Hangi Hakla Yazdım Bu Yazıyı?

Hafızamda futbola dair birikmeye başlayan görüntülerden ilkinin 1984 Avrupa Futbol Şampiyonası final maçının olduğunu, İspanya’nın kalecisi Arconada’nın, Fransız Platini’nin kullandığı frikikte topu koltuğunun altından kaçırdığı ânın zihnimde “naklen” duruyor olduğunu önceki yazılarımdan birinde söylemiştim sanırım. Söylememişsem de burada söylemiş oldum. Hafıza depomun ikinci ânına gelecek olursak, 1985’te sekiz yaşındayken radyodan dinlediğim , özetini sonradan televizyondan seyretme bahtiyarlığına erdiğim Bordeaux- Fenerbahçe şampiyon Kulüpler Kupası ilk tur müsabakası ve Selçuk Yula, Şenol Çorlu, Hüseyin Çakıroğlu’nun golleri tazeliğini hâlâ koruyor. Karşılaşmayı Fenerbahçe deplasmanda 3-2 kazanmış, rövanşta İstanbul’da alınan golsüz beraberlikle üst tura yükselmişti.

Fenerbahçe’nin mezkûr rakibinin bir yıl önce Avrupa Şampiyonu olan Fransa milli takımının iskeletini oluşturması hem kendi liginde hem de Avrupa’da fırtına gibi esmesi, söz konusu galibiyeti bizim penceremizde “mucizevî galibiyet” parantezine katmıştı doğrusu. Üstelik bu galibiyetten yaklaşık bir yıl önce İstanbul’da İngiltere milli takımından tek seferde 8 gol yiyen bir milli takıma sahipken, İngiltere ayarında bir ülkenin takımını deplasmanda ekarte etmek kuşkusuz çok büyük bir başarıydı. Bordeaux dediğimiz takım her ne kadar şimdilerde mali sıkıntılar sebebiyle profesyonel statüsünü kaybedip, Fransa liginin dördüncü kademesinde mücadele ediyor olsa da Fransa ligi deyince akla ilk takımlardan…

Benim nesil, Türk futboluna biraz da 80 darbesi sonrasında oluşan “ambiyans” ile müdahil olmaya başlamışsa da, seksenlerin o biraz kasvetli biraz kendi içinde umut taşıyan haletiruhiyesinde futbolu başka sevmişti sanırım. Turgut Özal önderliğinde başlayan liberal politikalar ve dışa açılım rüzgârları içinde, futbolumuzun da Avrupa’ya kafa tutacak seviyeye gelebileceğini içselleştirmek istedik belki de. Her ne kadar o yıllarda İngiltere karşısında üç yıl arayla alınan 8-0’lık iki yenilgiye şahitlik etsek de bu beni o boks tabiriyle “nakavt” etmemişti doğrusu. Neticede “güzel” yeniliyorduk ve bundan neredeyse memnun bile oluyordum. O yıllarda Samuel Beckett’ten haberdar değildim üstelik. Daha güzel deneyip daha güzel yenildiğimiz o yıllarda beni tam anlamıyla nakavt edecek hamle doksanların henüz başında lise talebesiyken “tarihçi” Salih Hoca’mızdan gelecekti. Galatasaray’ın bir Avrupa Kupası maçını izlemek için okuldan dolayısıyla tarih dersinden kaçan bir arkadaşımızın ardından şu cümleleri kurmuştu Salih Hoca. “Kaçtığına değmeyecek, yenebilecek miyiz sanki? Onlar (Avrupalılar) et yiyorlar biz ot yiyoruz. Ot yiyenler et yiyenleri yenebilir mi hiç?” Bu sözlerden yaklaşık üç dört yıl önce Galatasaray’ın Avrupa’nın bir numaralı kupası Şampiyon Kulüpler Kupası’nda yarı final oynama başarısının olması ve biraz da ilk gençliğin getirdiği “milliyetçi refleks” ile hocamıza epey içerlemiştim doğal olarak. Fakat bu olaydan yıllar yıllar sonra Hıncal Ulıuç’un Gündüz Kılıç ile Baba Gündüz ile yaşadığı bir anekdotu duyunca taşlar biraz daha yerine oturdu. Uluç’un naklettiğine göre Almanların fırtına gibi estiği 70’li yıllarda bir müsabaka öncesi Hıncal Uluç, Gündüz Kılıç’a “Almanya’yı yenebilir miyiz?” diye bir soru yöneltiyor. Baba Gündüz’ün cevabı ne “evet” ne de “hayır”… Cevap aynen şu: “Ne hakla?” Cevabı irdelediğimiz zaman, aslında Almanları yensek bile buna bir hakkımız var mı? Gibi sonuca ulaşıyoruz ki, bu sonuç aslında benim bu yazıda anlatmak istediğim şeyin de ana fikri oluyor. Nihayetinde ulusal anlamda Alman milli takımına karşı galip geldiğimiz maçlar var, kulüp takımlarımız da tarihleri boyunca birçok Alman takımını elediler fakat iki ülke futbolu arasında “doğru yapılanma, tesisleşme, alt yapı” gibi faktörlerde öyle büyük uçurum var ki yıllardır, biz o uçurumu kapatmak için çaba sarfetmeyip olası galibiyetlerin peşinde koştuğumuz için “hangi hakla” onları yenecek olmamızın muhasebesini yapamıyoruz bir türlü. O hakkın ne olduğunu kestiremediğimiz için de Kartacalı Anibal’in, komutanlarından birine söylediği o efsane söze gelip dayanıyoruz. “Kazanıyorsun ama galebe çalamıyorsun”… Kazanmak ile galip gelmek arasındaki o farkı kavradığımız zaman “ne hakla” sorusu kendiliğinden buhar olup gidecek zaten.

Toplumun dinamiklerinin, futbolun dinamiklerini de belirleyeceği konusundaki fikrimi hâlâ muhafaza ediyorum. Toplum yaşantınız nasıl ise futbolunuz da odur gibi bir söyleme de indirebiliriz bunu.  Dolaysıyla dünya üzerinde “sistem” dediğimiz o sihirli kelimenin hakkını tam anlamıyla tatbik eden toplumların futbolda bir adım önde olduğunu görmemiz tesadüf olmaz bu anlamda. Bugün bir Avrupa futbolundan bahsedebiliyorsak, bu tamamen Avrupa dediğimiz coğrafyanın içtimai düzende birtakım gerekleri yerine getirip buralardan taviz vermemesiyle ilintili. Burada elbette körü körüne bir “Avrupa” güzellemesi yapmıyorum ama toplumsal yaşam da kimsenin kimsede hakkının kalmadığı bir sistem oluşturan ve bundan asla taviz vermeyen Avrupa’nın, dünya futbolunda birinciliği kimseye bırakmaması boşuna değil. Hırsızlık, gasp, soygun, cinayet, yolsuzluk velhasıl topyekun olarak “ahlâksızlık” bağlamında epey sıkıntı çeken Latin Amerika’nın, futbolda “salt yetenek” ile belirli bir yere kadar gelebilmesi, henüz  “toplumsal yaşam” oluşturamamış Asya’da futbolun neredeyse hiç olmaması, toplumsal kuralları ikame etmekte zorlanan Afrika’da futbolun bir türlü beklenen sıçramayı yapamıyor olması; her ne kadar kendi içinde “faşizm, sömürü, ötekini yok sayma” zirve yapıyor olsa da toplumsal yaşam döngüsü bağlamında taşları yerine oturtan Avrupa için, futbolda birincilik mukadder. Tesisleşme ve altyapıda doğru işleri yapmak da zaten birebir toplum yaşantısı ve toplum kurallarıyla ilgili. Bize hep anlatılan “Avrupa’da insanlar mutsuz” masalının bir geçerliliğinin olmadığını “hakkelyakin” gördüğümde fark ettiğim bir gerçek olarak, Ajax alt yapısının niye dünyada hâlâ zirvede olduğunu da fark etmiştim. Zira yapay değil gerçek çimle kaplanmış tesislerde onlu yaşlardaki çocuklar da hocaları da şen şakrak teknik taktik kurulumu tamam ediyorlardı. Toplum hayatında “gerekli mutluluğu” yakaladığınız zaman ilk kapıyı sorgusuz geçiyorsunuz.

Dörtlüleri yakıp arabasını yolun neredeyse ortasına bırakıp giden, yolu kapatan şoförler, sırasına riayet etmeyen uyanıklar, sokakta bağırıp çağıran kabadayılar, borcunu ödemeyip olası devlet affı bekleyen vatandaşlar, kaldırım taşlarını sürekli yenileyerek cebini doldurun belediye başkanları, yetimi gözetmediği gibi yetimin hakkını da çalan politikacılar, menfaat düşkünü gazeteciler, fikir önderleri… hepsi de toplumsal yaşam döngüsüne dâhil. Buraları düzeltemediğimiz müddetçe, futbolumuzun bir adım daha ileri gitmesini beklemek beyhude.

Yazının tam burasında, Avrupa’nın banliyölerinde yaşanan olumsuzlukları hatırlatacaklar olacaktır. Dünyanın bütün kötülüklerden arınması dünyanın yaratılış gayesine terstir zaten. Elbette tam anlamıyla bir tekamül çok zor. Burada devreye istatistik girecek. Modernleşen ve modernleşemeyen toplumların, bir de bizim gibi arada kalmış toplumların toplumsal yaşam istatistikleri… Modernleşme dediğimiz kavramın sadece fizikî bağlamıyla ele alınamayacağını dipnot olarak ekleyeyim. Zira modern tesisler yapmakla da işin bitmeyeceğini anlayalı çok oldu.

Gündüz Kılıç dünyadan göçeli çok oldu. Salih Hocamız da muhtemelen tamamlamıştır dünya yolculuğunu. İkisi de bir an karşımda olsalardı, Salih Hoca’ya “mesele et-ot meselesi değilmiş hocam, bizimkilerin beslenme programı da aynı ama mesele zihniyet meselesiymiş” demek isterdim. Gündüz Baba’ya da “böyle bir yazı yazdım ama hangi hakla yazdım bilmiyorum hocam” derdim.

Milli takım olarak zaman zaman Fransa’yı, Hollanda’yı, Almanya’yı yenmeye devam edeceğiz, Avrupa’da yine kırk yılda bir yarı finaller göreceğiz. Kulüp takımlarımız da aynı şekilde kırk yılda bir yeni zaferler kazanacak. İşte o kırk yılda bir zamana denk gelen nesiller “vay be” diyecek. Fakat böyle giderse hiçbir zaman bir futbol ekolü oluşturamayacağız maalesef. Şu an diplerde gezinen Çek ve Macar futbolunun yüzyılın ortasında oluşturdukları ekolün asla bitmeyeceğini ve günün birinde yine canlanabileceğini, son yirmi yıldır çöküş yaşayan İtalyan futbolunun bir ekollerinin  olduğunu ve o ekolün bir gün geri geleceğini, Almanların şu an kriz yaşayan futbollarının ve ekollerinin tekrar dolaşıma gireceğini bildiğim gibi biz Türklerin bir futbol ekolü oluşturmaya niyetimizin olmadığını ve bunu başaracak bir toplum duyarlığına asla sahip olmadığımızı da biliyorum maalesef.

Ne diyoruz biz Türkler hep. Hayırlısı…