirmediği, hangi yüce amaçlar doğrultusunda hareket ettiği gibi sorulara verilecek makul ve tatmini edici cevaplar kastedilmektedir. Benzer şekilde anlam, hayatın bir bütün olarak tutarlı ve bütünlük içeren bir yapıda olmasını sağlayacak niteliğe sahip olmalıdır.
Söz konusu problem ele alınırken çoğu zaman anlam ve amaç kavramları karıştırılmakta ve birbirinin yerine kullanılmaktadır. Bu kavramlar tamamen ayrık olmamakla beraber aynı anlamda kullanılması sorunun derinliğini bozmakta ve içeriğin anlaşılmasını engellemektedir. Örneğin kişi, ünlü bir şarkıcı, sporcu ya da doktor olmayı amaçlıyor olabilir ancak, hayatın anlamının bunlardan birinin olduğunu söylemek esas problemin farkına varılamadığına işaret eder. Sözcü edilen amaçlar varoluşun anlamı olmaktan ziyade belirli bir hayat anlayışının ve anlam çerçevesinin içini doldurmak bağlamında bir değer taşır. Örneğin, inançlı bir kişi Allah’ın merhametli olma özelliğinin kendisinde tecelli ettiğini hissederek zamanını ve maddi imkanlarını ihtiyaç sahiplerine yardım etmeye adayabilir. Böyle bir durumda, sözü edilen kişi açısından anlam ve amaç bağlamında bir bütünlük ve tutarlılık sağlanmış olacaktır. Benzer bir çaba içinde olan bir ateistin de bu bütünlüğü ve tutarlığı sağlayacak düşünce zeminine sahip olması gerekir.
Anlam arayışında sorgulanacak şeyler listesinin ilk sıralarına “şu dünyada ben olmasam ne fark eder?” sorusu ve alnımıza silah dayayıp “seni öldürmemem için makul bir sebep söyle!” diye soran birine verilecek cevap yerleştirilebilir.
Çeşitli Açılardan Anlam Arayışı
Sağlam bir dini inanca sahip olmayan kişiler açısından bakıldığında seküler bağlamda bir anlam üretme zorunluluğu doğmaktadır. Dinlerde olduğu gibi kurumsal ve sistematik bir yapı söz konusu olmadığı için anlam bulma çabasının bireysel seviyede yürütülmesi gerekmektedir. Bu durumda anlamın madde ve tabiattan harekete edilerek türetilmesinden başka çare kalmamaktadır. Ancak, madde ve tabiatın insana doğrudan bir anlam ve amaç verme biçiminde bir hedefi yoktur, böyle düşünmek maddeye bilinç yüklemek gibi batıl bir inancı içerir. Elinde başka bir referansı ve dayanak noktası olmayan kişi için anlam bulma işlemi ya tamamen boş bir çabaya ya da kişisel belirlenime kalmaktadır.
Böyle olduğu zaman anlam bulma süreci keyfi ve sınırları belirli olmayan bir işleme dönüşmektedir. Daha ziyade kısa erişimli, sistematik olmayan ve büyük resmi görmeyi amaçlamayan anlam arayışları söz konusu olmaktadır. Bu durumda kişi, probleme çok daha yüzeysel ve basit seviyede bakmak durumunda kalarak büyük resmin neresinde olduğu sorusuna cevap aramaktan uzak kalmaktadır.
Yukarıdan belirtilen argümanı desteklemek amacıyla bir yaratıcının varlığını devre dışı bırakarak anlam oluşturmaya çalışan birkaç filozofun görüşüne aşağıda değinilmiştir:
Nietzsche açısından hayatın amacı üst insana (Übermensch) ulaşmaktır. Nietzsche, insanların bağlı oldukları değer yargılarının aklen bir dayanağı olmadığını, bunların eski Yahudi, Hristiyan ve Yunan mitlerinden ibaret olduğunu söyleyerek Hazreti İsa ve Sokrates gibi ahlaki görüşleri benimseyen kişileri, güçsüzleri korudukları için eleştirir. Üst insanın özellikleri ise şöyle sıralanır; üst insanın kutsalı olmamalıdır, her zaman eleştirel ve sorgulayıcı olmalıdır, tanrı veya ruh gibi hayatı aşan hiçbir şeye güvenmeden varlığını sürdürmelidir, toplumda hüküm süren yerleşmiş değerleri yok etmelidir (anarşizm), ahlaki değerlerin içini kendisi doldurmalıdır. Kısaca belirtilen bu bakış açısının ve “Tanrının öldüğünü” ileri süren bir düşünce yapısının ne tür bir anlam dünyası oluşturabileceği açıkça görülmektedir.
Schopenhauer, insanın doğasında bir türlü tatmin olmayan arzuların olduğunu ve bu arzuların sonunun gelmemesinin kişinin acı çekmesine yol açtığını ileri sürer. İnsan servet, şöhret, makam sahibi olmayı ister ve bunların peşinden koşarak tatmin olmaya çalışır ancak, geldiği son noktada kendisini bir boşluk içinde bulur. Sürekli peşinden koştuğu şey aslında tam olarak aradığı şey değildir ve onu tatmin etmez. İnsan ne kadar çok şey isterse sonuçta o kadar büyük bir boşluğa düşer ve o derece fazla acı çeker. Eğer kendisini bu durumdan kurtarabilirse, yani negatif ve karamsar durumdan çıkarak pozitif duruma geçebilirse bilgelik yolunda ilerleyebilir. Görüleceği üzere Schopenhauer, insanın duygu dünyasının arzu ve tatminsizlik arasında bir sarkaç gibi gidip geldiğini ileri sürmektedir. Fakat neticede söz konusu olan anlam boşluğunun nasıl doldurulacağı konusunda herhangi bir çözüm ortaya koyamamıştır.
Ateist varoluşçular ise anlamın tanrı tarafından verilmediğini ve bunu her bireyin kendisinin bulması gerektiğini ileri sürerler. Önceden belirlenmiş bir öz ve gerçekliğin, dolayısıyla da bir anlamın olmadığı görüşünü savunurlar. Varoluşçulardan A. Camus,”hayatın anlamsız ama yine de yaşamaya değer” olduğu düşüncesindedir. Camus, bu yaklaşımını ifade etmek için mitolojik bir hikayeye gönderme yapmıştır. Kral Sisifos, tanrıları kızdırdığı için Zeus tarafından yuvarlak ve büyük bir kayayı yüksek bir tepeye çıkartma cezasına çarptırılmıştır. Sisifos, tepeye yaklaştığında her defasında kayanın ağırlığına mağlup olmakta ve kaya aşağı yuvarlanmakta, dolayısıyla söz konusu süreç hiç sona ermeyecek biçimde tekrar etmektedir. Camus açısından insanın durumu tam olarak böylesine çaresiz ve anlamsız görünmektedir. İnsanın içinde bulunduğu bu durumu “absürt” olarak tanımlayan Camus, hayatın anlamı bağlamında saçma oluştan başka bir teklifte bulunamamıştır.
Ateistlerin bir kısmı anlam sorununu dünyaya değer katmak ve temelini Stoacı yaşam anlayışından alan erdemli yaşama kavramlarıyla açıklamaya çalışırlar. Bu anlayışa göre insanlara, hayvanlara ve çevreye saygılı olmak, belirli ahlak ilkelerine uygun olarak hareket etmek ve üretken olmak gibi çabalar hayatın anlamını oluşturmaktadır. Psikolojik bozukluğu olmayan inançlı veya inançsız her insanın fıtrat gereği erdemli, iyilik dolu, adaleti gözeten ve ahlaka uygun bir hayat yaşamayı istemesi zaten beklenen bir şeydir. Bu bağlamda değerlendirme yapılırsa, teistik ve ateistik yaşam tarzlarının aynı ortak paydada birleştiği gibi bir izlenim oluşabilir. Ancak biraz uzaktan manzaranın tümüne bakıldığında aradaki farkın çok büyük olduğu kolayca görülebilir. Teistik düşünce, kişinin kendisi dışında yüce bir referansı temel alarak bir anlam bütünlüğü oluşturmakta ve bunun bir neticesi olarak yukarıda belirtilen hayat tarzını benimsemektedir. Diğer taraftan ateistik düşüncenin referansı yine kişinin kendisidir, yani yapısal olarak döngüsel bir içeriğe sahiptir. Ateistik yaklaşımda, anlam inşa edilirken temelde kaynak olarak kişi kendini esas almaktadır. Böyle bakılınca, anlam kalıcı bir nitelik taşıma özelliğini kaybetmektedir, yani ateist öldüğünde şöyle iyi veya böyle kötü bir hayat yaşamış olmasının kendisi açısından hiçbir anlamı kalmamış olacaktır. Öldükten sonra yeni bir hayatın ve dolayısıyla dünyada yaşanılan şeylerin değerlendirmesini yapabilecek bir bilincin söz konusu olmadığı bir durumda dünya hayatında iyi veya kötü olmanın hiç bir anlamı olmayacaktır. Bu anlamsızlığın sadece ateistin kendisi için değil, tüm insanlar ve tüm zamanlar için geçerli olduğu düşünülürse felsefi açıdan büyük bir boşluğun oluşacağı çok açıktır.
Eski Yunan düşüncesine göre evren, sonsuz ve ölümsüz iken insan, ölümlü ve sonlu bir varlıktır. Dolayısıyla geliştirilen felsefi düşünceler insanın bir şekilde dünyaya gelip sonra yok olup gideceği temeline dayalı olmuştur. Hâlbuki evrenin sonlu, insanın ise ahiret hayatı itibari ile ebedi bir varlığa sahip olacağı düşüncesi, beraberinde kalıcı bir anlam oluşturulmasını sağlamıştır. İnsanın nihai bağlamda ölümsüz olduğu göz önüne alınırsa, hayatı boyunca geçici değil kalıcı niteliğe sahip şeylere yönelmesi doğal bir beklentiye dönüşmektedir.
Ateist, hayatı ve varlığı sadece bu dünya ile sınırladığı için hayata yükleyeceği anlam da dünya ile sınırlı kalacaktır. Kendisine ebedi hayat vaad edilen insanın dünya ile sınırlı bir anlam çerçevesine sıkıştırılmasının psikolojik bir boşluğa ve bulantıya yol açması beklenen bir sonuçtur.
Son olarak, ateistik düşüncenin “Öldüğümde her şeyi anlamını kaybedecek olmakla beraber yaşadığım süre içinde iyi şeyler yapmış olmanın ve dolayısıyla iyi ki varım! diyebilmenin bir değeri ve anlamı vardır” argümanı değerlendirilebilir. Söz konusu argüman kendi içinde taşıdığı subjektiflik sebebiyle problemlidir, çünkü herkes şu veya bu sebebe istinaden “ iyi ki varım” diyebilir. Ancak bu söz her zaman bir değer veya pozitif bir anlam taşımak zorunda değildir. İnsanlığa zarar vermiş Hitler gibi pek çok kişi hiç çekinmeden “ iyi ki varım” sözünü sarf edebilir.
İslam Açısından Hayatın Ve Varoluşun Anlamı
Hayatın ve varoluşun kısa ve uzun vadeli hedeflerinden söz edilebilir. Birbirinden bağımsız olmamakla beraber kısa vadeli hedefler dünya hayatını ilgilendiren günlük meselelerle ilişkili iken uzun vadeli amaçlar daha derin ve metafizik içeriklidir.
Burada öncelikle evrenin ve insanın bir tanrı tarafından yaratıldığına kesin olarak inanan bir kişiyle, Tanrı’ya inanmayan ve kendini bir şekilde yeryüzünde bulduğunu düşünen birinin hayatın anlamı ve varoluşun gizemine yönelik açıklamalarının birbirinden son derece farklı olacağını belirtmek gerekiyor. Bilindiği üzere, “alem” kelimesi hem evren hem de işaret anlamı taşımaktadır, dolayısıyla varlık alemine bakan mümin bir kişi temelini Allah inancından alan bir anlam dünyası oluşturur. İnançlı kişi, Tanrı’nın absürt ve hikmete aykırı şeyler yapmayacağını, dünya hayatı ve varoluşla ilgili gizemi çözecek hakikati işaret eden bazı bilgilerin verileceğinin farkındadır. Hayatı ve ölümü yaratan Allah mutlaka varoluşun anlamına yönelik bildirimde bulunacaktır. Böylece inançlı kişi insan-insan, insan-tabiat ve insan-Allah ilişkileri net bir şekilde belirlenmiş olacak ve dolayısıyla varoluşsal boşluğun oluşturduğu huzursuzluk giderilerek emin ve mutmain bir hayatın sürdürülmesi mümkün olacaktır.
Genel olarak dünya hayatının üç yönünden bahsetmek mümkündür. Birincisi; varlık alemi Allah’ın isim, sıfat ve fiillerinin birer tecellisidir ve dolayısıyla her şey bu bakış açısıyla anlam kazanır. Tesadüfe ve saçmalığa yer yoktur, her şey bir intizam ve hikmete bina edilerek gerçekleşmektedir. Böylece kişi söz konusu düzen içinde kendi yerini ve yapması gerekenleri bilerek anlamlı bir hayat sürdürebilir.
İkincisi; bir hadiste belirtildiği üzere “dünya hayatı ahiretin tarlasıdır”, yani dünya hayatı boyunca yapılan tüm tercihlerin ve fiillerin meyveleri ahirette toplanacaktır. Bunun farkında olan kişi her fiilinin hayırlı, hak ve adalete uygun olması için çaba göstermeye çalışacaktır. Dolayısıyla durumu böyle algılayan birinin önünde doğal olarak bir anlam dünyası açılacak ve her şey yerine oturmuş olacaktır.
Üçüncüsü; hayatı, varoluşu ve varlığı değerli kılan şey maddenin kendisi değil, onları yaratan Allah’tır. Müzedeki bir tabloyu paha biçilmez yapan, üzerindeki Picasso veya Van Gogh imzasıdır, aynı resmin bire bir kopyası yapılsa değeri neredeyse sıfıra iner. Bir eserin kıymeti sanatkarına olan nisbetiyle ve bağlantısıyla ilişkilidir. Bir kâğıt parçasının üzerine bol sıfırlı bir sayı yazılsa piyasada para değeri taşımaz, fakat aynı işlemi devlet yapsa üzerindeki sayı kadar değer taşır. Burada değeri oluşturan şey kâğıt parçası değil, devletin para üzerindeki imzasıdır. O parayı kullanan herkes söz konusu kâğıt parçasının arkasında devletin var olduğunu bilir ve ona göre işlem yapar. Benzer şekilde, varlığı ve hayatı değerli yapan şeyin arka planında duran ve her şeyin üzerinde imzası bulunan Allah olduğunu idrak kişi için geniş bir anlam dünyası ve derin bir kavrayış söz konusudur.
Belirtilen düşünceler doğrultusunda bazı ayetler kaynak gösterilerek varoluş ve anlam sorununa ilişkin birkaç yaklaşım aşağıda verilmiştir.
- * Allah, hanginizin daha güzel işler yapacağını açığa çıkarmak için hayatı ve ölümü yarattı ( Mülk süresi-2). Ayetten açıkça anlaşılmaktadır ki, varoluşun en önemli sebeplerinden biri güzel davranışlarda bulunmak ve hayırlı işlerde yarış içinde olmaktır. Dünya hayatının bir imtihan süreci olduğunun bilincinde olan insan hiçbir olay karşısında kendisini kaybetmez, şımarmaz, istikametini bozmaz ve sürekli hayırlı fiillerde bulunarak hayatını anlamlı hale getirir. Böylece hiçbir zaman varoluşsal bir boşluğa ve ümitsizliğe düşmez.
- * İnsanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım (Zariyat 56). Ayette yaratılışın bir başka sebebi olarak Allah’a kulluk etmek gösterilmektedir. Hiçbir insan, kendisini yoktan var eden ve sayısız nimetler veren Allah’a karşı varoluşunun karşılığını ödeyemez. Bu durumun farkında olan kişide yüksek bir şükran ve allah’a teslimiyet duygusu oluşur. Allah’a ibadet, kişinin kendi gelişimini sağlamak bağlamında önemlidir, kişinin ibadet edip etmemesinin Allah’a bir faydası veya zararından söz edilemez. Bir hastanın hekime başvurduğudunda verilen ilaçların hekime değil kendisine faydası vardır. Dolayısıyla “hekim niçin benden bu ilaçları kullanmamı istiyor, ona ne faydası var ki?” diye sormanın anlamı yoktur. Diğer taraftan ayette, varoluşsal açıdan Allah’ın dışında hiçbir varlığa mutlak anlamda boyun eğmemek gerektiği ve mutlak itaatin ancak Allah’a olduğunun altı çizilmektedir. Bu bakış açısını edinen kişi, hayatını doğru ve anlamlı bir şekilde yönlendirme yeteneği kazanır. Allah’a ibadet edebilmek ve mutlak otorite olarak kabul edebilmek için O`nu doğru bir şekilde tanımak şarttır. O yüzden birçok ayette Allah’ı tanımak için tabiata başvurulması ve yaratılanlar üzerinde düşünülmesi istenmektedir. Dolayısıyla Allah’ı tanımak amacıyla tabiatı incelemenin ve bilimsel araştırma yapmanın hayatı anlamlı kılan unsurlar arasında olduğu söylenebilir.
- * “Ey Davut, biz seni yeryüzünde halife olarak yarattık. İnsanlar arasında hak ve adalet ile hükmet. Nefsinin arzu ve heveslerine uyma (Sad 26). Bu ayet ise, yaratılışın ve dolayısıyla hayatı anlamlı kılmanın bir sebebi olarak her zaman hakikatin peşinde olunması ve adaletin tesis edilmesi gösterilmektedir. Hayatını hakikate taraftar olarak ve adaletin gerçekleşmesi için çaba göstererek geçiren bir kişinin anlamlı bir ömür geçirdiği rahatlıkla söylenebilir.
- * “ İyi bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyundan, bir eğlenceden, bir süs ve gösterişten, aranızda bir övünmeden, mal ve evlat çokluğu yarışından ibarettir. (Hadid 20). Bu ayet, dünya hayatının içeriğini ve mahiyetini açıkça göstermekte, insanları geçici ve anlamsız şeylerden uzak durmaya çağırarak kalıcı ve hakiki olana yönlendirerek anlamlı bir hayata işaret etmektedir.
- * Allah, “Biz hakkı batıla musallat ederek batılı yok ederiz” (Enbiya 18) ayeti ile yeryüzünde hak ve batıl arasındaki bitmeyen mücadelenin söz konusu olduğunun fark edilmesi istemektedir. Bu mücadelede hakkın tarafında yer almak hayatı anlamlı kılan en büyük amaçtır. Netice insanın kendisi dahil tüm evrenin mükemmel bir varlık olan Allah tarafından yaratıldığını ve her şeyin onun idaresi altında olduğunu bilmesi, zorlu bir hayat yaşasa bile neticede ebedi bir varoluşun kendisini beklediğinin bilincinde olması mutlu, tatmin edici ve anlamlı bir hayat anlayışına ulaşmasını sağlar.
Anlamı oluşturan şey, hayat macerasının ölümle bitmeyeceğinin farkında olmaktır. Bu bağlamda ahiret inancı olmaksızın ve bir yaratıcının varlığını kabul etmeksizin kalıcı ve tutarlı bir anlam dünyasının oluşturulması mümkün görünmemektedir. Dinin asıl fonksiyonu tam bu noktada, yani anlam ve hedef oluşturmada ortaya çıkmaktadır.
Herhangi bir yanlışlığa veya haksızlığa yol açmamak açısından nihai bağlamda anlamı kişinin kendisinin oluşturduğu argümanının doğru ve geçerli olduğunu belirtmek gerekiyor. Anlamı oluşturmada kişinin algısının, bulunduğu kültürel ortamın, duygularının ve yeteneklerinin rolü inkar edilemez. Örneğin Yunus Emre ile İbn-i Teymiyye’nin, Mevlana ile Fahreddin Razi’nin ya da Gazali ile İbni-i Sina’nın İslam düşüncesi çerçevesinde kalmakla beraber aynı anlam dünyasını paylaştıkları söylenemez.