Güftesi Yasaklı Mahur Beste, (B)üryân Derviş, Çatık Kaşlı Zâbitân
İlahiyat fakültelerinin akademik sistem içerisinde kurumsallaşma süreci ve burada verilen eğitimin mahiyeti, belirli bir ölçüde Türkiye’nin modernleşmesinin ve Kemalizm’in dini hayata yönelik sosyal mühendislik çabalarının tarihi olarak da okunabilir. Ancak Türkiye’de bu okumanın yapılabilmesi için evvel emirde ilahiyatın yerinin tespit edilmesi ve mahiyetinin daha belirgin bir biçimde ortaya konması gerekmektedir. Bu nokta birkaç açıdan ele alınabilir. İlk nokta ilahiyat fakültesini kuran zihniyetin ona biçtiği roldür. Diğer bir bakış açısı, ilahiyat fakültesi mensuplarının ve burada bilimsel bilgi üretimi içerisinde olan akademik camianın kendisini konumlandırdığı noktadır. Nihayet son bakış açısı, ilahiyatı birçok açıdan kendisine alternatif olarak ortaya çıktığını düşünen ve ona bu nazarla yaklaşan kurum ve yapıların bakış açısıdır. Bu üç farklı yaklaşımın her biri bağımsız olarak ele alınmayı ve tartışılmayı hak etmektedir.
Tarihsel seyri açısından bakıldığında ilk akademik teşebbüs olarak kabul edebileceğimiz Dârü’l-Fünûn İlahiyat Fakültesi’nin, dönemin şartlarına nazaran beklenenden çok daha büyük bir teveccüh gördüğü söylenebilir. Zira kuruluş gerekçesi “yüksek diniyât mütehassısları yetiştirmek” olarak ifade edilen bir kurumun aslında ilk andan itibaren konumu tayin edilmişti: Bu hamleyle rejim, âdeta bir taşla birden çok kuş vurmuş olacaktı. Her şeyden önce tabiatı itibariyle kendisine böyle bir ilmi rol ve böyle bir bilimsel istikamet tayin edilmesi üniversitenin ve akademinin yapısına aykırıydı. Akademi, özgür bir ortamda bilgi üretmesi ve hakikatin keşfine adanmış bir kurum olarak düşünülmesi gerekirken pozitivist bir tahakkümle “din mütehassısı” yetiştiren bir kuruma dönüşmüştü. Bunun, baytar mektebi için bile makul bir vazife olabilmesi kabil değilken, sosyal bilimler alanında faaliyet gösteren bir ilim merkezi için oldukça sorunlu bir yaklaşım olduğu izahtan varestedir. Diğer yandan din mütehassısı yetiştirme rolü aslında bir tür turnusol kâğıdı niteliğindeydi. Zira üniversite müntesiplerinin kendilerini dini bilgiyi “içerden bir bakışla” ve bir Müslüman akademisyen hüviyetiyle üretmeye devam etmekle sorumlu hissetmemeleri, hatta hakikatin mahiyetine dair bir soruşturma içerisinde oldukları zehabına kapılmamaları istendiği de aşikâr. Böylesi bir faaliyet rejimin üniversiteden beklentileri arasında olmadığı gibi bunun örtük bir tehdit olarak algılandığı ve bir nevi irticai faaliyet olarak addedildiği söylenebilir. Bu meyanda en üst makam tarafından yapılan bir açıklama durumun ciddiyetini ortaya koymaktadır: Dârü’l-Fünûn Emini (Rektörü) İsmail Hakkı [Baltacıoğlu] dönemin Akşam Gazetesi’nde yayınladığı bir makalede “Hayattan, tarihten tard ettiğimiz softalığı Dârü’l-Fünûn’a sokmak zilletini kabul etmeyiz.” açıklamasını yapması dönemin havasını yansıtması açısından câlib-i dikkattir. Bu, ister bir gayretkeşlik olarak algılansın isterse muhlisane bir ifade olarak kabul edilsin, kurumun herhangi bir dini hassasiyet ve gaye ile bilgi üretmesinin mümkün görülmediği böylelikle en üst düzeyde ifade edilmiş olmaktaydı.
Fakültenin kuruluşu esnasında rejim destekçileri arasında bulunan Abdullah Cevdet, Falih Rıfkı ve Yunus Nadi gibi isimler devletin bir ilahiyat fakültesi kurmasını laiklik ilkesine aykırı olarak görmektedirler ve bu kurumun tesisine şiddetle karşı çıkmaktadırlar. Tam tersi bir konumda bulunan Sebîlürreşâd camiası ise İlahiyât’ı medreseye kıyasla yetersiz ve kimliksiz bulurlar. Bu nedenle de gerek hocaları gerek müfredâtı gerekse de kuruluş felsefesi açısından İlahiyat’ı şiddetle tenkit ettikleri görülür.
Öte yandan bünyesinde bir ilahiyat fakültesi kurulması üzerine İstanbul Dârü’l-Fünûnu’nda cereyan eden tartışmalar ve yapılan fikir teatisinin çerçevesi de ilahiyat fakültesine bakışı ve ona yüklenen rolü daha da belirginleştirmektedir. Köprülüzade Fuad Bey’in başkanlığında toplanan Dârülfünûn Edebiyat Fakültesi Muallimler Meclisi’nde Mehmed Emin Erişirgil, Necip Asım Yazıksız, İzmirli İsmail Hakkı, Babanzade Ahmed Naim İlahiyat Fakültesi hakkında fikir teatisinde bulunmuşlardır. Anlaşıldığı kadarıyla yeni kurulan Dârü’l-Fünûn bünyesinde bir ilahiyat fakültesi bulunması her açıdan izaha muhtaç bir husus olarak görülmüş ve üniversite modeli içerisinde nereye yerleştirileceği konusunda bir model bulunmadığı için de mahiyetinin ne olacağı konusunda kesin bir karar verilememiştir. Ancak dile getirilen hususlar arasında üzerinde ittifak edilen manidar noktalar bulunmaktadır. Örneğin Mehmet Emin Erişirgil ilahiyatın üniversite yapısı içerisinde yer almasına açıkça karşı çıkmakta ve bir tür gece mektebi suretinde bir süre eğitim vererek modern akademiye hazırlanması gerektiğini ima etmekteydi. Medreseden akademiye intibakı mümkün görmeyen çevreler için ilahiyat eğitimi ve araştırmaları henüz bir tür bilimsel faaliyet olmaya uygun değildir. Zira dini ilimlerle uğraşanlar dini intisapları ile sosyal bilimlerin gerekleri arasında bir yöntem kargaşası yaşamaktadırlar. İlahiyat camiası henüz müsteşriklerin yaptığı gibi dini ilimleri dini veçhesiyle değil tarihi bir hadise olarak ele almaya hazır değildir. Bu nedenle de bir fakülteye dönüşmesi mümkün değildir ve akademi bünyesinde yer almamalıdır. Nitekim devamında meydana gelen hadiseler tüm eksiklerine rağmen bir akademi olma rolüne soyunan fakültenin “sessizce” ve dolaylı yollardan tasfiyesiyle sonuçlanmıştır.
Öte yandan Tevhid-i Tedrîsât kanunuyla kapatılmış olan medreselerden fakülteye intikali düşünülen medrese talebeleri ve medrese çevrelerinin böyle bir gayeyle küşad edilmiş bir kuruma intisap etmeleri pek de beklenebilecek bir husus değildi. Zira bu anlayışa göre medrese talebelerinin ve hocalarının, gayesi din mütehassısı yetiştirmek olan kurumlara intisap etmek bir yana, bu tür bir kurumu gayr-ı meşru ilan edip itinayla ondan uzak durmaya çalışacağı beklenmekteydi. Böylece Kemalist rejim nazarında ilahiyat fakültelerinin bir tür “modern medreseye” dönüşmelerinin önü kapanmış olacaktı. Bu kurumlardan öğrenci ve hoca tevarüs edemeyen İlahiyat behemehal bir tür din mütehassısı yetiştiren kuruma dönüşecek ve dini antropoloji yapan modern bir rejim aygıtı olarak “kurumsal evrimini” tamamlamış olacaktı.
Ne var ki Kemalizm’in din ve insana dair “anlatısı” ilahiyat çevreleri başta olmak üzere Dârü’l-Fünûn’da yer etmemiştir. Dönemin gazetelerinde “Darülfünun’un inkılabın yerleşmesinde yeterince işlevde bulunmadığı, yeni devlet zihniyetine ayak uyduramayarak inkılabın gerisinde kaldığı ve hatta inkılaplara karşı olumsuz bir tutum takındığı” Maarif Vekili Reşit Galip tarafından ifade de edilmiştir. Meselenin vahametinin daha net anlaşılması ve hilafetin ilgası sürecinde Dârü’l-Fünûn’un nasıl “hizaya getirildiğini” göstermesi açılarından dönemin rektörü İsmail Hakkı’nın [Baltacıoğlu] anıları yeterince fikir vermektedir:
“Gece yarısından sonraya kadar sürüp giden bu konuşmaların tek konusu hilafet idi. Ne din eğitimi, ne din kültürü idi. Gazi de, ben de din eğitimi, laiklik diyerek hilafet konusu üzerinde durmak istiyorduk.” Daha sonra inkılaplarda izlenecek evrensel yol konusu gündeme gelmiş ve önce halkı aydınlatıp oldu bittileri hayata geçirmek mi yoksa önce oldu bittileri hayata geçirip sonra halkı aydınlatmak mı daha uygundur tartışmasına geçilmiştir. İsmail Hakk1 Bey ikinci yolun bu ana kadar hiç yanılmadığını dolayısıyla başkasının denenmesinin söz konusu olamayacağını belirtmiştir ve takdir toplamıştır.
Mesajı alan İsmail Hakkı 18 Şubat 1924 günü İstanbul’a dönünce hemen Dârü’l-Fünûn Divanı’nı (Üniversite Senatosu’nu) toplamıştır. Divan üyelerinin merak içinde “Dârü’l-Fünûn ne oluyor, ne olacak?” diye sormaları üzerine İsmail Hakk1 Bey “Bu kurumun yaşamasını mı istiyorsunuz, yoksa kapanmasını mı?” diye sormuş ve “Tabii yaşamasını isteriz” cevabını alınca da Gazi’ye çekilecek bir telgrafa kayıtsız ve şartsız olarak imzalarını koymalarını istemiştir. Bunun üzerine hilafetin kaldırılması konusunda Dârü’l-Fünûn Divanı tarafından bir destek telgrafı hazırlanarak çekilmiştir.
İlerleyen dönemde süreç yine netameli ve sancılı geçmiştir. 1929’da zamanın Maarif Vekili Cemal Hüsnü Bey fakülteyi ziyaret etmiş ve burada biraz da sert bir tonda kabul edilebilecek uyarılarda bulunmuştur. Ardından 1930 ve 1933’de en üst düzeyde gerçekleşen ziyaretler ve vicahi tahzir/tehditlere rağmen Dârü’l-Fünûn gerek ilahiyat gerekse tarih ve dil alanlarında “bildiğini okumaya” devam etmiştir. İnkılaplara yeterince destek vermemesiyle eleştiri konusu olan fakülte, Kemalizm’in kalemşorları tarafından da “din propagandası yaptığı” ve irtica odağına dönüştüğü gerekçesiyle eleştirilmiştir.
Tüm bu eleştiriler 31 Mayıs 1933’de Dârü’l-Fünûn’un ve beraberinde İlahiyat’ın da tasfiyesini getirmiştir. Burada hemen şu hususu hatırlatmakta fayda var: Üniversite reformunu gerçekleştiren heyette Dr. Kerim Erim dışında akademik kariyeri olan herhangi bir isim yoktur. Komisyonun başındaki Reşit Galip ise aslen askeri tıbbiye mezunu olup dönemin istihbarat teşkilatı olan Teşkilât-ı Mahsusa kökenlidir. Nitekim 1 Ağustos 1933 günü̈ açıklanan tenkil/tenkisat (üniversite kıyımı) listesi büyük ölçüde Reşit Galip’e aittir.
Bu süreçte ortaya çıkan en önemli gerçek ise şudur: Yeni kurulan rejimin Dârü’l-Fünûn İlahiyat’dan beklentisi bilgi üretimi ve hakikat arayışını bir akademi vasfıyla yerine getirmesi değil daha ziyade kendisine biçilen sosyal mühendislik rolünü üniversite kimliğine bürünerek yerine getirmesidir. Yeni yapılan inkılapların ve ortaya konan din, tarih ve toplum hakkındaki teorilerin en üst düzeyde üniversite tarafından tasdik edilmesi ve bağlamlarının inşa edilmesi beklenmektedir. Bunu yerine getirmediği için de reform kisvesinde yapılan tenkisatla İlahiyat Fakültesi kapatılmış ve yeni kurulan İstanbul Üniversitesi bünyesinde kendisine yer bulamamıştır. Dolayısıyla bir takım sol ve ulusalcı çevrelerde dillendirilen üniversitenin fikri özgürlüğünün olduğu, 1980’e kadar özerk bir yapı arz ettiği, 1980 darbesiyle birlikte YÖK marifetiyle sağcı bir cendereye alındığı, özgür düşüncenin Türk-İslam senteziyle boğulduğu şeklinde anlatı külliyen hayal ürünüdür ve tamamen inşa edilmiş bir ideolojik tarih anlatısını ifade etmektedir.
Ancak daha sonraki süreçte ilahiyata tayin edilen kimliğin Kemalist rejim tarafından arzulandığı gibi şekillenmemesi ve rejimin İlahiyat eğitimini biçimlendirmekte karşılaştığı zorluklar Türkiye’nin entelektüel alandaki en büyük (muhtemelen de tek) talihi olarak görülebilir. Nitekim gelinen noktada bambaşka bir yapının ortaya çıkması, akademik anlamda Türkiye’de dikkate alınacak yegâne potansiyelin muhafaza edilmesini sağlamıştır. Bu potansiyelin ne kadar kullanıldığı ne kadarının gerektiği gibi korunduğu ve ne tür bir entelektüel zindeliğe tahvil edilebileceği ise ayrı bir bahistir.
Meselenin başladığı noktaya dönersek manzara aşağı yukarı şu şekildedir: Birinci Cihan Harbi’nden sonra ortada yasaklı bir güfte (İslâmî ilimler), tekke kaçkını gadr-dîde bir derviş (ilahiyat fakültesi) ve terennüm etmesi gereken bir beste vardır. Derviş her ne kadar seyr-i sülukünü tamamla(ya)mamışsa da artık besteyi tek hatırlayan olarak yük onun omuzlarına binmiştir. Musiki icrası başladığında kendisini elinde bir mikrofonla sahnede bulmuştur. Beste ve makam tanıdık olsa da hatırasındaki güfteyi terennüm etmesine izin yoktur. Öte yandan tüm bakışlar pür dikkat kendisine dönmüş, biçare ve mahzun dinleyici son bir ümit ağzından çıkacak güfteye kulak kesilmiştir. Bir taraftan zihninde yeni öğrendiği modern şarkılarının sözleri yankılanır, diğer taraftan irticalen besteye uygun yeni bir güfte icat etmesi gerekir. Ancak hem dinleyicinin kırık kalbini teselli edecek hem de çatık kaşlı zâbitânın gazabını üstüne çekmeyecek bir güfte nereden bulunacaktır?
Böyle bir durumda en iyisi yine “Ehl-i Temkinden” istimdad etmek:
Eli boş gidilmez gidilen yere
Rabbim boş gelmedim ben suç getirdim
Dağlar çekemezken bu ağır yükü
İki kat sırtımda pek güç getirdim.