Hardt ve Negri’nin İmparatorluk’u Her Şeyi Yanlış Anladı
Birkaç ay önce eşimle birlikte, kırklı yaşlarında liberal bir tarih profesörüyle tanıştık. Bize, bir sonraki kitabı için 1990’ların sonundaki alternatif küreselleşme hareketleri üzerine okumalar yaptığını söyledi. Milenyum yaklaşırken küresel kapitalizm görünüşte rakipsizdi. Sosyal demokratlar ve eski komünistler serbest piyasayı övüyor, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) gibi oluşumlar Rus ve Çinli liderleri sisteme entegre ediyordu. Fakat profesörün keşfettiği üzere, hikâyenin tamamı bundan ibaret değildi. Bu seçkinler konferanslarının her birinin, alternatif bir küresel topluluk çağrısında bulunan kitlesel protestolarla karşılaştığı ortaya çıkmıştı. Bu gökkuşağı koalisyonu tam olarak ne istediğini ayrıntılarıyla ortaya koymamıştı. Ama profesörün söylediğine göre, bugünün solunda bulunması güç, dünyayı değiştirmeye yönelik bir ihtiras taşıyordu.
Onun bu dönemden kayıp bir Atlantis’miş gibi söz etmesini tuhaf buldum. 2000’lerin sonlarında Doğu Londra’da bir işgal evine taşındığımda, bu dönem henüz geçmişte kaldığı bile kesin söylenebilecek bir şey değildi; aktivistleri, medyası ve buluşmaları hâlâ bizimleydi ve sürmekte olan Irak savaşına yönelik kitlesel muhalefeti şekillendiriyordu. İnsanlar, devlet adamlarının toplantılarını protesto etmek için şehirden şehre gitme pratiği olan “zirveden zirveye koşma”yla hâlâ alay ediyordu; bazı aktivistler ise bu tabiri ironik biçimde benimsiyordu. Bunlar birçok kişi için ilham verici seferberlikler olmuştu. G8 2001’de Cenova’da toplandığında baskı, polisin genç aktivist Carlo Giuliani’yi vurarak öldürmesiyle doruğa ulaştı. 2009’da Londra’da G20’yi protesto ettiğimizde ise bir polis memuru, gösterinin içinden geçmekte olan gazete satıcısı Ian Tomlinson’ı öldürdü; ardından yetkililer bu konuda yalan söyledi.
Benzer zirve protestolarının yirmi beşinci yıldönümleri vesilesiyle kaleme alınan pek çok anlatı, bu protestoların tek bir stratejik önderliğe bağlı olmayan, kontrol edilemez enerjisini vurguladı. Sendikalar da eylemlere katılmış olsa da örgütlü emek, siyasi partiler ve ulusal hükümetler pek de merkez sahnede değildi. Bunun yerine, bu protestolarda ve Dünya Sosyal Forumu gibi karşı-zirvelerde çeşitli güçler ve insanların kendi tercihleriyle oluşturdukları yakınlık grupları yer alıyordu: çiftçiler, yerli kolektifleri, STK’lar, vergi adaleti kampanyaları ve beyaz tulumlar giymiş maskeli aktivistler. “Sosyalizm” gibi bir sözcük onlarca yıl boyunca farklı insanlar için farklı anlamlara gelmişse de geleceğe ilişkin böylesine muğlak bir tasavvur bile gözden kaybolmuştu.
Bazıları için bu durum, artık geçerliliğini yitirmiş kategorileri geride bırakmanın bir yolunu sunuyordu. Aynı arzu, Duke Üniversitesi’nde edebiyat profesörü olan Michael Hardt ile İtalyan siyaset felsefecisi Antonio Negri’nin kaleme aldığı 2000 tarihli İmparatorluk kitabının ününü de en azından kısmen açıklıyor. Post-Marksist araçlardan yararlanan İmparatorluk, kendisini postmodern bir gerçekliği okumanın yolu olarak sunuyordu. Gezegenin en güçlü kapitalist devletlerin birbiriyle rekabet eden projeleri tarafından değil, daha yaygın ve çok katmanlı bir iktidarlar bileşimi tarafından yönetildiğini söylüyordu. Sermayenin görünürdeki zaferi ve eski sol partilerin dağılması karşısında kitap, kapitalist eşgüdüme yönelik çoksesli direnişin umut verici bir karşı-anlatısını vaat ediyordu.
Her Yerde ve Hiçbir Yerde
İmparatorluk’un baskıları, kitabın ilk yıllarında defalarca tükendi. Bu ticari başarıyı gözlemleyenlerin birçoğu, kitabın The New York Times gibi ana akım mecralarda gördüğü ilgiden kuşku duyuyordu. Solcu eleştirmenler, gazetenin kitabı “Sıradaki Büyük Fikir” ilan ettiğini küçümseyici bir edayla hatırlatıyor ve bu ilgiyi Negri’nin “radikal şıklık” imajına bağlıyordu (Negri o sırada, onlarca yıl önce terörizme teşvik ettiği yönündeki abartılı suçlamalar nedeniyle Roma’da hapisteydi). Kitabın Marksist eleştirmenleri ise çoğu zaman alternatif küreselleşme hareketi içinde yarattığı heyecanı kabul ediyor, ardından okurları Hardt ve Negri’nin analizinden nazikçe vazgeçirmeye çalışıyordu.
İronik biçimde, The New York Times için yazan Emily Eakin, İmparatorluk’a, yazısına atıfta bulunanların çoğundan daha materyalist bir bakışla yaklaşmıştı. Yazısının odağında, Harvard University Press’in “İngiliz dili ve edebiyatı, tarih ve felsefe gibi alanlarda büyük ve yeni bir teoriye duyulan ihtiyaca” karşılık veren yayıncılık başarısı vardı. Hardt ve Negri “gözdeydi”, çünkü edebiyat teorisi gibi disiplinlerin küreselleşmeyi yorumlamada neden yararlı olduğuna dair yeni bir açıklama sunuyorlardı. Eakin’in açıkladığı üzere, Roma İmparatorluğu’ndan Karl Marx’a, Baruch Spinoza’dan Niccolò Machiavelli’ye kadar her şeyi kapsayan bu hacimli eser, “eski Avrupa geleneğindeki bir ana teorinin biçimsel donanımına” sahipti.
İlginin tek nedeni bu değildi. Doğu Bloku’nda ve Çin’de piyasaya doğru gerçekleşen çağ açıcı dönüşle karşı karşıya kalan Stalin karşıtı birçok Marksist bile daha eski, Komintern öncesi fikirlere dönüp bakıyordu. Bazılarının Hardt ve Negri’nin sisteminde çekici bulduğu şey, sistemin yenilik vaadi ve 1989 sonrası yeni dünyayla kurduğu ilişkiydi. Bu sistem, Vladimir Lenin ve Rosa Luxemburg’un “Birinci Dünya Savaşı dönemi etrafında kümelenen emperyalizme ilişkin Marksist teorik analizlerin ilk büyük dalgasını” aştığını iddia ediyordu. Hardt ve Negri, Marksist-Leninist anti-emperyalizm ulusal kurtuluşu — yani egemenliğe ve modernliğe dahil olmayı — hedeflemiş olsa da bu modelin artık uğradığı yenilgiler sonucunda tükendiğini savunuyordu.
Peki İmparatorluk neydi? Ulus-devletler arasındaki eski emperyalist rekabetlerin yerini alan yeni bir küresel egemendi. 1970’lerdeki kapitalist krize ve hem Doğu’da hem Batı’da işçi sınıfı başkaldırısının kendiliğinden gelişen “proleter enternasyonalizmi”ne karşı disipline edici bir yanıt olarak ortaya çıkmıştı. Bu, ABD emperyalizminin coğrafi erişimini genişletmekle kalmayıp Birinci, İkinci ve Üçüncü Dünyaların artık iç içe geçtiği bir “uluslararası disiplin düzeni” ortaya çıkarmıştı. Bu düzenin “melez anayasası” uluslararası örgütleri, devletleri, çokuluslu şirketleri, STK’ları ve medyayı bir araya getiriyordu. G8 ve DTÖ gibi kurumlar bu küreselleşmiş ekonominin eşgüdümüne yardımcı olsa da bu iktidar biçimi yersiz-yurtsuz ve her yere nüfuz eden bir nitelikteydi: artık kopup gidilebilecek bir “dışarısı” yoktu.
ABD “emperyal piramidin” tepesine yakın olsa da bir zamanlar birbirine düşman olan devletler arasında işbirliğinin işaretleri de vardı. Özellikle 1990’lar, Washington’ın uluslararası toplum adına hareket etmesinin doruk noktasına ulaştığı bir dönemdi. Sovyet liderliği de dahil olmak üzere Birleşmiş Milletler, Saddam Hüseyin’in Kuveyt işgalini geri püskürten George H. W. Bush’un 1991’deki Körfez Savaşı’na destek verdi. Ruanda ve Srebrenica’daki soykırımlar, BM’nin barışı koruma gücü olarak sınırlarını gözler önüne serdi. Yine de siyasi yakınlaşmanın başka işaretleri de vardı. 1997’de Rusya, Yediler Grubu’nun sekizinci üyesi olarak kabul edildi (böylece G8 ortaya çıktı); Vladimir Putin yönetiminin ilk dönemlerinde ise Batılı liderler onu terörle savaşta bir müttefik olarak görüyordu.
Haritaları Yeniden Boyuyoruz
Ne var ki İmparatorluk, kapitalizmdeki gelişmeleri maddi olarak analiz eden bir eserden ziyade, geçmiş Marksizmlere karşı bir felsefi sistem ortaya koyan bir yapıttı. Samir Amin’in işaret ettiği gibi, ABD devletinin kilit rolünü hafife alan kitap, örneğin Demokrat ya da Cumhuriyetçi yönetimlerin küresel kaynaklara erişimi kendi denetimleri altına alma konusunda söylediklerine pek ilgi göstermiyordu. Sovyet tipi komünizmin ve Üçüncü Dünya’daki milliyetçi projelerin çöküşü karşısında Hardt ve Negri, buralarda ortaya çıkan yeni devletleri de gerçek anlamda incelemiyordu. Evet, Çin ve SSCB’deki “sosyalist modernleşme”nin sonuçta sermaye için vasıflı bir işgücü hazırladığını söylüyorlardı. Peki bu eski sosyalist devletler İmparatorluk’ta nasıl bir rol oynuyordu? Kitap, onların 1991 sonrası tarihlerine yalnızca geçerken değiniyordu.
Bugün kitabın yenilik iddiası ironik görünüyor. Donald Trump, Marco Rubio ve başkaları, Venezuela ve İran’ın kaynaklarını kontrol etmek için ABD ordusunu kullanma planlarıyla açıkça övünüyor ve Avrupa’nın daha fazla yardım etmediğinden yakınıyor. ABD liderleri bunu uluslararası barış adına meşrulaştırmıyor; olsa olsa Çin’in de petrolü ve su yollarını kontrol etmek istediğine işaret ediyorlar. Yapay zekâ gibi alanlarda rakip ulus-devletler, kendi teknoloji şirketlerini savunmada ve diğerlerininkileri düzenlemede kilit rol oynuyor. Kuşkusuz Hardt ve Negri’nin sisteminin kaçış yolları var: metin o kadar muğlak ve şiirsel, o kadar sık konu değiştiriyor ki çelişki ve melez yapılar hakkındaki anlaşılması güç soyutlamalara kolayca sığınabiliyor. Ama bu da onu fiilen var olan yirmi birinci yüzyılda olup bitenleri açıklamak açısından pek kullanışlı kılmıyor.
Buradaki mesele, Trump’ın sıra dışı davranışlarının öngörüleri altüst etmiş olması değil. Grönland üzerine son tartışma belki de gerçekten onun Kuzey Atlantik haritasının büyük bir bölümünü yeniden boyamaya yönelik çocuksu arzusundan kaynaklanıyordur. Ama bundan daha önemlisi, Hardt ve Negri’nin sözünü ettiği küreselleşmenin özellikle ABD devleti etrafında şekillendiğini; yazarların küreselleşmeyi 1970’lerdeki kârlılık krizlerine bir yanıt olarak görmekte haklı olduklarını; proleter enternasyonalizmi korkusunun birleşik bir emperyal düzen ortaya çıkardığını düşünmenin ise ütopik olduğunu kavramakta fayda var. Bunu anlamak için Benjamin Bürbaumer’in yakın zamanda yayımlanan mükemmel kitabına bakabiliriz; İmparatorluk kadar geniş bir kapsam iddiasında bulunmasa da bu kitap onun birçok sınırını gözler önüne seriyor.
Bürbaumer’in Chine/États-Unis, le capitalisme contre la mondialisation adlı eseri, kapitalist küreselleşme çağında hem Washington’ın hem de Pekin’in rollerine dair materyalist bir açıklama geliştiriyor. Burada da hareket noktamız, hem ABD’li hem de Çinli liderlerin küreselleşmeye krize bir yanıt ve işçi sınıfının ekonomik taleplerini geri püskürtme stratejisi olarak yöneldiği anlayışı. Hardt ve Negri’den farklı olarak Bürbaumer, bu stratejilerin sermayenin belirli kesimlerinin (ABD örneğinde ulusötesi yönelimli işletmelerin) ve devletlerin kendi çıkarlarını yansıttığını kabul ediyor. Böylece Marksist analizin en temel sorularından birini ele alıyor: Egemen sınıflar sermaye birikimini korumak ve teşvik etmek için nasıl hareket eder?
Bürbaumer’in açıkladığı üzere, 1970’lerden itibaren ulusötesi sermayeyi savunan ABD liderlerinin, Çin’in ve Doğu Bloku’nun küreselleşmeye tabi bir konumda eklemlenmesinde çıkarı vardı: bu bölgeler, aynı zamanda Amerikalı işçilerin disipline edilmesine de yardımcı olan devasa bir daha düşük maliyetli işgücü kaynağı oluşturuyordu. Çin Komünist Partisi içinde yükselişe geçen piyasa yanlısı bir hizip açısından bu durum, ulusal kalkınmayı hızlandırmanın, teknoloji transferine imkân sağlamanın, iç çatışmaların basıncını azaltmanın ve daha fazla liberalleşmeyi destekleyecek yeni orta sınıf kesimleri yaratmanın bir yolunu sunuyordu. Ancak yükselişteki Çin kapitalizmi tabi konumunun sınırlarına dayandıkça bu süreç yeni gerilimler de yarattı. 2008 krizinden bu yana söz konusu çatışma, teknoloji patentlerinden doların hâkimiyetine kadar her alanda şiddetlendi. Artık rakip ticaret yollarının korunmasına askerî teçhizat yığınağının büyümesi eşlik ediyor.
Bürbaumer’in yaklaşımının başarısı, sistemin sayısız farklı parçadan oluştuğunu söylemekle yetinmek yerine, bu parçaların neler olduğunu bize anlatmaya istekli olmasıdır. Her şeyin bir şekilde birbiriyle bağlantılı olduğunu kabul etmenin ötesine geçerek, iktidarın bugün nasıl bir görünüm aldığını görmemizi ve onun en kötü sonuçlarından kaçınmak için neler yapılabileceğini tasavvur etmemizi sağlıyor.
İmparatorluk Çağı
Mesele yalnızca devletlerin yatırımları yönlendirmesi, altyapı inşa etmesi ve hatta savaşa hazırlanması değil. Devletler aynı zamanda, gerçek anlamda küresel hareketlerin yerlerini alamadığı temel mücadele alanları olmayı sürdürüyor. Alternatif küreselleşme protestolarının en güçlü döneminde bile birçok aktör, kapitalizmin yeni alanlara yayılmasının ulusal düzeydeki mevzuatı (çalışma hayatına ve çevre standartlarına ilişkin düzenlemeleri) ve bunlar üzerindeki demokratik denetimi zayıflatmaya yardımcı olduğunu anlamıştı. Gerici bir geçmişe dönüş olmak şöyle dursun, bu alanlar işçi hareketinin temel kazanımları ve günümüzdeki birçok mücadelenin odağı olmayı sürdürüyor. Tarihsel işçi partileri güçten düşmüş olsa da geçmişte elde ettikleri kazanımlar bütünüyle ortadan kalkmış değil.
İmparatorluk’un yazıldığı dönemde, 1994’te, tarihçi Eric Hobsbawm Aşırılıklar Çağı’nı yayımladı. Kitap, Birinci Dünya Savaşı’ndan Sovyetler Birliği’nin çöküşüne uzanan dönemi “kısa” bir yirminci yüzyıl olarak çerçeveliyordu: felaketlerle ve yeni bir dünya kurmaya yönelik hem umut verici hem de dehşet verici mücadelelerle dolu bir dönem. Bu dönemin sona ermesi huzurlu yeni bir düzen doğurmadı; bunun yerine, liberal kapitalizmi uzun süre reform yapmaya zorlamış olan bir hasmı ortadan kaldırdı. Hobsbawm’ın başlıca eserleri arasında bu kitap, hayatının iç içe geçtiği komünist hareketin başarısızlığının izlerini en fazla taşıyanıydı. Yine de Hobsbawm kitabını, demokrasinin içinin boşaltılmasının ve ulusal düzeydeki sosyal korumaların tasfiye edilmesinin liberal kapitalizmi hâlâ nasıl tehdit ettiğine ilişkin yerinde sorular ortaya atarak bitiriyordu. İmparatorluk ise yirminci yüzyıl reformizminin kurumsal mirası konusunda ketum kalırken, Negri’nin içinde aktif olduğu 1970’lerin otonomist solunun sonuçlarını açıkça değerlendirmekten de kaçınıyordu.
Geçmişteki mücadelelerden daha başarılı olmayı sağlayacak bir çerçeve sunmak için İmparatorluk, yaşamın ve emeğin kendisinden doğacak bir iradeye bel bağlıyordu. Yazarlar, geçmişteki sömürgecilik karşıtı savaşların ve antifaşist hareketlerin tercihlerini ve sonuçlarını küçümsemelerine rağmen, halk isyanının kesintisiz seyrini göstermek için bunların adlarını anıyorlardı. Tarihsel komünist partilerin militanları kitapta, Negri’nin kendisine atfettiği “bastırılamaz hafiflik ve neşe”nin aksine, yalnızca “görev ve disiplin”e bağlı “hüzünlü, çileci özne[ler]” olarak görünüyordu. Arzularını ulusal kurtuluşa bağlayan herkes de aynı şekilde yenilgiye mahkûmdu: Jean Genet, analiz yerine alıntılanarak, “Filistinlilerin kurumsallaştığı gün artık onların yanında olmayacağım,” diyordu. Hardt ve Negri’nin açıkladığı üzere, “ulus-devletin inşasıyla birlikte” “modern egemenliğin bütün baskıcı işlevleri kaçınılmaz olarak tüm güçleriyle ortaya çıkar.”
Hardt ve Negri’nin incelemesi, İmparatorluk içinde ve ona karşı seferberliği överken madunların talep ve beklentilerini hiçbir zaman ele almadı. Sanayi işçi sınıfı yalnızca ölmekte olan bir aktör olarak görünür; kimliğin ve yerelliğin — ve anlaşılan, devlet içinde kazanılmış hakların da — her türlü savunusu geçmişe dönük olarak sunulur. Okuduğumuza göre, kapitalist küreselleşmenin içinde mücadele etmek yerine ondan kopulabilecek bir “dışarısı” arayan her strateji, “İmparatorluk içinde var olan gerçek alternatiflerin ve kurtuluş olanaklarının üzerini örter, hatta bunları yadsır.” Peki bu pratikte ne anlama geliyor? Yazarlar bunu açıklamakta zorlanıyor. Hardt ve Negri, Çokluk ve Ortak Zenginlik gibi sonraki eserlerinde, İmparatorluk’un kendisinin sayısız direniş ve ret biçimini ortaya çıkardığını ve bunların — belki de henüz bunun farkında olmadan — sonunda paralel yollarda ilerleyebileceğini öne sürmekle yetiniyor.
Hobsbawm’ın Aşırılıklar Çağı’ndan sonra yayımlanan İmparatorluk, kısa yirminci yüzyılın yanılsamalarının yenilgiye uğramasını, yalnızca engel teşkil etmiş olan devletçi projelerin ortadan kalkması olarak görüyordu. Sosyalist ve komünist partilerin sayısız başarısızlığı ve yakın zamanda uğradıkları tarihsel ölçekteki yenilgi düşünüldüğünde, İmparatorluk, devleti reforme etme projesinin çıkmaza girdiğine ikna edilmeye pek ihtiyaç duymayan, zaten hazır bir okur kitlesi bulmuştu. Ne var ki İmparatorluk’un müjdelediği, emperyalizmin aşılarak yerini birleşik bir kapitalist imparatorluğa bırakmasına sahne olacak yirmi birinci yüzyıl da neredeyse hemen karaya oturacak, krizden uluslararası çatışmaya savrulacaktı. 2000 yılında üniversite çevrelerinin sıradaki büyük fikri, Sol’un yenilgilerinin ve kendisine bağlanan beklentileri karşılayamayacak olan vaat edilmiş küreselleşmenin bir ürünüydü.
Kaynak: https://jacobin.com/2026/09/the-really-really-short-twenty-first-century