ABD Hegemonyası; Düzen mi Kuracak, Kaos mu?
Hâlihazırda Bir Tek Nüfuz Alanı Var
Amerika Birleşik Devletleri’nin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu yakalamasının ve Başkan Donald Trump’ın Grönland’ı alma söylemini yeniden gündeme getirmesinin ardından yorumcular Monroe Doktrini’nin yeniden doğuşu, büyük güçlerin etki alanlarının geri dönüşü, Pax Americana’nın sonu gibi eski klişelere sarıldı. Ancak bu olaylar daha istisnai bir durumu ortaya çıkardı. Bugün dünyada yalnızca tek bir gerçek nüfuz alanı var. Amerika Birleşik Devletleri, yalnızca Çin ve Rusya gibi rakiplere karşı bir tampon bölge olarak değil, aynı zamanda Amerikan gücünün ve ticaretinin büyük ölçüde rakipler tarafından kısıtlanmadan dışarıya yansıtılabildiği yarımküresel bir üs olarak, geniş bir ana bölgeye tek başına hâkimdir.
Bu yapının modern tarihte bir örneği yoktur. Soğuk Savaş sırasında Amerikan nüfuz alanı, geniş bir Sovyet nüfuz alanıyla karşı karşıyaydı. Daha önceki çok kutuplu dönemlerde ise Avrupa güçleri denizaşırı imparatorluklar kurmuş ve Batı Yarımküre’nin derinliklerine koloniler yerleştirerek ABD’nin nüfuzunu kendi topraklarına yakın bölgelerde bile zorlamıştı. Ancak o dünya artık geride kaldı. Amerikan nüfuz alanı artık tek başına duruyor. Çin ve Rusya, bırakın Amerika Birleşik Devletleri’nin arka bahçesine sürdürülebilir güç projeksiyonu yansıtmayı kendi bölgelerinde dahi kontrolü sağlamlaştıramıyorlar. Komşularını sindirebilir ve istikrarsızlık yaratabilirler, ancak etkileri hızla direnç ve çıkmazlarla karşılaşıyor. Sonuç; çok kutupluluk değil, tek bir bütünleşmiş Amerikan nüfuz alanı ve geri kalan her yerde tartışmalı alanlar şeklinde keskin bir asimetridir.
Bu asimetri tehlikeli türden bir ABD üstünlüğü yaratıyor. Tek nüfuz alanlı bir dünya, Çin lideri Şi Jinping ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i statükoyu kabullenemeyecek kadar kırgın, Amerika Birleşik Devletleri’ni ise Avrasya’daki tehditleri patlak verene kadar ciddiye almayacak kadar güvende tutar. Bu durum ayrıca Washington’u, ticaret ve ittifaklar yoluyla güç kazandıran bir küresel düzenin sorumluluğunu, güç biçimlerini değiştirerek, kendi arka bahçesinde kaynak istihracı ve kolonyal denetim yoluyla tepki toplayan zorlayıcı bir tahakkümle takas etmeye teşvik ediyor.
Yine de bu dengesizlik aynı zamanda bir fırsat da yaratıyor. Amerika Birleşik Devletleri nüfuz alanını uluslararası düzenin yerine geçecek bir araç olarak değil, onun temeli olarak kullanabilir. Tek nüfuz alanlı bir dünya Washington’a iki nadir avantaj sunuyor: rakipsiz bir güç ve gerekirse Avrasya’dan geri çekilebileceği güvenli bir ana üs. Güçle birlikte güvenilir bir çıkış seçeneği sunan bu ikili durum, hâlihazırda ABD müttefiklerini yeniden silahlanma yönünde giderek artan bir şekilde teşvik ediyor. Uzmanlar, Davos konuşmalarına odaklanırken, Çin ve Rusya’nın baskısının ön saflarında yer alan devletler ordularını, sanayilerini ve tedarik zincirlerini yeniden inşa etmeye başlıyor ve liberal düzenin zamanla yavaş yavaş kaybettiği şeyi yeniden canlandırıyor: Amerika Birleşik Devletleri için yetenekli ortaklar. On yıllar sonra ilk kez daha sert ve daha dayanıklı bir özgür dünyanın ana hatları görünmeye başlıyor. Bu çabaların kalıcı olup olmayacağı ise Amerika Birleşik Devletleri’nin ortakları ortak güce katkı sağlayan aktörler yerine vasallar olarak görme şeklindeki Çin ve Rusya’nın en büyük hatasından kaçınıp kaçınamayacağına bağlı olacaktır.
ŞEHİRDEKİ TEK OYUN
Birçok analist ABD üstünlüğünün zayıfladığını ve dünyanın çok kutuplu nüfuz alanlarına doğru yeniden örgütlendiğini savunuyor. Hatta bazıları barış karşılığında Washington’ın Çin’e Asya’da, Rusya’ya ise Doğu Avrupa’da birer nüfuz alanı tanımasını öneriyor. Ancak nüfuz alanları diplomatik tavizler değildir. Güç, coğrafya ve her şeyden önce daha zayıf devletlerin tercihleriyle ortaya çıkan siyasi gerçeklerdir. Bir ülke ancak komşuları güvenlik konularında ona tabi olduğunda, dış rakipler belirleyici biçimde müdahale edemediğinde ve kontrol, sürekli güç kullanımına başvurmadan sürdürülebildiğinde gerçek bir nüfuz alanına sahiptir. Bu koşullar yoksa bir nüfuz alanını var kabul etmek hiçbir şeyi değiştirmez.
Tarihsel olarak nüfuz alanları; fetih yoluyla ya da komşuları güvenlik garantileri, pazar erişimi ve ayrılmayı aşırı maliyetli kılan kurumlarla bağlama şeklinde iki ana yolla inşa edilmiştir. İnşa yöntemleri farklı olabilir, ancak gereklilikler değişmez. Gerçek bir nüfuz alanı askeri üstünlük, ekonomik merkezilik ve kalıcılık gerektirir. Bu ölçütlere göre Amerika Birleşik Devletleri Batı Yarımküre’de bir nüfuz alanına sahiptir. Başka hiçbir güç buna benzer bir nüfuz alanına sahip değildir.
Önce askeri üstünlüğe bakalım. Washington, Batı Yarımküre’deki diğer tüm ülkelerin toplamından 12 kat kadar daha fazla savunma harcaması yapmaktadır. Rio Grande Nehri’nin güneyinde, devletlerin yaklaşık üçte ikisi ordudan çok iç güvenlik güçleri birimlerinden biraz fazlasını bulunduruyor. Bölgedeki 33 ülke toplu olarak 700’den az muharip uçak, yaklaşık 30 savaş gemisi ve yaklaşık 20 denizaltıya sahiptir; buna karşılık Amerika Birleşik Devletleri’nin yaklaşık 3.000 muharip uçağı, 120’den fazla savaş gemisi ve yaklaşık 65 denizaltısı vardır.
İki savaş uçağı filosu, tek bir mekanize tugayı ve küçük bir firkateyn filosuyla sınırlı bir güç projeksiyonu kapasitesine sahip Kanada bu hususta kısmi bir istisnadır. Buna rağmen, eskiyen platformların bakım eksiklikleri ve kronik personel kıtlığı nedeniyle gemilerin, uçakların ve birliklerin mürettebatsız kalması, kuvvetlerinin yaklaşık yarısını gerekli herhangi bir anda kullanılamaz hale getirmektedir. Yarımküredeki muadilleri gibi Kanada kuvvetleri de istihbarat, yakıt ikmali, nakliye ve hedefleme konularında büyük ölçüde Amerika Birleşik Devletleri’ne bağımlıdır.
Fiiliyatta bölgesel ordular rakip olmaktan çok Amerikan gücünün yardımcı unsurları gibi işlev görüyor. Yarımkürenin büyük bölümünü kapsayan erişim anlaşmaları ve ortak eğitim programları sayesinde ABD ordusu neredeyse tam hareket serbestîsine sahiptir ve en son Venezuela’da görüldüğü gibi müdahalelerini asgari dirençle karşılaşacak şekilde gerçekleştirebiliyor.
Ekonomik merkez olma hali bu üstünlüğü pekiştiriyor. Amerika Birleşik Devletleri Batı Yarımküre’nin kilit pazarıdır. Güney Amerika ihracatının neredeyse yarısı ve Kanada ile Meksika ihracatının yüzde 60 ila 80’i ABD’ye gitmektedir. Bu, birçok ülkenin Çin ile yürüttüğü türden yönlendirilebilir emtia ticareti değil, ABD pazarı için özel olarak üretilmiş nihai mallar ve bileşenlerden oluşan sıkı biçimde entegre edilmiş tedarik zinciri ticaretidir. ABD komşuları bu pazarı kaybederse, üretim başka yerlere kaymak yerine çöker.
Batı Yarımküre aynı zamanda fiili bir ABD doları bölgesidir. Bazı ülkeler doğrudan doları kullanır, birçoğu kendi para birimlerini dolara sabitler ve bölgesel ticaret ile borçlanmanın büyük kısmı dolar cinsindendir. Kriz zamanlarında kurtarma finansmanı ABD kurumları üzerinden yürüyor ve ABD’den gelen işçi dövizleri Orta Amerika ve Karayipler genelinde GSYH’nin önemli bir bölümünü ayakta tutuyor. Sonuç olarak Amerika Birleşik Devletleri için yapısal bir kaldıraç oluşuyor: dolara bağlı diğer hükümetler, finansal istikrarsızlık riskini göze almak yerine Washington’la uyumlu hareket etme konusunda güçlü teşviklere sahiptir.
Son olarak Amerika Birleşik Devletleri kalıcılığa sahiptir çünkü bölgeye yabancı bir siyasi ya da ekonomik proje dayatmaya çalışmamaktadır. Sovyetler Birliği, Doğu Avrupa ve Orta Asya’ya komünizmi zorla empoze etmiş ve gücü zayıfladığında söz konusu bu devletler hemen saf değiştirmiştir. ABD’nin etki alanı farklı işliyor. Yarımkürede Amerikan karşıtlığı yaygındır ancak Batı Yarımküre’deki hükümetlerin çoğu artık Amerikan gücüne temelden düşman projeler etrafında örgütlenmemiştir. Latin Amerika; Venezuela ve Küba’nın çöküşleriyle itibarını yitiren devlet öncülüğündeki sosyalizm ve devrimci milliyetçilikten uzaklaşarak, suç ve enflasyonla mücadele, mali istikrar sağlama ve özel yatırım çekme konularıyla meşgul olan hükümetlere doğru yönelmiştir. Bu öncelikler bölgeyi Amerikan yanlısı yapmıyor, ancak ABD’ye karşı meydan okuma cazibesini sınırlıyor ve Amerikan üstünlüğüne açıkça karşı çıkma teşviklerini azaltıyor.
En az bunun kadar önemli olan bir diğer nokta da Batı Yarımküre’de ABD üstünlüğüne yönelik güvenilir bir alternatifin bulunmamasıdır. Çin ve Rusya bölgeye sistem değil, al-ver imkânı sunuyor. Pekin altyapı inşa ediyor, ancak sübvansiyonlu ihracat ve şeffaf olmayan kredilerle kaynak istihracını teşvik ediyor. Moskova emtia ve silah satıyor. Hiçbiri bölge devletlerinin anlamlı biçimde katılabileceği bir siyasi ya da ekonomik çerçeve sunmuyor; çoğunun örnek almak isteyeceği bir ideoloji de önermiyor. Her ikisi de belirsiz devamlılık planları ve tutarsız politikaları olan acımasız diktatörlükler tarafından yönetiliyor; Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve Çin’in “sıfır COVID” karantinaları bunun en bariz örnekleridir ve Washington, Maduro’ya karşı harekete geçtiğinde ikisi de en yakın bölgesel müttefikini koruyamadı. Nüfusları ve ekonomileri Amerika Birleşik Devletleri’ne kıyasla küçülen Çin ve Rusya, potansiyel ortaklarına daha küçük pazarlar, daha zayıf bilançolar ve uzak, kaprisli rejimlere bağımlılık içeren bir gelecek sunuyor.
O KADAR DA BÜYÜK GÜÇLER DEĞİL
Eğer var olsalardı, Rus ve Çin nüfuz alanları hiç de ustaca olmazdı. Putin, kendini modern zamanların Büyük Petro’su olarak gösteriyor ve Soğuk Savaş sonrası düzenin Rusya’yı medeniyet alanından mahrum bıraktığını, yani “Rus Dünyası”nı; dil, din ve imparatorluk tarihiyle tanımlanan ve Rusya’nın sınırlarının çok ötesine uzanan, kasıtlı olarak belirsiz bir alan olarak tasvir ediyor. Gerçek bir Rus nüfuz alanı, Moskova’nın halihazırda komşularına karşı kullandığı suikastlar ya da dezenformasyon kampanyaları gibi gri bölge zorlamalarının çok ötesine geçerdi. Bu durum, NATO ve Avrupa Birliği’nden dışlanmış, Batı askeri güçlerine ev sahipliği yapmayan ve dış politikalarını Moskova’nınkiyle uyumlu hale getiren, Baltık ülkeleri, Gürcistan, Moldova, Ukrayna, belki de Polonya ve Romanya gibi tamamen tarafsız devletlerden oluşan bir kuşak oluştururdu. Bu ülkelerin ekonomileri bir gümrük bloğuna entegre edilir, Rusya ile ticaret engelleri düşürülürken Batı’ya karşı ticaret engelleri yükseltilirdi. Rus askerleri ve istihbarat servisleri bu alan içinde serbestçe faaliyet gösterirdi. Kremlin her ülkedeki liderleri belirler ve muhalifleri tasfiye ederdi. Putin’in anlatımına göre böyle bir nüfuz alanı “modern dünyanın kutuplarından biri”ni oluştururdu.
Bir Çin nüfuz alanı ise daha da geniş olurdu. Tayvan, Hindistan’ın bazı bölgeleri ve belki Japonya’nın Ryukyu Adaları’nın (Japonya’nın güneyinden Tayvan’ın kuzeyine kadar uzanan ve aralarında Okinawa adasının da bulunduğu takımadalar) bir kısmı doğrudan ilhak edilirdi. Avustralya, Japonya, Filipinler, Güney Kore ve Vietnam stratejik tarafsızlığa zorlanır; orduları sınırlandırılır ve ABD güçleri topraklarından çıkarılırdı. Doğu Çin Denizi ve Güney Çin Denizi fiilen Çin suları haline gelir, komşular kendi kıyılarının ötesinde faaliyet göstermek için Pekin’den izin almak zorunda kalırdı. Ekonomik düzenleme ise neo-kolonyal bir nitelikte olurdu. Çin Başbakanı Li Keqiang’ın 2017’de Trump’a söylediği gibi, Çin ileri imalatı tekeline aldığı, diğerlerinin ise hammadde tedarik ettiği bir dünya tasavvur ediyor. Devletler Çin malları satın almak ve Çin sistemlerini kurmak için Pekin’den yoğun biçimde borçlanır; verileri ve telif gelirlerini Pekin’e yönlendirirken Çin Komünist Partisi’nin kırmızıçizgilerine saygı gösterirdi. Bu sürekli baskı altında Asya genelindeki demokratik kurumlar giderek aşınırdı.
Bu etki alanları kulağa gerçek dışı geliyorsa, bunun nedeni gerçekten de öyle olmalarıdır. Ne Rusya ne de Çin bunları dayatacak askeri üstünlüğe, ekonomik merkeziliğe ya da kalıcılığa sahiptir. Rusya’nın başarısızlığı en çarpıcı olanıdır. Tüm konvansiyonel askeri gücünü tek ve daha yoksul bir komşuya, Ukrayna’ya, yöneltmiş; Rus ekonomisini seferber etmiş, Sovyet stoklarını tüketmiş, yüz binlerce Rus vatandaşını silâhaltına almış ve bulabildiği her müttefiki yardıma çağırmıştır. Buna rağmen, tam ölçekli savaşın dört yılı da dâhil olmak üzere on yılı aşkın çatışmanın ardından Rus güçleri, 2014’teki hatlarının yalnızca yaklaşık 50 kilometre ötesine ilerleyebilmiş ve ABD’nin II. Dünya Savaşı’ndaki toplam kayıpları kadar, 1,2 milyon zayiat vermiştir.
Askeri başarısızlık Rusya’nın ekonomik gerilemesini hızlandırmıştır. Avrupa enerji piyasalarından kopuk, milyonlarca Rus’un ülkeyi terk etmesiyle yetenek kaybı yaşayan ve ulusal bütçesinin yarısını (ve işgalden önceki GSYİH’sının neredeyse iki katını) askeri harcamalara ayıran Rusya, komşularını mahvedebilen ancak onları kendine çekemeyen veya yönetemeyen, iflas etmiş, aşırı militarize olmuş bir petrol devletine dönüşüyor. Buna karşılık, eski Sovyet devletleri Moskova ile bağlarını koparıyor, Rus silahlarını diğer ülkelerden temin edilen silahlarla değiştiriyor, ticareti yeniden yönlendiriyor, anlaşmazlıkları Rus arabuluculuğu olmadan çözüyor ve Rusya’nın yakın çevresindeki ekonomik etkisi artık Moskova’nınkini gölgede bırakan Çin ve Avrupa’ya yöneliyor. Bir zamanlar Orta Asya, Güney Kafkasya ve Doğu Avrupa’yı birbirine bağlayan ana güç olan Rusya, giderek itaat edilen değil, baypas edilen bir aktör haline geliyor.
Bu anlamda Çin’in görünümü daha parlaktır. Asya’nın GSYH’sinin yaklaşık yarısını üretmekte ve kıtanın askeri harcamalarının neredeyse yarısını gerçekleştirmektedir; kilit sektörlerde baskındır ve neredeyse her Asya ekonomisinin en büyük ticaret ortağıdır. Güney Çin Denizi’ndeki ada inşası ve Kuşak ve Yol Girişimi olarak bilinen küresel altyapı projesine yaptığı yatırımlar aracılığıyla Pekin, Asya genelinde etkisini genişletmiştir.
Ancak ölçek, mutlak üstünlük anlamına gelmez. Amerika Birleşik Devletleri’nin aksine Çin, dünyanın en rekabetçi bölgesinde faaliyet göstermektedir. Komşuları arasında dünyanın en kalabalık 15 ülkesinden yedisi, en büyük 15 ekonomi ve askeri harcama yapan ülkelerinden dördü ve nükleer silah sahibi dört devlet bulunuyor; ayrıca hızla nükleer silah edinebilecek birkaç ülke daha var. Son sekiz on yılda Pekin tüm komşularıyla sınır anlaşmazlığı yaşamış, Hindistan, Japonya, Güney Kore, Sovyetler Birliği ve Vietnam’la çatışmış ve en az on ülkeyle toprak ihtilafını hala sürdürmektedir. Çin ayrıca Çin kıyılarına yakın bölgelerde yaklaşık 90.000 asker, yüzlerce uçak ve düzinelerce savaş gemisi ile füze bataryası konuşlandıran ABD’den sürekli baskı görmektedir. Washington 19. yüzyılda Latin Amerika’da etki alanını kurarken Avrasya’nın büyük güçleri birbirleriyle savaşmakla meşguldü. Bugün ise Batı Yarımküre’de güvende olan ABD, Çin’in arka bahçesine büyük bir güç projeksiyonu yansıtmaktadır.
Modern teknoloji de Çin’in askeri gücünü sınırlandırmaktadır. Hassas füzeler, insansız hava araçları ve akıllı mayınlar, artık daha zayıf devletlerin bile büyük orduları çok daha düşük maliyetle yok etmelerine olanak tanıyor; bu durum Ukrayna’da açıkça görülüyor ve Çin’in komşuları da bu asimetrik silahları stoklamış durumdadır. Ayrıca fetih artık birike birike gerçekleşmemektedir. Geçmiş dönemlerde galipler genişledikçe güçlenir, çiftliklere, fabrikalara ve kaynaklara el koyardı. Bugün ise gelişmiş ekonomiler daha kırılgandır: insanlar kaçıyor, veriler kayboluyor ve tedarik zincirleri çöküyor. Örneğin Çin Tayvan’ı işgal ederse, adanın yarı iletken endüstrisi muhtemelen yok olur ve Pekin zenginlik yerine enkazla karşı karşıya kalır.
Çin bir etki alanını satın da alamaz. Amerika Birleşik Devletleri komşularını tüketici talebiyle kendine çekerken, Çin sübvansiyonlu ihracatla pazarları doldurarak yerel sanayiyi zayıflatıyor ve ülkeleri kendinden uzaklaştırıyor. Şu anda rekor düzeyde 1,2 trilyon dolarlık ticaret fazlası vermekte ve fazla üretimi yurt dışına ihraç etmektedir. Birçok Asya ekonomisinde Çin’den yapılan ithalat son beş yılda iki katına çıkmıştır. Bu ticaret tarzının ürettiği sonuç itaat değil, tepki olmuştur. Çin’in parasal çekim gücü de zayıftır: renminbi Asya ve küresel ticarette hâlâ ABD dolarının gerisindedir ve bölgesel rezervlerin yalnızca yaklaşık yüzde üçü bu para biriminde tutulmaktadır.
Pekin bunu devlet yönlendirmeli finansmanla telafi etmeye çalışmıştır, ancak Kuşak ve Yol Girişimi Çin’i Asya’nın ekonomik merkezi haline getirememiştir. Hindistan, Japonya ve Güney Kore gibi bölgenin en büyük ekonomilerinden birkaçı hiçbir zaman bu sürece katılmadı ve Çin’in yurtdışı kredilerinin dörtte üçünden fazlası, başta Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya olmak üzere, Çin’in olası nüfuz alanının dışında kalan orta ve üst gelirli ülkelere gitti. Bu arada yaygın temerrütler Çin’in finansal erişimini bir yük haline getirmiş, Pekin’i bir kalkınma ortağı yerine dünyanın en büyük borç tahsildarı konumuna getirmiştir. 2022 itibarıyla Çin’in denizaşırı kredi portföyünün yaklaşık yüzde 60’ı ve 2023’te gelişmekte olan ülkelerdeki borçlularının neredeyse yüzde 80’i borç sıkıntısı yaşayan hükümetlere bağlıydı; bu durum da Kenya, Pakistan, Sri Lanka ve Zambiya gibi ülkelerle ard arda gelen yeniden müzakerelere yol açmıştır.
Çin, endüstriyel bir süper güç olmaya devam ediyor (dünyanın imalat ürünlerinin yaklaşık üçte birini üretiyor ve gemi inşaatından elektrikli araçlara ve bataryalara kadar birçok sektörde hâkim konumda), ancak bu gücün temelleri aşınıyor. Çin ekonomisi 2021’den beri dolar bazında ABD’ye kıyasla küçülüyor, nüfusunun bu yüzyılın sonuna kadar yarıya inmesi bekleniyor, verimlilik on yıldan fazla bir süredir durgun ve ulusal borç GSYİH’nin %300’üne ulaştı ve hızla artmaya devam ediyor. Kişi başına harcanabilir gelir ortalama yalnızca 6.000 dolar civarındadır ve çoğu işçi lise eğitimi dahi almamıştır. Çin öngörülebilir gelecekte Asya’nın en güçlü devleti olmaya devam edecektir, ancak dünyanın en zorlu bölgesine hükmetmek için gerekli zenginlik fazlalığına ve güce sahip değildir.
DAHA FAZLA GÜÇ, DAHA FAZLA SORUN
Tek nüfuz alanlı bir dünya Amerika Birleşik Devletleri için bir armağandır, ancak aynı zamanda istikrarsızlaştırıcıdır. Tek bir etkili nüfuz alanı, birkaç hayal kırıklığına uğramış meydan okuyucu ve geniş, savunmasız bölgelerden oluşan bir uluslararası sistem kalıcı bir denge üretmez. Washington’ı hem koruyan hem de güçlendiren aynı asimetri, rakiplerin, müttefiklerin ve bizzat Amerika Birleşik Devletleri’nin sahip olduğu teşviklerini çatışmayı davet edecek biçimde çarpıtır.
İlk tehlike, tek nüfuz alanlı bir dünyanın Rusya ve Çin’i statükoyu kabullenemez hale getirmesidir. Bu iki güç de Soğuk Savaş sonrası dönemde olduğundan daha güvenli veya daha müreffeh olmamıştı. Ancak tek nüfuz alanlı bir dünya, onların büyük güç statülerini ve kendilerini yöneten siyasi tekelleri tehdit etmektedir.
Rusya’nın temel sorunu, eski uydularının onsuz gelişiyor olmasıdır. 1990’dan bu yana demokratikleşip Avrupa Birliği’ne katılan eski Sovyet devletleri Rusya’dan iki kat daha hızlı büyümüştür. 1990’da Ruslar Polonyalılardan yaklaşık iki kat daha zenginken, bugün Polonyalılar Ruslardan yaklaşık yüzde 70 daha zengindir. Ukrayna’nın Batı’ya yönelmesi bu refah kuşağını Rusya’nın kapısına kadar getirecektir ve Putin için bu ihtimal kabul edilemezdir. Özgür ve başarılı bir Ukrayna, onun yönetiminin ulusal gerilemeye başkanlık ettiğini ortaya koyar ve uzun süre aşağıda görülen ülkelerin Kremlin’in reddettiği liberal düzeni benimseyerek Rusya’yı geride bırakabileceğini kanıtlar.
Çin’in hoşnutsuzluğu farklı bir eksende ilerliyor. Rusya elinden kaçan devletlerin başarısıyla tehdit edilirken, Çin tek nüfuz alanlı bir dünyanın yapısıyla tehdit edilmektedir. Kendi nüfuz alanına sahip olmayan Pekin’in 20. yüzyılın sonlarındaki yükselişi ABD öncülüğündeki düzene entegrasyona dayanıyordu. Bu strateji olağanüstü bir büyüme sağladı, ancak bir bedeli vardı: Çin’i, yeni bölgesel hegemonların ortaya çıkmasını engellemek ve açık pazarları, açık bilgiyi ve kalıcı ABD askeri üstünlüğünü pekiştirmek üzere tasarlanmış bir uluslararası sisteme bağladı. Çin’in yükselişini mümkün kılan düzen, aynı zamanda genişlemesini sınırladı ve siyasi temellerini tehdit etti.
Pekin’in bakış açısından ABD öncülüğündeki düzen her zaman karma bir anlaşma olmuştur. Düzen; Japonya’nın yeniden silahlanmasını sınırladı, ancak Çin’in çevresinde kalıcı bir ABD askeri varlığını yerleştirdi. Deniz yollarını açık tuttu, ancak Pekin’in Tayvan ile Doğu ve Güney Çin Denizleri üzerindeki iddialarını dondurdu. Afrika ve Orta Doğu’dan enerji ve hammadde erişimini mümkün kıldı, ancak bu akışları ABD Donanması tarafından denetlenen Malakka Boğazı gibi deniz geçitlerinden geçirmek zorunda bıraktı. Daha geniş ölçekte entegrasyon, Çin’in iç nüfusunu yabancı sermayeye, bilgiye, hukuki normlara ve ekonomik dalgalanmalara maruz bırakarak Çin Komünist Partisi’nin iktidar tekelini aşındırdı ve Çin’in Batı talebine, finansına ve kurallarına bağımlılığını derinleştirdi.
Çinli liderler bu yolun nereye vardığını bildiklerine inanıyor. Sovyetler Birliği, Komünist Parti yönetimini iç liberalizasyon ve Batı ile uyumu bağdaştırmaya çalıştı ve hem rejimini hem de imparatorluğunu kaybetti. Şi, yönetimini bu olayın öğrettiği derse dayandırdı. Bu nedenle, ABD ile çatışma pahasına bile olsa, büyümeyi kontrolle, entegrasyonu ise özerklikle takas etmeye, merkantilizmi, özgüveni ve blok oluşturmayı benimsemeye hazırdır.
Ancak korkunun yanı sıra hırs da vardır. Rusya ve Çin yalnızca hayatta kalmaya değil, tarihsel kayıpları tersine çevirmeye çalışmaktadırlar. Büyük güçler alt pozisyonlara düşüşü nadiren kabullenir. Yirminci yüzyılda Almanya ve Japonya ezildiklerinden imparatorluklarını terk etmek zorunda bırakıldılar; Fransa ve Birleşik Krallık ise imparatorluklarını sürdürme kapasitelerini kaybettikten çok sonra bile onlara sıkıca tutundular. Soğuk Savaş kısmen istikrarlıydı çünkü Sovyetler Birliği II. Dünya Savaşı zaferiyle kazanılmış geniş bir toprak düzenini savunuyordu.
Buna karşılık Rusya ve Çin yenilgiler sonucunda dayatılmış sınırlara içerlemekte ve bunları tersine çevirmeye çalışmaktadır. Her ikisi de yüzyıllar süren birleşik yönetim geleneğine ve bölgesel üstünlüğün doğuştan bir hak olduğu hissine sahip Avrasya kara imparatorluklarının mirasçılarıdır. Sovyetlerin çöküşü Moskova’da sınırlı bir gerileme olarak değil, Putin’in ifade ettiği gibi, 20. yüzyılın en büyük jeopolitik felaketi olarak kaydedildi. Bu çöküş Moskova’nın bir zamanlar yönettiği toprak ve nüfusun yaklaşık yarısı üzerindeki kontrolünü sona erdirdi ve 1990’ların başında erkeklerin ortalama yaşam süresi beklentisinin altı yıl azalmasıyla barış zamanındaki en keskin yaşam süresi düşüşlerinden biriyle birlikte ekonomik çöküşü getirdi.
Çin’in hoşnutsuzluğu daha da derindir. Yabancı güçler 1839’dan 1949’a kadar süren “aşağılanma yüzyılı” boyunca; Çin’i ardı ardına gelen savaşlarda mağlup etti, topraklarını ele geçirdi, vergiden muaf ayrıcalıklı ticaret sistemleri kurdu, uluslar arası yönetim sistemini dayattı ve Qing imparatorluğunu parçaladı. Bu yenilgileri tersine çevirmek ve kaybedilen toprakları geri alarak Çin’i yeniden bütün hale getirmek, Komünist Parti milliyetçiliğinin merkezinde yer alıyor. Tek nüfuz alanlı bir dünya bu hedeflerin önünde duruyor ve böylece imparatorluk mirasçılarının kalıcı ikinci sınıf konumu kabul etmek yerine topraklarını geri kazanmak için giderek daha tehlikeli girişimlerde bulunmasıyla restorasyon savaşlarını körükleme riski taşıyor.
Rusya ve Çin, bir zamanlar Nazi Almanyası, emperyal Japonya ya da Sovyetler Birliği’nin yaptığı gibi komşu bölgeleri ezip geçemese de, dünya genelinde hatta Amerika Birleşik Devletleri’nin içinde bile karşılık verme kapasitesine sahiptir. Bölgesel imparatorlukları yoktur, ancak küresel erişimleri vardır. Finans, tedarik zincirleri ve iletişim ağlarına gömülü olarak siber saldırılarla ekonomileri felç edebilir, uydulara ve denizaltı kablolarına sabotaj yaparak ABD gücünü zayıflatabilir, dezenformasyon yoluyla ittifakları parçalayabilir ve arz sıkıntıları ile nükleer tehditleri silah haline getirerek ülkeleri zorlayabilirler. Bu araçlar baskının birikmesine ve misillemenin tırmanmasına olanak tanıyor, felaket boyutunda savaş riskini artırıyor. Rusya ve Çin’in bölgesel hegemonya girişimleri başarısızlığa mahkûm olabilir, ancak caydırıcılık çökerse yine de muazzam yıkım kapasitesine sahiptirler.
KARARSIZ BATI
Paradoksal olarak, tek nüfuz alanlı bir dünya Amerika Birleşik Devletleri’nin Çin ya da Rusya’yı caydırma konusunda bir şekilde başarısız olma ihtimalini artırıyor. Kendi topraklarında güvende olan ABD, yurt dışında geniş bir hareket alanına sahiptir. Ancak bu özgürlük rehavete yol açıyor. Avrasya’daki tehditler uzak görünüyor; bu da caydırıcılığı inandırıcı kılmak için gerekli sürekli askeri, ekonomik ve endüstriyel hazırlık olmaksızın sözlü meydan okumayı teşvik ediyor.
Bu örüntü tanıdıktır. 1930’larda Amerika Birleşik Devletleri Alman ve Japon yayılmacılığına karşı çıktı, ancak uygulamayı etkisiz uluslararası yasalara, örneğin 1928’de çeşitli büyük güçler tarafından imzalanan ve savaşı uluslararası anlaşmazlıkların çözüm yöntemi olarak yasaklayan Kellogg-Briand Paktı’na bıraktı. Ayrıca Milletler Cemiyeti’ne katılmadı, Almanya’yı istikrarsızlaştıran savaş borcu ödemelerini dayatırken Avrupa’dan güçlerini çekti ve Japonya’ya yönelik yaptırımları artırırken Asya’da yeniden deniz silahlanmasından vazgeçti. Sonuç caydırıcılık olmaksızın kışkırtma ve nihayetinde Pearl Harbor oldu. Soğuk Savaş’tan sonra Washington aynı hatayı Rusya konusunda tekrarladı. NATO’yu Rusya’nın sınırlarına kadar genişletti; eski Sovyet devletleri de dâhil olmak üzere 12 yeni üye kabul ederek ittifakı neredeyse iki katına çıkardı, ancak Avrupa’daki ABD asker sayısını yaklaşık yarıya indirdi. 2008’de Gürcistan ve Ukrayna’ya NATO üyeliği ihtimalini gündeme getirdi, fakat inandırıcı güvenlik garantileri sunmadı; böylece Rusya’yı caydırmadan kışkırttı ve Rusya’nın bu ülkelerle savaşmasının zeminini hazırlamaya yardımcı oldu.
Kimi zaman ise Amerika Birleşik Devletleri kayıtsızlık sinyali vermiş, ancak yabancı bir saldırganlık bir bölgenin gerçek önemini ortaya koyduğunda ise hızla savaşa girmiştir. Örneğin 1949’da Washington Güney Kore’yi ABD savunma çevresinin dışında bırakmış ve askerlerini çekerek Kuzey Kore’nin bir yıl sonra gerçekleştirdiği işgale zemin hazırlamıştır. Ardından rotayı tersine çevirerek Kore Yarımadası’nda tam ölçekli bir savaşa girmiştir. Benzer bir örüntü 1990’da da görülmüştür; ABD Irak lideri Saddam Hüseyin’i Kuveyt’i işgal etmekten caydırmak için çok az çaba göstermiş, ardından işgali geri püskürtmek için büyük bir savaş başlatmıştır.
Bugün Amerika Birleşik Devletleri bir kez daha geri çekilme ile direnç arasında bocalamaktadır. Zaman zaman Washington hayati çıkarlarının yalnızca Batı Yarımküre’de olduğunu ve bunun ötesinde Çin ve Rusya ile uzlaşabileceğini ima etmektedir. Kimi zaman ise Pekin ve Moskova’ya yaptırım uygulamakta ve komşularını silahlandırmaktadır. Bu belirsizlik hazırlık eksikliğiyle daha da ağırlaşmaktadır. ABD’nin mühimmatı, herhangi bir büyük çaplı sıcak çatışmanın başlamasından haftalar sonra tükenecek; üsleri, uyduları ve kritik altyapısı Çin ve Rusya’nın füze ve siber saldırılarına karşı tehlikeli bir şekilde savunmasız kalacaktır.
En rahatsız edici olan ise tek nüfuz alanlı bir dünyada Amerika Birleşik Devletleri’nin düzen kurma işinden tamamen çekilmesinin ne kadar cazip olduğudur. Kendi topraklarında güvende ve yurt dışında rakip nüfuz alanlarıyla karşılaşmayan Washington, ittifaklarının koruma haraçlarına, ticaret ilişkilerinin ticaret savaşlarına ve başlıca deniz yollarının askerileştirilmiş bölgelere dönüşmesine izin vermektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nin bir zamanlar desteklediği kurumlar aşınmakta, ayakta tuttuğu pazarlar parçalanmaktadır. Kanada ve Birleşik Krallık dâhil bazı ABD ortakları, uzun vadede Çin’e bağımlılık pahasına da olsa kısa vadeli güvenliği nerede bulurlarsa oraya yönelmektedirler. Sonuç istikrar değil, bir zamanlar Amerikan üstünlüğünü kalıcı bir düzene dönüştüren ilişkilerin yavaş yavaş içinin boşalmasıdır.
Bunların hiçbiri eski liberal düzene nostalji duymayı gerektirmez. Washington’ın şimdi ortadan kaldırmakla suçlandığı şeylerin çoğu zaten bozuktu. Dünya Ticaret Örgütü, 2019’da anlaşmazlık çözüm sistemi çökmeden çok önce, sübvansiyonları, sanayi politikasını ve tarife dışı engelleri -ki bunlar şu anda ekonomik rekabeti tanımlayan araçlardır- disipline edemediği için zaten sakat kalmıştı. Çin çoğu rejime katılmayı reddederken ve sessizce dünyanın en büyük füze gücünü inşa ederken silah kontrolü zayıfladı. Bu arada Amerikan garantileriyle korunan birçok ABD müttefiki savunma harcamalarını azalttı, refah devletlerini genişletti ve Çin pazarları ile Rus enerjisine bağımlı hale geldi. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’ne insan haklarını sistematik biçimde ihlal eden devletlerin rutin olarak seçilmesi ve Uluslararası Para Fonu ile Dünya Bankası gibi Batı destekli kurumların baskıcı rejimlere yardım aktarması düzenin ahlaki otoritesini aşındırdı. Çin ve Rusya’yı bu içi boşaltılmış sisteme entegre ederek ve onlara Batı pazarlarına ve teknolojisine kolay erişim sağlayarak Amerika Birleşik Devletleri en tehlikeli rakiplerini güçlendirdi.
Bununla birlikte liberal düzen ne kadar bozulmuş olursa olsun, düzenin tamamen yokluğu çok daha kötü olurdu. Anarşi barış ya da refah üretmez; aksine merkantilizm, silahlanma yarışları ve savaş doğurur. Dolayısıyla soru Amerika Birleşik Devletleri’nin uluslararası bir düzeni destekleyip desteklememesi değil, artık var olan dünyaya uygun bir düzenin yeniden inşasına yardımcı olup olamayacağıdır.
SERT AMA YAPICI BİR YAKLAŞIM
Tek bir küresel nüfuz alanı modeli tehlikeler barındırsa da, Amerika Birleşik Devletleri’ne tarihi bir güç konumundan hareketle uluslararası düzeni yeniden şekillendirmek için nadir bir fırsat sunmaktadır. Maduro’nun görevden alınması bu gücün neler başarabileceğini gösterdi. Washington saatler içinde yıkıcı bir narko-kleptokratı devirdi, yaptırımların delinmesi için kullanılan bir merkezi kapattı ve Çin ile Rusya’nın Batı Yarımküre’deki erişimine dair miti boşa çıkardı. Bu durum aynı zamanda otoriter ekseni de olduğu gibi ortaya çıkardı: bu değerler veya karşılıklı savunma ile değil, kin ve nefretle birbirine bağlı gevşek bir koalisyondu. En önemlisi, bu olay ABD askeri gücünün hâlâ işe yaradığını gösterdi. Caydırıcılık algıyla başlar ve algı kanıtla oluşur. Düzenin çözülmeye yüz tuttuğu bir dünyada, gücün yetkin kullanımı orantısız etkiler yaratır; saldırganlığı düşünen rakiplerin ve geleceklerini nasıl ve kiminle güvence altına alacaklarına karar veren müttefiklerin hesaplarını şekillendirir.
Trump bu avantajın bir kısmını Grönland konusunda gereksiz bir hesaplaşma başlatarak ve önemli ortakları safları sıklaştırmak yerine denge politikası izlemeye iterek heba etti. Kanada artık Çin ile “stratejik ortaklık”tan söz ediyor. Birleşik Krallık, Hint Okyanusu’nda kritik bir ABD askeri üssüne ev sahipliği yapan Britanya sömürge toprağı Diego Garcia üzerindeki egemenliği prensipte Mauritius’a devretmeyi kabul ederken, ekonomik olarak Pekin ile yeniden angaje oluyor; bu durum Batı’nın Hint-Pasifik güç projeksiyonunun temel taşlarından birinde belirsizlik oluşturuyor. Ayrıca Londra’da hassas iletişim altyapısının üzerine devasa yeni bir Çin büyükelçiliği inşasını onayladı. Fransa ise “stratejik özerklik” adına Çin yatırımlarını teşvik ediyor.
Yine de arka cephedeki bu ortaklar uzaktan Batı’nın gerilemesini prova ederken, büyük güç savaşının muhtemelen yaşanacağı yerlerde daha dayanıklı bir özgür dünya şekilleniyor. Avrupa’daki NATO üyelerinin savunma harcamaları 2019’dan bu yana yarıdan fazla arttı; artış özellikle Rusya ile karşı karşıya olan Avrupa’nın doğu kanadındaki ülkelerde yoğunlaştı. Doğu Asya’da ise Çin’in doğu kıyısını çevreleyen ülkelerden oluşan birinci ada zinciri, Japonya’nın yeniden silahlanması ve uzun menzilli saldırı kapasitesi edinmesi, Tayvan’ın zorunlu askerliği uzatıp mühimmat stoklaması ve Filipinler’in ABD üslerini yeniden açmasıyla ileri bir caydırıcılık hattına dönüşüyor. Avustralya da tarihinin en büyük barış dönemi askeri yığınağını gerçekleştiriyor.
Bu yeniden silahlanma ekonomik olarak da destekleniyor. Avrupa, Rus enerjisine bağımlılığını keskin biçimde azalttı; savaş öncesinde AB gaz ithalatının yüzde 40’ından fazlasını oluşturan Rusya’nın payı bugün yüzde 20’nin oldukça altına düşmüş durumda, Rus kömürü yasaklandı ve Rus petrolünün büyük kısmına ambargo uygulandı. Japonya ve Güney Kore, Çin’deki yeni imalat yatırımlarını ciddi biçimde azalttı. Japonya ve Hollanda artık gelişmiş çip üretim ekipmanlarının Pekin’e ihracatını engelliyor; Fransa ve Almanya ise limanlar, elektrik şebekeleri ve telekom ağlarındaki Çin satın almalarını daha sıkı denetliyor. ABD talebine bağlı imalat giderek Çin’in kıyı merkezleri yerine Hindistan, Meksika ve Vietnam’a kayıyor. Çin ile ticaret hâlâ büyük ölçekli, ancak sermaye, teknoloji ve tedarik zincirleri üzerindeki kontrol başka yerlere doğru hareket etmeye başlıyor.
ABD dış politikasının temel görevi bu dağınık tepkileri kalıcı bir ittifaka dönüştürmek olmalıdır. Washington, açık standartları karşılayan ortaklarına yönelik sürdürülebilir savunma harcamaları, genişletilmiş mühimmat üretimi ve ABD kuvvetleri için güvence altına alınmış erişim gibi güvenlik garantilerini yeniden teyit etmeli; ancak ABD pazarlarına, sermayesine ve teknolojisine ayrıcalıklı erişimi, Çin yatırımlarına ve teknoloji transferine getirilen katı sınırlamalara ve Rus enerji ihracatına yönelik devam eden kısıtlamalara bağlamalıdır. Bu taahhütler müttefiklerle ortak üretim, uzun vadeli tedarik sözleşmeleri ve Rusya ile Çin’den uzaklaşan tedarik zinciri kaymalarını kalıcı kılan ortak stoklar yoluyla pekiştirilebilir. Bu tutumun sonucu; hem Rusya hem de Çin üzerindeki baskıyı artıran, Moskova’yı enerji gelirlerinden mahrum bırakan, Pekin’in Batı teknolojisi ve ihracat pazarlarına erişimini sınırlayan ve komşu devletlere tabi olma yerine inandırıcı alternatifler sunan sağlamlaştırılmış bir cephe hattı olur.
Ancak ABD desteği olmadan bu çabalar parçalı ve tersine çevrilebilir kalacaktır. Bazı devletler yeniden silahlanamayacak, diğerleri ise daha geniş bir koalisyona anlamlı katkı yapmak yerine dar kapsamlı öz savunmaya yatırım yaparak denge politikası izleyecektir. Moskova ve Pekin bu boşluklardan yararlanarak komşuları tek tek izole edip baskı altına alacaktır. Batı ekonomileri üretimin bir kısmını Çin dışına kaydırabilirler ancak diğer sektörlerde ticareti derinleştirip rekabet eden sanayi stratejileri izleyerek tedarik zincirlerini birleştirmek yerine parçalayabilirler. Zamanla artan maliyetler, seçim döngülerinin yarattığı dalgalanmalar ve Rusya ile Çin’in ticari misillemeleri, enerji kozları ve siyasi müdahaleler yoluyla süregelen baskısı ekonomik ayrışma ve askeri koordinasyona verilen desteği aşındırabilir. Buna karşılık ABD müttefik çabalarını sabitler ve ortak savunmaya güç, toprak ve sanayi kapasitesi tahsis etmeyi taahhüt eden ortakları desteklerse, Rus ve Çin’in yıldırma, yıkıcılık ve toprak fetih kampanyalarını etkisizleştirebilecek güce sahip bir koalisyon pekiştirilebilir.
Bu ortaya çıkan sistemde Batı Yarımküre yalnızca bir tampon değil, Amerika Birleşik Devletleri’nin ana üssüdür. Süregelen şiddet, yolsuzluk ve göç baskılarına rağmen yarımküre; kapitalist, büyük ölçüde demokratik ve tarihsel olarak Eski Dünya imparatorluklarına dirençli, tutarlı bir siyasi ve ekonomik topluluk olmaya devam etmektedir. Tarihinin herhangi bir döneminden daha zengin, daha kalabalık, daha kentleşmiş ve kurumsal olarak daha gelişmiştir ve on yıllardır olmadığı kadar Amerika Birleşik Devletleri ile uyumludur. Amerikan karşıtlığı ortadan kalkmamıştır, ancak güvenlik, ekonomik büyüme ve Çin’e karşı temkinlilik söz konusu olduğunda bölgesel güçlerin çıkarları giderek yakınsamaktadır. Birlikte ele alındığında bu koşullar yarımküreye küresel demokratik düzen için güvenli bir temel olabilecek derinlik ve dayanıklılık kazandırmaktadır.
Bu avantajın sürüp sürmeyeceği, Amerika Birleşik Devletleri’nin komşuları ve ortakları müttefikler olarak değil, vesayet altındaki aktörler olarak görmek şeklindeki Rusya ve Çin’in yaptığı temel hatadan kaçınıp kaçınamayacağına bağlı olacaktır. Kapalı ve zorlayıcı etki alanları direnç ve çürüme üretir; merkezilik üzerine kurulu açık nüfuz alanları ise başkalarını içine çekerek gücü katlar. Amerika Birleşik Devletleri zaten Batı finans, ticaret, göç, teknoloji ve güvenlik ağlarının merkezinde yer almaktadır. Yerine konulamayacak pazar olmaya, kaçınılamayacak para birimini yönetmeye ve hiçbir rakibin sağlayamayacağı güvenliği sağlamaya devam ettiği sürece Batı Yarımküre’ye zor kullanarak hükmetmesine gerek yoktur.
Gelecek dönemin temel sorusu, başka küresel nüfuz alanlarının bir gün oluşup oluşmayacağı değil (ki bu pek olası bir durum değil), hâlihazırda küresel bir nüfuz alanına sahip tek güç olan Amerika Birleşik Devletleri’nin, sahip olduğu üstünlüğü yalnızca avantajı sömürmek yerine düzeni sürdürmek için kullanıp kullanamayacağıdır. Bu tercih yalnızca Amerikan üstünlüğünün kaderini değil, uluslararası sistemin geleceğini de belirleyecektir.
*Michael Beckley, Tufts Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi Doçenti, American Enterprise Institute’ta Misafir Kıdemli Uzman ve Foreign Policy Research Institute’ta Asya Araştırmaları Direktörüdür.
Kaynak: https://www.foreignaffairs.com/united-states/there-only-one-sphere-influence
Tercüme: Ali Karakuş