Hayal Gücünün Gösterişçi Ekonomisi ve Tekeli

“Belki de yapay zekâyla ilgili asıl sorun, onun hayal gücü yetisinin genel bir yitimi sayesinde mümkün hale gelmiş olmasıdır; sanki ortaya çıkışından önce, her şeye nüfuz eden yapay bir hayal gücü tesis edilmiş gibidir. Hayal gücünü kaybetmiş bir insanlık, düşünceden de vazgeçmeye hazırdı (ki Aristoteles’in bize öğrettiği üzere düşünmek, sonuçta, hayal gücü olmadan mümkün değildir). O hâlde yapay zekânın egemenliğine karşı koymanın ilk adımı, kaybedilmiş olan bu hayal gücünü sabırlı, titiz ve yöntemli bir biçimde aramak olacaktır. Ve düşünce yalnızca hayal gücünün yetkinleştirilmiş biçimi olduğundan, o zaman yapay zekâya daha fazla ihtiyaç kalmayacaktır.” (Giorgio Agamben, 3 Ağustos 2026)

 

Dünya düzenimizin baskın özelliği, hayal gücünden çarpıcı bir biçimde yoksun olmasıdır; açık bir ifadeyle, aptallığıdır. Gerçek ve hayali biçimleriyle kârın zorlayıcı takibi, elitleri tek boyutlu bir teknokrasiye hapsederek körleştirirken, kitleleri çöküşü pasif bir şekilde kabullenmek için uyuşturuyor. Sonuç, kendi yıkımının provasını yapmadan bir geleceği artık hayal dahi edemeyen bir uygarlıktır.

 

Bu aptallığın içinde bir yöntem vardır. Sistem artık ideolojik bildirgelere veya teknik çözümlere ihtiyaç duymuyor; ertelemelere ihtiyaç duyuyor. Trump’ın mantığı, bu “siyaset-sonrası” kıyamet döneminin en saf tezahürüdür: tehdit et ve geri çekil; ne barış ne de anlaşma niteliği taşıyan bir “barış anlaşması” duyur; hayali müzakerelerle piyasaları hareketlendir. On yıl öncesine kadar geçerli olacağı düşünülemeyecek dahi olan o aptalca varsayım;  simülasyonun sonsuza dek sürebileceği, piyasaların daima yükseleceği ve susuz kalmış bir kaktüs misali çöküşün eşiğindeki bir sistemin hâlâ canlıymış gibi davranabileceği varsayımıdır. Fakat Freud’un bize öğrettiği gibi, gerçeğin dışlanması onun ortadan kaybolmasını sağlamaz. Yalnızca onun bir intikamla geri dönmesini garanti eder: kaba, yönetilemez, nihai. Alternatif yani çöküşün eşiğindeki çevremizle yüzleşmek hâlâ düşünülemez bir durum olarak kalmaya devam ediyor.

 

30 Temmuz’da Trump, “Hamas’ın tamamen silahsızlandırılması” için “tarihî bir anlaşma” ilan etti. Mısır, Katar ve Türkiye arabulucular olarak adlandırıldı. BM bunu “nadir bir iyi haber” olarak nitelendirdi. Piyasalar yükseldi; bu, oluşmakta olduğu görülen bir düzeltmeyi tersine çevirdi. Yine de manşetlere bakılmaksızın bombalar düşmeye devam etti. Saatler içinde İsrail hava saldırıları, her zamanki kayıtsızlığın ortasında daha fazla Filistinliyi öldürdü. Hamas, İsrail’in çekilmesinden önce silahsızlanmayı reddetti ve İsrail, Hamas silahsızlanmadan önce çekilmeyi reddetti. “Barış”, bir atılım gibi giydirilmiş, karşılıklı olarak birbirini dışlayan koşullara dayanan döngüsel bir çelişki olduğunu kanıtladı. Kazanılması değil, yalnızca uzatılması amaçlanan bugünün sonsuz savaşlarında “barış”, tek bir amaca hizmet eden başka bir içi boş göstergedir: daha fazla finansal spekülasyona izin vermek.

 

Trump’ın “Barış Kurulu”nun Davos’ta (Ocak 2026) 1 milyar dolarlık kalıcı üyelik ücretiyle, ömür boyu Trump’ın başkanlığında ve BM çerçevelerinin dışında faaliyet gösterecek şekilde ilan edildiğini düşünün. Finansman konusundaki tıkanıklıklar şu anda (görünüşe göre) Yönetim Kurulu’nu uluslararası bir sivil toplum kuruluşuna dönüştürürken, bu durum kurumsallaşmış bir tiyatronun bir başka çarpıcı örneğini teşkil ediyor: piyasa tüketimi için tasarlanmış bir barış markası. Ve piyasalar onu satın almaya devam ediyor. Bu, Octave Mannoni’nin sapkınlık için kullandığı ünlü formülün açık bir örneğidir: je sais bien, mais quand même/biliyorum, ama yine de. Sistemin çürümüş olduğunu, bütün bunların tiyatro olduğunu çok iyi biliyorlar; buna rağmen, performansı gerçekmiş gibi alıp satmaya devam ediyorlar. Bilgi oradadır, ancak güvenli bir biçimde karantinaya alınmış, inkâr edilmiş, gösteriyi rahatsız etmesine hiçbir zaman izin verilmemiştir.

 

1970’lerin sonlarına dönersek, Jean Baudrillard hiper-gerçeklik çağına girdiğimizi savunmuştu: haritanın bölgeden önce geldiği ve sonunda haritanın gördüğümüz tek gerçeklik hâline geldiği bir durum. Göstergeler artık kendilerinin ötesindeki bir şeye gönderme yapmıyor; neredeyse kusursuz bir öz-gönderim döngüsünün içine kapanıyorlar. Bugün piyasalar böyle çalışıyor. Olayları beklemiyorlar; duyuruları sanki olayların kendileriymiş gibi alıp satıyorlar. Barış ilan edilir, dolayısıyla barış vardır. Bir tweet yayımlanır, dolayısıyla politika vardır. Gerçeklik artık kurgu ile karıştırılmıyor; gürültünün içinde çözülmüş, kendi simülasyonunun ağırlığı altında gömülmüş durumda.

 

İran ve Hürmüz Boğazı konusunda, yine yeniden, yaşananları da düşünün. Piyasalar var olmayan bir ateşkesi fiyatlandırmaya zorlanmaya devam ediyor (İran şimdi ABD müdahalesi nedeniyle Hürmüz-Umman anlaşmasını bile erteledi). Ham petrol stokları sarsılıyor, tüccarlar daha kısa zaman ufuklarına zorlanıyor, oynaklık tercih edilen silah olarak kullanılıyor. Fakat eklemek gerekir ki fiziksel gerçeklik aynı ezgiyle dans etmiyor. Petrolün hâlâ bulunması, taşınması, rafine edilmesi ve bedelinin ödenmesi gerekiyor. Anlatılar sıçrayabilir, ancak variller sloganlara itaat etmez. Hiper-gerçekliğin sınırı budur (Baudrillard’ın hiçbir zaman tam olarak yüzleşmediği nokta): fiyatları manipüle edebilir ve algıları şekillendirebilir, ancak bir varil petrolü ortadan kaldıramaz.

 

Geri çekilip daha geniş ekonomik tabloya baktığımızda, durum aynı derecede çürümüş görünüyor. Kendi rakamlarına göre ABD GSYİH’si ikinci çeyrekte yıllıklandırılmış olarak %1,5 büyüdü. Bu arada, gayri safi yurtiçi alımlara ilişkin fiyat endeksi %5,7 oranında artış gösterdi; bu da enflasyonun (ABD’de yerleşiklerin satın aldığı tüm mal ve hizmetleri kapsayan) bu geniş kapsamlı göstergesinin, ekonomik büyüme hızının neredeyse dört katı düzeyinde seyrettiği anlamına geliyor. O halde şu bilmeceyi çözün bakalım: eğer fiyatlar üretimden çok daha hızlı artıyorsa, tam olarak neyi kutluyoruz? Siyasi açıdan kabaca bir değerlendirmeyle, bu durum fiili yaşam koşulları bakımından bir genişleme değil, bir daralmadır. Üstelik bu, kamu harcamalarının GSYİH’nin %37,9’unu oluşturduğu gerçeği hesaba katılmadan önceki durumdur. Teşvikler ve askeri harcamalar gibi kalemleri çıkardığınızda geriye kalan, refahtan ziyade durgunluğa çok daha yakın bir görünüme sahip bir ekonomidir.

 

İşin aslı şu ki, gerçek dünyada insanlar GSYH’yi basın bültenlerinin içinde yaşamıyorlar; onlar; daha yüksek gıda ve enerji fiyatları, artan sigorta ve barınma maliyetleri ve daha az güven duyduğu için daha fazlasını talep eden bir tahvil piyasasıyla iç içe yaşıyorlar. İnsanlar içeriden dışarıya doğru tüketilen/yenilen bir ekonominin içinde yaşıyor.

 

Aynı zamanda, siyasetçilerin “ekonomi” olarak adlandırdığı şey, spekülatif balonlardan oluşan bir alandan çok daha kötü bir şeye dönüştü. Ekonomi; temel göstergelerin, anlatının peşinden bir dipnot misali sürüklendiği bir (Latince “speculum” kelimesinden türetilen anlamıyla) aynalar oyununa dönüştü. TACO (Trump Always Chickens Out/Trump Her Zaman Geri Adım Atar/Korkaklık Eder) ticareti bu çılgınlığı mükemmel bir şekilde yansıtıyor: Trump tehdit ediyor, ardından geri adım atıyor; piyasalar önce tehdidi fiyatlıyor, sonra geri adımı ödüllendiriyor. Bu, borca ​​batmış ve aşırı finansallaşmış bir yapının son, çaresiz aşamasıdır. Tüm manivelalar harekete geçirildi. Her türlü hile denendi. Peki, geriye ne kaldı? Yapısal enflasyonla içi boşaltılmış bir ekonomi, kendisine bunun bir büyüme olduğu söylenen bir kamuoyu ve düzeni sürdürmek uğruna piyasalarla tamamen bütünleşmiş bir siyasi sınıf.

 

Yine de spekülatif gösterinin bir duvara çarpmaya çok yaklaştığı giderek daha açık hâle geliyor. Büyük hisse senedi endekslerindeki sakinliğe rağmen, yüzeyin altında iki akıntı oluşuyor. Birincisi, yükselen kurumsal borç ve yapay zekâ ile ilgili hisse senetleri arasında bir geri bildirim döngüsü oluşmasıdır; burada artan kredi riski ve kaldıraç, yeniden fiyatlandırma hem tahvilleri hem de hisse senetlerini vurana kadar göz ardı ediliyor. İkincisi, egemen tahvil piyasasındaki siyasi tuzak; burada Fed, ara seçimler öncesinde kısıtlanmış olduğundan, bunun yerine uzun vadeli getirilerin yükselmesine izin verebilir. Bu pasif sıkılaşmanın kendisi, silahlandırılmış bir tür türbülanstır. Hızla yükselen özel kredi maliyetleri ve siyasallaşmış tahvil piyasası, birlikte, mevcut yükselişin istikrar bozucu bir düzeltmeye gebe, kâğıttan bir yapı olduğunu gözler önüne serme riski taşıyor.

 

Borç artık ödenemediğinde, enflasyon artık inkâr edilemediğinde, tahvil piyasası sonunda senaryoyu oynamayı reddettiğinde, desteklenecek hiçbir şey kalmayacaktır. Şurası kesin ki bu simülasyon onurlu bir şekilde değil, yeni bir acil/kriz durumuyla sona erecektir. Kuralları sıfırlamak, eski düzeni askıya almak ve bu enkazı ayakta tutmak için gereken kurtarma paketlerini, güvenceleri ve kaba kuvveti meşrulaştırmak üzere, her zaman olduğu gibi, sihirli bir şekilde “büyük endişe kaynağı bir kriz” ortaya çıkacaktır.

 

Başladığımız noktaya dönersek: seçkinler bir gelecek hayal edemiyor; yalnızca şoklarla ayakta tutulan, kalıcı bir şimdiyi tasavvur edebiliyorlar. Bu konuda hiç şüphesiz son derece mahirler: işler sarpa sardığında devreye sokmak üzere, her zaman ellerinin altında kullanışlı bir kriz bulunduruyorlar. Yine de bu, hayal edilebilecek en hayal edilemez çözümdür: zorunluluk kılığına bürünmüş sistemik şiddet.

 

Bu aynı zamanda, asıl felaketin yalnızca ekonomik olmadığı anlamına da gelir. Sermaye toplumsal gerçekliğin içini boşaltmış; insanları, küçülmeyi normal, çöküşü ise büyüme olarak kabullenmeye alıştırmıştır. Ancak iktidar, o tükenmişliği sömürmekle yetinmedi. Hayal gücünü de kendine mal etti; onu kriz yönetimi, psikolojik harp ve acil durumların kalıcı olarak devreye sokulması biçiminde bir silaha dönüştürdü. Sonuç, hayal gücü üzerinde bir tekel oluşmasıdır: çoğunluk yorgunluk ve kafa karışıklığıyla baş başa kalırken, azınlık icatları kendi bünyesine katıyor, korkuyu senaryolaştırıyor ve buna yönetim diyor. İşte bu yüzden mücadele, yalnızca sermayeye veya propagandaya karşı değil aynı zamanda algıyı ele geçiren ve tahakkümü sağduyuymuş gibi gösteren rejime karşıdır.

 

*Fabio Vighi, Birleşik Krallık’taki Cardiff Üniversitesi’nde Eleştirel Teori ve İtalyanca Profesörüdür. Yakın dönem çalışmaları arasında Critical Theory and the Crisis of Contemporary Capitalism (Bloomsbury, 2015, Heiko Feldner ile birlikte) ve Crisi di valore: Lacan, Marx e il crepuscolo della società del lavoro (Mimesis, 2018) adlı eserler bulunmaktadır.

 

Kaynak: https://fabiovighi.substack.com/p/performative-economics-and-the-monopoly

 

Tercüme: Ali Karakuş