Harvard’ın Tanrısı Veritas’ın Ölümü?
Üniversitelerin ve akademik hayatın hangi entelektüel ve kültürel unsurlar üzerine kurulması ve nasıl cereyan etmesi gerektiği Türkiye’de sıkça tartışılan bir husus değil. Zaman zaman üniversitenin nasıl bir yapıda olması gerektiği ve akademinin işleyişi ile ilgili konular tartışma konusu edilse bile bu tartışmalar daha ziyade “mevhum” bir akademik özgürlük ve rektör atama teamülleri tartışmasından öteye geçmiyor. Üstelik konunun tarafları değişen siyasi aktörlere göre fikir değiştirmek gibi bir garabetle de maluldür. Dolayısıyla bu büyük tartışmada ilahiyatın yerini tespit etmek ve Türkiye’de herhangi bir muteber akademik ya da entelektüel sürecin ilahiyattan bağımsız ele alınamayacağını göstermek önem arz eder.
İlahiyat akademisinin ne kadar akademik olduğu ancak öğretim yöntemleri ve gayeleri bir arada düşünülerek tartışılabilir. Ortalama bir yaklaşıma göre “İlahiyat fakülteleri, İslami umdelere iman eden, uygulayan ve savunan, kendi ilim geleneği ile sağlıklı bağ kurarak dini bilgi üretme yetkinliği kazanmış nesiller yetiştiren, özgün yüksek din öğretimi kurumlardır.” Bu teorik çerçeveyi yeterince akademik olmadığını ve bilimsel açıdan yetersiz kaldığı iddiasıyla eleştiren yaklaşıma göre “… burada garip duran şey, akademik sıfatına aykırı ne varsa hepsinin toplandığı bir bakış açısı ve akademik bir kurumun amaçları arasında olmayan bir nitelikler ve amaçlar dizisi içeren bu yaklaşımın bir ilahiyat ‘akademisyeni’ne ait olmasıdır.” Yöntem ve amaç ilişkisi için de ilahiyat akademisinde “… diğer derslerin bile tam anlamıyla seküler değil, Kur’an ve Peygamber baz alınarak verilmesi uygun olur. Elbette bu derslerin metodolojisi ve kendi terminolojileri vardır. Ama bir şekilde bunların İslam Dünya görüşüyle irtibatlarının kurulması elzem olsa gerektir.” şekillindeki önerinin mezkûr eleştirel bakıştan nasibini “Akademik açıdan bakınca, alt düzey bir medrese tarifi içeren pasajların hangi tarafı nasıl düzeltilir? Zor olsa da imkânsız olmasa gerektir. Ancak, her hâlükârda bu seviyedeki zihniyetin akademik açıdan kabul edilmesi mümkün değildir. Fakat bu, maalesef ki bir Türkiye gerçeğidir.” şeklinde tahkirle karışık bir teessüfle alması elbette şaşırtıcı değil.
Yukarıdaki eleştiriden ve benzerlerinden anlaşıldığı kadarıyla, Batı’da gelişen akademik gelenek, teamül, teori ve yöntemlerin bir izdüşümü olarak, ilahiyat akademisinin dini sosyal ve tarihsel bir vakıa olarak incelemesi beklenmektedir. Dolayısıyla İslami ilimler (akademide bu tabiri kullanmamıza müsaade edildiği varsayılırsa), yaşayan birer ilmi gelenek, kendi iç disiplini olan, ilimler hiyerarşi içerisinde temellendirilmiş ve birbirleriyle ilişkisi kurulmuş birer akademik çalışma alanı değil tarihsel olguların araştırılması ve betimlenmesini görev edinen bir disiplinler yumağından ibarettir. Dolayısıyla batılı usulde bir sosyal bilimler anlayışının benimsenmesinin neticesi olarak ilahiyatta dini ilimler, tekrar tekrar keşfedilecek ve yeniden içeriden bir bakışla inşa edilecek birer disiplin değil, tarihsel bir incelemenin ve ‘tarafsız’ bir bakışın konusu olacak birer araştırma alanıdır. Dolayısıyla da “Son tahlilde, bir dinin teolojisini çalışmak için o dinin mensubu olma şartının üniversite ortamı için geçersiz olduğu açıktır; zira akademik çalışma, çalışılan konunun içeriğini savunmayı gerektirmez.”
Şaşırtıcı olan, bu yaklaşım sahiplerinin kendilerinde akademinin mutlak ölçütünün bulunduğuna ve bunun da nihayetinde dini ilimlere ‘tarafsız kalarak’ yaklaşmanın mümkün olabileceğine, hatta bunun elzem olduğuna dair sahip oldukları özgüven. Öyleyse sorulması gereken sorulardan ilki, akademik üslup ve yöntemin ölçütünün ne olduğu ve bu ölçütün kimin tarafından tayin edileceğidir. Daha açık bir şekilde sormak gerekirse, Batılı ‘yüksek standartlarda’ sosyal bilim araştırması yaptığı kabul edilen akademik kurumlar ve burada üretilen bilgi değerden bağımsız mıdır? Sosyal bilimler ve bunların akademik olarak geliştirilmesinde kullanılan yöntem, kuram ve araştırma modelleri akademik olmanın ölçüsü olarak kabul edilecekse bu kuramların dayandığı varlık ve toplum anlayışını da hakikatin ölçüsü olarak almamız gerekecek midir? Bu soruların cevabı evetse ilahiyat alanında üretilen bilginin akademik sayılması İslam toplumları dışı inanç ve değerlerinin benimsenmesine mi bağlıdır?
Burada bir adım geriye gidip sosyal bilimler alanında üretilen bilginin varlık ve değer anlayışıyla ilişkisini ele almalıyız. Felsefe, sosyoloji, psikoloji, tarih, iktisat vesair alanlarda Batı’da üretilen akademik bilgi acaba muayyen bir varlık ve bilgi kuramına mı yaslanmaktadır yoksa her bilgi geleneği ve medeniyet tarafından kabul edilen, genel geçer ve tarafsız bir metodolojiyle mi üretilmektedir? Örneğin birkaç gece üst üste rüyasında sakalını kestiğini veya elbiselerini ters giydirdiğini gören Müslüman bir bireyin rüyasını ‘akademik üslup’ içerisinde kalarak değerlendirirken Freud’un Die Traumdeutung ile Nablûsî’nin Ta‘tîru’l-Enâm’ı arasında bir tercih yapılması gerekse hangisini esas almak akademik bir tavır olarak kabul edilebilir? Yukarıdaki eleştiriler doğru kabul edilirse Freud’un psikanalisttik yönteminin (yahut Batı akademisinde muteber diğer yöntemlerden birinin) kişinin psikolojik ‘iyi oluşu’ için esas alınması ve bunlar üzerinden rüyalarının analiz edilmesi herhalde terciye şayan olacaktır. Buna mukabil, İslâmî ilimler geleneğinde oluşan rüyayı anlama ve tabir etme yöntemleri bir bütün olarak akademi dışı kalacaktır. Zira İslami ilimler geleneğinde ortaya çıkan psikolojik teoriler ve insan anlayışı yukarıda geçen “seküler değil, Kur’an ve Peygamber baz alınarak verilmesi” şeklindeki çoktan akademi dışı ilan edilen bakış açısını esas almaktadır. Yine, tarikatların holdingleşmesi olgusunu açıklarken Marksist bir metodoloji ile bunun kaçınılmaz bir son olduğunu, zira altyapı ilişkilerinin (iktisad ve ekonomi) üstyapıyı (din ve kültür) belirlediğini iddia etmek batı akademisinde mutlaka kabul görecek bir açıklama biçimidir. Buna karşın söz konusu holdingleşmeyi İslam ahlak felsefesi tarafından zühd ve takva ekseninde açıklayacak bir model behemehal akademik olmamakla itham edilecektir. Zira “bunların İslam Dünya görüşüyle irtibatlarının kurulması” yukarıda geçtiği üzere akademik değildir. Aynı şekilde İslam dünyasında bir anda hızlı bir şekilde ortaya çıkan medrese kurumunu ve vakfiye geleneğini Pareto’nun Elitlerin Yükselişi ve Düşüşü ve çevresinde gelişen literatür ile açıklamak Batılı sosyal bilimler geleneği içinde pekâlâ bir akademik çalışma olarak kabul edilir. Ancak acaba medrese ve vakıf kurumunu Ashâb-ı Suffe ve hadislerde ifadesini bulan ‘sadaka-i cariye’ mefhumu çerçevesinde şekillenen bir teori ile açıklamak ne derece makbuldür? Çünkü bu mevhum akademik anlayışa göre “İlahiyat fakülteleri, İslami umdelere iman eden, uygulayan ve savunan, kendi ilim geleneği ile sağlıklı bağ kurarak dini bilgi üretme yetkinliği kazanmış nesiller yetiştiren” kurumlar olarak işlev kazandıklarında akademik olamazlar. Dolayısıyla sadaka-i cariyeyi esas alan bir açıklama modeli aynı zamanda bir toplum modeli de teklif etmektedir. Zira her tahlil belirli ölçüde bir teklif de içermektedir. Buna mukabil Elitlerin Yükselişi ve Düşüşü ve çevresinde gelişen literatür de bir toplum modeli ve bir tarihsel tecrübeyi esas almaktadır. Binaenaleyh, hangi modelin akademik olduğunu belirlemede nihai kıstas nedir?
Burada temel sorun, sosyal bilimler ya da akademinin mevhum bir tarafsızlığın benimsenmesi ya da en azından dinle arasına metodolojik düzeyde bir mesafe konulması suretiyle akademik olunabileceği varsayımında yatmaktadır. Oysa sosyal bilimler kavramı bile varlığını büyük ölçüde Kapitalizm ve onun doğurduğu değerler manzumesine borçludur. Bu anlayışın öngördüğü bir varlık ve değerler anlayışı, bilgi teorisi, bir bilimler tasnifi vardır. Özellikle modern toplumun ve bireyin anlaşılıp manipüle edilmesi ve mezkûr politik-kültürel yapının ayakta kalmasını sağlayacak entelektüel araçların temin edilmesi biraz da sosyoloji, psikoloji, hukuk ve iktisat gibi bilimlerin sunacağı veriler ve üreteceği bilgi ile mümkündür. Bu yöntemsel problemler ve ‘şaibeli iltisakları’ hiçbir zaman da modern sosyal bilimlerin yakasını bırakacak değildir. Dolayısıyla modern sosyal bilimlerin Kapitalist (veya kimi durumlarda sosyalist ama behemehal Batı tecrübesine münhasır) bir medeniyet algısı ve seküler bir din tasavvuruyla bilgi ürettiğini unutmamakta fayda var.
Öte yandan ilahiyat akademisi eğer bilgi üretimini “seküler değil, Kur’an ve Peygamber baz alınarak, … bir şekilde bunların İslam Dünya görüşüyle irtibatlarının kurulması” yoluyla yapmıyorsa ve ürettiği bilgiyi bu dolayımdan geçerek vermiyorsa behemehal Kapitalizmin oluşturduğu varlık ve bilgi anlayışı üzerinden vermek durumundadır. Burada bir orta yol; akademik olan ve İslami olmaması gereken farazi bir gri alan yoktur. Eğer ilahiyat fakülteleri “İslami umdelere iman eden, uygulayan ve savunan, kendi ilim geleneği ile sağlıklı bağ kurarak dini bilgi üretme yetkinliği kazanmış nesiller yetiştiren” kurumlar değillerse tam olarak hangi ilkelere inanan, hangi değerleri savunan ve hangi toplum anlayışının yerleşmesi için çabalayan kurumlardır? Zira her üretilen bilgi, bir amaca matuf olarak üretilir ve yetkinliğini bu amacın gerçekleştirmesinde bulur. Eğer ilahiyat, İslami umdelere ve bu umdelerin dayandığı hakikate bağlı değilse, mutlak olarak hakikatin kendisinde olduğunu, faaliyet gösterdiği akademik alanda tek doğru bilginin bu kurumlarda üretildiğini kabul etmiyorsa ne tür bir gayeyle ve hangi hakikat anlayışının hâkim olması için faaliyet göstermektedir? Aynı şekilde, geleneksel ilim anlayışına bağlı olması halinde akademik olması mümkün değilse Batı’daki akademik anlayışı sürdüren hangi kurumun mirasçısıdır?
Elbette ilahiyat fakültelerinde mesela dinler tarihi eğitimi “Müşriklerin kafir olduğunu, sapkın olduğunu ve İslam dışında bir dinin mümkün olmadığını” ifade eden ayetlerin ezberletilmesi ve ilgili hadislerin şerh edilmesi üzerine kurulmuş değildir. Böylesi bir yöntem Kelam ilminde bile takip edilmez. Fakat bir hakikat anlayışı, bir hak din anlayışı olmaksızın dinler tarihi yapılabilmesi mümkün müdür? Batı’da ister çoğulcu ister şüpheci olsun, dinler tarihi akademiyası bir hakikat anlayışından yola çıkmamaktadır. Öyle ki ‘en tarafsız’ dinler tarihi metodolojisi olarak görülebilecek dini çoğulculuk savunucuları Hick ya da Smith bile nihayetinde her dinin mensuplarının hakikati kısmi olarak idrak ettiklerini, hiçbir dinin hakikati tam olarak kuşatamayacağını iddia ederken aslında hakikati mutlak ve bütünlüklü olarak sadece kendilerinin gördüğünü iddia etmektedirler. Dolayısıyla, bir hakikat iddiası olmaksızın akademi mümkün değildir, aksini iddia etmek en temelde akademiyi Kapitalizmin ve modernitenin varlık ve değerler anlayışına teslim etmektir.
Konuya tersinden de bakılabilir. Batı’daki herhangi bir felsefi ya da akademik gelenek, örneğin Frankfurt Okulu veya Mantıksal Atomcu Gelenek akademik olmak uğruna felsefe yaparken tüm değerlerini bir kenara bırakarak muhayyel bir akademik tarafsızlık peşinde değildir. Tarih felsefesi söz konusu olduğunda Annales Ekolü’nü beslendiği Fransız entelektüel geleneğinden ve Fransız tarihinden ayırmak ne derece mümkündür? Collingwood’un tarih yazıcılığı için önerdiği metodu, Marks ve Marksist geleneğe karşı Herderci yönteme yakın olmasında ve bu yöntemin doğa ve insan anlayışında aramadan anlamak mümkün değildir. Dolayısıyla bu tarih anlayışı bir doğa ve insan anlayışına dayanmaktadır ve kökenlerini Alman idealizmine kadar götürmek mümkündür. Yine, modern din felsefesi söz konusu olduğunda akıllara gelebilecek en önemli isimler, Flew, Craig, Paley ve Swinburn inançlı birer Hristiyan’dırlar. Hatta Swinburn ve Craig doğrudan papazdır. Dolayısıyla bu isimlerin ürettiği akademik bilginin İsa’nın Tanrısallığının ve kiliselerinin temel öğretilerinin paranteze alınarak ve ‘İsa’nın Tanrısallığı hakikatinin dışarıda bırakılarak üretildiğini sanmak naifliktir. Elbette Craig din felsefesi yaparken, Swinburn natüralist evrim teorisini reddederken muhataplarına İncil’den pasajlar okuyor değildir. Ama ürettiği argümanların, oluşturduğu teorilerin İncil’den veya etrafında şekillenen literatürden beslendiği, hatta Craig örneğinde doğrudan İslam kelam geleneğinden esinlendiği ortadadır. Bunların akademisyen olup olmadığına dair ne İslam dünyasında ne de Batı akademisinde en ufak bir şüphe bulunmuyor. Dolayısıyla ilahiyat akademisinin kelam geleneği, hatta ayet ve hadisler doğrultusunda ürettiği bilginin akademik kabul edilmemesinin hiçbir makul gerekçesi olamaz. Üstelik ilahiyat, Craig, Swinburn ya da Flew gibi teslis, kilise ve ihtilaflı dini metinler gibi bir bagaja sahip de değildir. Dolayısıyla ilahiyatta üretilecek din felsefesinin ayet ve hadislere uygun üretilmesi, nihai hedefinin İslami umdelere inanan bireyler yetiştirmek olmasından daha doğal bir şey tasavvur edilemez. Zira bu felsefi bilgi karşı tarafa kendi ön kabullerini ya da kendi inançlarını ham haliyle akademik bilgi olarak sunuyor değildir. Ancak bu inançların hakikat olduğunu, bu hakikatin rasyonel olarak savunulabileceğini iddia etmek ve bu rasyonel zeminde yükselen teorilerin de karşı tarafa kabul veya ret edebileceği gerekçeleriyle sunacak bir bilgi geleneği oluşturmak son derece akademik bir tavırdır. İlahiyatta da bu tavrın hâkim olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Harvard’da Tanrı’yı Bulmak kitabının yazarı, eserin mukaddimesinde nazire yaptığı kitap olan Harvard’da Tanrıyı Ararken’in müellifi Ari Goldman hakkında biraz müstehzi bir ifadeyle şunları söyler:
“Yazar Ari Goldman, Harvard’ın düsturu olan Veritas’ın (Hakikat) aslında mutlak Hakikat olarak görülen İsa’yı bulmanın veciz bir ifadesi olduğunu farkına varmıştı. Ancak Goldman, Harvard Divinity School’a münhasır kıldığı arayışının sonunda kimselerin İncil (Müjde) ve Hz. İsa’nın [kurtarıcı] şahsı hakkında konuşmadığını farkına vardığında hayal kırıklığına uğramıştı.”
Bu noktada kendimize sormamız gereken soru şu: Harvard’da İsa’nın kaybolmasına ve İncil’in dolaşımdan kalkmasına tam olarak ne sebep oldu? İlahiyat bu tür bir felaketten kendisini nasıl kurtarabildi? Önümüzdeki yazıda hakikatin korunmasının ve Türkiye’de akademiyanın kurtuluşunun neden ilahiyat fakültesinde olduğu konularına temas edeceğiz inşallah.