Geçmişle Nasıl Yaşayacağız? Paul Ricoeur’un Tarih, Hafıza ve Unutuş’ta Bir Teklifi Var

Gerek bireysel, gerek toplumsal gerekse de politik düzeyde geçmiş hep bir soru yumağıdır. Unutmak ve hatırlamak arasında gidip geliriz hep. Neyi hatırlayacağımıza ve neyi unutacağımıza ise çoğu durumda biz karar vermeyiz. Bu minvalde aklımıza pek çok soru gelir. Geçmişle doğru, adil ve etik bir ilişki nasıl kurulabilir? Hafıza ile tarih arasındaki ilişki nasıl kurulmalıdır? Hafıza öznel ve kırılgan; tarih ise kurumsal ve metodolojik olarak düzenlenmiş bir bilgi pratiğidir. Ancak tarih, hafızanın yerini alabilir mi? Eğer anlatı zamansallığı kuruyorsa, o halde geçmişe ilişkin iddiamız –hatırlama ve tarih yazımı– hangi epistemik ve etik temele dayanacaktır? Hafızanın doğruluk iddiası hangi temele dayanır? Tarih yazımı geçmişi nasıl temsil eder? Tarihsel anlatının hakikat iddiası nedir? Unutuş yalnızca bir kayıp mıdır, yoksa hafızanın ve affın imkân koşulu mudur? Hafıza bir “görev” midir yoksa bir “hak” mıdır?

Geçmiş sorunu sadece kişisel bir mesele değildir. Politik düzeyde devletlerin ve toplumlarında ortak sorunudur. Devletin veya kamusal kurumların hafızayı düzenleme yetkisi var mıdır? Tarih yazımı ile anma pratikleri arasında sınır nasıl çizilecektir? Affetme tarihsel adaletle bağdaşır mı, yoksa onu askıya mı alır? Tarihsel bilinç ile hafıza arasındaki fark nasıl temellendirilir? Tarihsel suçlarla yüzleşmede hafıza ile tarih yazımı nasıl dengelenir? Kuşaklar arası suç ve sorumluluk nasıl aktarılır? Tanıklığın epistemik değeri travma koşullarında nasıl korunur?

Geçmişi bugün temsil etmenin ne derecede mümkün olduğu sorusunun altında temsil, hafıza, retorik, duygular gibi sorunlar yer alır. Tarihsel anlatının retorik yapısı, onun hakikat iddiasını ortadan kaldırır mı? Geçmişle yüzleşme nasıl mümkün olur? Unutuş her zaman bir inkâr mıdır? Affetme, adaletin alternatifi midir yoksa tamamlayıcısı mı? Geçmişle doğru ilişki nasıl kurulur? Hafıza ne zaman adalet üretir, ne zaman ideolojiye dönüşür? Tarih yazımı hakikate nasıl sadık kalabilir? Unutuş her zaman ihanet midir? Tarihsel temsil (représentation) ne ölçüde geçmişe sadıktır? Geçmişe sadakat ile geleceğe umut arasında nasıl bir etik köprü kurulabilir? Geçmişe ilişkin bilgi, yorumdan bağımsız olarak mümkün müdür? Daha keskin biçimde soracak olursak, tarihsel temsil, salt belge aktarımı mıdır, yoksa kaçınılmaz olarak yorumlayıcı bir inşa mıdır? Eğer tarih yalnızca bir metinse, o hâlde geçmişin kendisi nerede durmaktadır? Hafıza, uzlaşma için mi yoksa kimlik tahkimi için mi kullanılacaktır? Tarihsel anlatı, mağdurun deneyimine ne ölçüde sadık kalabilir?

Tarihin radikal ve devrimci politik değişimleri hafıza sorunun zirve yaptığı anlardır. Politik iktidarın icat ettiği hafıza ile toplumun keşfettiği hafıza birbirine tekabül etmediği durumlarda büyük krizler çıkar ortaya. Yeni bir devlet, geçmişi nasıl anlatacaktır? Bu anlatı, yalnızca mağduriyet merkezli mi olacak, yoksa çok katmanlı bir tarih bilinci mi kuracaktır? Geçmiş, kimliğin kaynağı mı, yoksa adaletin çağrısı mıdır? Bu sorular daha da çoğaltılabilir elbette. Tüm bu soruların ardındaki temel soru ise şudur: Geçmişle nasıl yaşayacağız? Bu soruları “Hafıza”, “Tarih” ve “Unutuş” kavram ve problemleri merkeze alarak cevaplamaya, cevaplarken yeni sorular sormaya, tarihimiz ile benliğimiz arasında yüzleşme ve hesaplaşma çabasına girmeye çalışan biri ve kayıtsız kalamayacağımız bir kitabı var. Moda akımlardan ve ekollerden uzak ama düşüncenin tam merkezinde Fransız filozof Paul Ricoeur (1913-2005) ve 2000 yılında yayımlanan, olgunluk döneminin en hacimli, en yoğun ve en hesaplaşmacı metinlerinden biri olan La Mémoire, l’Histoire, l’Oubli (Hafıza, Tarih, Unutuş, Çev. M. Emin Özcan, İstanbul: Metis Yayınları 2012) var. Bu kitap Ricoeur’ün yarım yüzyılı aşan düşünsel serüveninin, hermeneutik fenomenoloji ile tarih felsefesini, etik ile siyaset teorisini, anlatı kuramı ile travma ve bağışlama meselesini iç içe geçiren büyük bir sentez teşebbüsüdür.  Ricouer doğru hafıza politikasını bir yurttaşlık görevi olarak görür. (s. 15) Eser, 20. yüzyılın soykırım, totalitarizm ve kitlesel travma tecrübelerinin ardından kaleme alınmıştır. Özellikle Holokost hafızası, tarihsel inkâr ve anma politikaları bağlamında, “nasıl hatırlamalıyız?” sorusu felsefi bir zorunluluk haline gelmiştir. Ricoeur’ün bu kitabı, Almanya ve Fransa’daki hafıza tartışmaları, Vichy dönemi muhasebesi ve kamusal tarih yazımı polemikleriyle doğrudan ilişkilidir.

Bu eser, Ricoeur’ün erken dönem irade felsefesinden (özellikle Le volontaire et l’involontaire) sembol ve metin hermeneutiğine (Le conflit des interprétations-Yorumların Çatışması), oradan anlatı kuramına (Temps et récit, Zaman ve Anlatı) ve kimlik analizine (Soi-même comme un autre-Başkası Olarak Kendisi) uzanan entelektüel tekâmülünün tabii bir neticesidir. Ricoeur’ün zihninde anlatı, kimlik ve zaman sorularıyla örülmüş bir problem alanı olarak beklemektedir. Ricoeur’ün düşünsel serüveni içinde Zaman ve Anlatı ile Hafıza, Tarih, Unutuş arasında kurulan ilişki, yalnızca kronolojik bir sıralama değil, derin bir rabıtanın ve aynı zamanda tematik bir dönüşümün ifadesidir. Zira birincisinde zamanın anlatı yoluyla anlaşılabilirliğini tahkik eden Ricoeur, ikincisinde artık doğrudan geçmişle, yani hatırlanan, belgelenen ve nihayetinde temsil edilen zamanla yüzleşir. Eğer Zaman ve Anlatı’da temel soru “İnsan zamanı nasıl anlar ve anlatı bu anlamayı nasıl yapılandırır?” ise, Hafıza, Tarih, Unutuş’ta bu soru daha etik ve tarihsel bir düzleme taşınarak “Geçmişe sadakat nasıl mümkündür ve bu sadakat hangi ontolojik, fenomenolojik, epistemolojik, etik ve hermeneutik koşullarda temellendirilebilir?” biçimine dönüşür.

Hafıza, Tarih, Unutuş, uzun fikri seyri seferinin bir bakıma zirvesidir, çünkü burada zaman, anlatı ve kimlik meseleleri, kolektif hafıza ve tarihsel adalet bağlamında yeniden mezcedilir. Ricoeur’ün temel sorusu artık yalnızca “zaman nasıl anlatı yoluyla anlaşılır?” değildir, Ricoeur daha radikal bir soru sorar. “Geçmişe sadakat nasıl mümkündür?” (s. 39). Bu sadakat, hem bireysel hafızanın güvenilirliği hem de tarihsel temsilin doğruluk iddiası zaviyesinden muhasebe edilmelidir. Dolayısıyla eser, fenomenoloji (hafızanın yaşantısal yapısı), epistemoloji (tarihsel bilginin doğruluk ölçütleri) ve etik-politik teori (affetme, adalet, kolektif sorumluluk) arasında kurulan çok katmanlı bir düşünce örgüsüdür. Kitap 20. yüzyılın travmatik tarih tecrübeleri –özellikle Shoah– sonrasında “geçmişle doğru ilişki kurmanın” epistemolojik, etik ve siyasal imkânlarını sorgulayan kapsamlı bir felsefi yüzleşme teşebbüsüdür. Ricoeur kitabında hafızayı romantize etmez, tarihi mutlaklaştırmaz ve unutuşu yalnızca bir kayıp olarak görmez aksine bu üçlü arasındaki gerilimli, kırılgan ve çoğu zaman trajik ilişkiyi, hermeneutik bir rikkat ve fenomenolojik bir hassasiyetle tahlile gayret eder.

Ricoeur’ün entelektüel serüveni dikkate alınmadan bu kitabın tam olarak idraki mümkün görünmüyor. 1913 doğumlu olan ve genç yaşta ailesini kaybeden Ricoeur, II. Dünya Savaşı’nda esir kampında geçirdiği yıllarda hem fenomenoloji hem de Alman idealizmiyle yoğun bir temas kurmuş; savaş sonrası dönemde ise Fransız felsefesinin nevi şahsına münhasır terkiplerinden birini telif etmiştir. İlk dönem eserlerinde (örneğin Le Volontaire et l’Involontaire) fenomenolojik antropoloji çerçevesinde irade, beden ve eylem meselelerine yoğunlaşan Ricoeur, zamanla sembol, mit ve yorum kuramı üzerinden hermeneutik bir dönüşüm yaşamış, özellikle Freud and Philosophy ve The Conflict of Interpretations ile “şüphe hermeneutiği” (Marx, Nietzsche, Freud) ile “anlamın restorasyonu” arasında bir diyalog zemini kurmaya çalışmıştır. Mezkûr hat, Zaman ve Anlatı üçlemesinde doruğa ulaşır. Orada Ricoeur, anlatının zamansallığı yapılandıran temel bir insanî pratik olduğunu savunur, tarih yazımı ile kurmaca anlatı arasındaki farkı korurken, her ikisinin de zamansal tecrübeyi anlamlandırma işlevini vurgular. Hafıza, Tarih, Unutuş tam da bu bağlamın devamıdır aslında. Eğer anlatı zamansallığı kuruyorsa, o halde geçmişe ilişkin iddiamız –hatırlama ve tarih yazımı– hangi epistemik ve etik temele dayanacaktır?

Buna göre Ricoeur’ün entelektüel gelişimi üç ana evrede düşünülebilir. (1) fenomenolojik irade analizi; (2) sembol ve metin hermeneutiği; (3) anlatı ve kimlik kuramı. Hafıza, Tarih, Unutuş, bu üç evrenin kavşağında yer alır. Husserl’in iç zaman bilinci analizleri, Heidegger’in tarihsel varoluş kavrayışı ve Gadamer’in etkilenmiş bilinç (wirkungsgeschichtliches Bewusstsein) anlayışı burada kendini gösterir, fakat Ricoeur, Gadamer’den farklı olarak metodolojik tarih disiplinine daha fazla yer açar ve hafıza ile tarih arasında diyalektik bir gerilim kurar. Özellikle Temps et récit’te geliştirdiği üçlü mimesis modeli (mimesis I–II–III), bu kitapta tarih yazımının anlatısal yapısını anlamada arka plan işlevi görür. Tarihsel zamanın yapılandırılması, hafızanın bireysel zaman tecrübesiyle buluşur.

Kitap, 20. yüzyılın son çeyreğinde Avrupa’da –özellikle Fransa’da– artan “hafıza politikaları”, Holokost anmaları, Vichy dönemi hesaplaşmaları ve kolektif travmalar bağlamında kaleme alınmıştır. Pierre Nora’nın lieux de mémoire (hafıza mekânları) projesi, Maurice Halbwachs’ın kolektif hafıza teorisi ve tarih yazımında postmodern tartışmalar (örneğin Hayden White’ın anlatısallık vurgusu) bu bağlamın parçasıdır. Ricoeur, ne hafızayı romantize eden bir nostaljiye ne de tarihin göreceliğine teslim olan bir postmodernizme yaslanır; bunun yerine eleştirel bir realizm geliştirir.

Kitap üç ana bölümden oluşur: “Hafıza ve Anımsama”, “Tarih ve Hakikat”, “Unutuş”. Bu yapısal üçleme, Ricoeur’ün sorduğu temel soruyu açık biçimde ortaya koyar. Geçmişle doğru, adil ve etik bir ilişki nasıl kurulabilir? Bu soru, salt bir epistemoloji meselesi değildir; çünkü hafıza yalnızca bilginin bir kipliği değil, aynı zamanda kimliğin, tanıklığın ve sorumluluğun taşıyıcısıdır. Ricoeur, daha kitabın başında hafızayı bir “doğruluk iddiası” (prétention à la vérité) taşıyan bilinç eylemi olarak konumlandırır; yani hatırlama, yalnızca zihinsel bir temsil değil, “olmuş olanın gerçekten olmuş olduğu” iddiasını içerir. Burada Platoncu anamnesis ile Aristotelesçi mneme ve anamnesis ayrımı arasındaki gerilim yeniden düşünülür. Hafıza bir yandan iz (trace) ve temsil meselesi, diğer yandan zamansal mesafe içinde varlığını sürdüren bir referans problemidir.

Ricoeur’ün en merkezi sorularından biri şudur: Hafıza ile tarih arasındaki ilişki nasıl kurulmalıdır? Hafıza öznel ve kırılgan; tarih ise kurumsal ve metodolojik olarak düzenlenmiş bir bilgi pratiğidir. Ancak tarih, hafızanın yerini alabilir mi? Ricoeur’e göre alamaz; çünkü tarih, tanıklıkla başlar ve tanıklık, bireysel hafızaya dayanır. Bu nedenle kitapta tanıklık (témoignage), iz (trace), arşiv, belge, anlatı ve temsil kavramları iç içe geçer. Hafızanın patolojileri –yanlış anı, ideolojik manipülasyon, travmatik bastırma– ile tarihin patolojileri –revizyonizm, inkâr, politik araçsallaştırma– birlikte tahlil edilir. Ricoeur’ün en dikkat çekici katkılarından biri, hafıza ile tarih arasındaki gerilimi ne indirgemeci bir şekilde çözmesi ne de romantik bir uzlaşmaya zorlamasıdır. Hafıza öznel ve yaşanmış bir deneyimdir; tarih ise eleştirel mesafe gerektirir. Ancak tarih bütünüyle hafızadan kopamaz, çünkü başlangıç noktası tanıklıktır. Aynı şekilde hafıza da tarihsel eleştiriden muaf değildir. Bu gerilim bilhassa kolektif hafıza tartışmalarında önem kazanır. Ricoeur, Maurice Halbwachs’ın kolektif hafıza kavramını ciddiye alır, fakat hafızanın “kolektif özne” tarafından doğrudan taşındığı fikrine temkinli ve mesafeli yaklaşır. O’na göre hafıza her zaman bireysel bilinçlerde gerçekleşir; kolektif boyut, sembolik ve kurumsal çerçeveler aracılığıyla ortaya çıkar.

Eserin ilk büyük bölümü “Hafıza ve Anımsayış Üzerine” başlığını taşır ve Ricoeur burada bilinç felsefesine geri dönüyor. Burada en can alıcı kısım hafıza fikrinin adalet fikriyle ilişkisinin kurulduğu kısımlardır. (s. 108) Hafıza, tarihin ana rahmidir. (s. 106) Adaletin emri olarak hafızayı göreve çağırmak gerekir. (s. 111) Hafıza, öncelikle “geçmişin şimdideki izi” olarak ele alınır (s. 23–40). Ricoeur, Aristoteles’in De memoria et reminiscentia (Hafıza ve Hatırlama) metninden yola çıkarak hafızayı, imgeler (eikon) ve iz (trace) kavramları etrafında tartışır. Hafızanın temel fenomenolojik yapısı, geçmişe yönelmişliktir; yani hafıza daima “bir zamanlar olmuş olanı” çağırır. “Hafıza fenomeni eskiden olmuş olan ama artık olmayan bir şeyin zihindeki mevcudiyetinden ibarettir.” (s. 214) Bu onun hakikat iddiasıdır. Burada Ricoeur’ün anahtar kavramlarından biri “tanıklık”tır (témoignage). Tanıklık, hafızanın toplumsal boyutunu açar, çünkü bireysel hafıza, başkalarının tanıklığıyla doğrulanır ya da sorgulanır (s. 118–121). Tanıklık, hafıza ile tarih arasındaki ilk köprüdür. Ancak tanıklık aynı zamanda kırılgandır; hafıza yanılabilir, çarpıtılabilir, bastırılabilir. Ricoeur, hafızanın patolojilerini –unutma, bastırma, çarpıtma– Freudcu bir perspektifle tartışır ve Freud and Philosophy’de geliştirdiği hermeneutiğini yeniden devreye sokar. Bu bölümde Ricoeur, hafızayı yalnızca bireysel bir bilinç fonksiyonu olarak değil, kolektif bir yapı olarak da düşünür. Halbwachs’ın kolektif hafıza kuramıyla diyaloğa girer (s. 139–143). Ancak Halbwachs’ın hafızayı bütünüyle toplumsal yapıya indirgeme eğilimine mesafeli durur; bireysel hafızanın fenomenolojik özünü muhafaza etmek ister. Burada Ricoeur’ün dengeli hermeneutik tutumu indirgemeciliğe karşı çoğulcu bir ontoloji vaz eder.

İkinci büyük bölüm “Tarih Epistemoloji” başlığını taşır ve Ricoeur burada tarih yazımının bilimsel statüsünü tetkik eder. Annales Okulu, özellikle Lucian Febvre, Marc Bloch ve Fernand Braudel ile kurduğu diyalog önemlidir (s. 215-225). Yine “Titizliğin Üstatları: Michél Foucault, Michél de Certeau, Nobert Elias” başlığı bu üçlü hakkında harika tespit ve tahlillerle doludur. Tarihçinin işi, hafızanın tanıklığını eleştirel süzgeçten geçirmek ve belgeler üzerinden yeniden inşa etmektir. Bu bağlamda “belge” (document) ve “iz” (trace) kavramları merkezîdir. Ricoeur, tarih yazımını üç aşamalı bir süreç olarak tasvir eder: Belge aşaması (arşivleme, kaynak eleştirisi), açıklama ve anlama aşaması (neden-sonuç ilişkileri, yapısal analiz), yazım aşaması (anlatısal kompozisyon). Bu üçlü yapı, aslında Zaman ve Anlatı’daki üçlü mimesis şemasının tarih yazımına uyarlanmış hâlidir. Tarih yazımı, Ricoeur’e göre, ne salt pozitivist bir veri/belge yığımıdır ne de bütünüyle edebî bir inşa; o, eleştirel doğruluk iddiasına sahip anlatısal bir pratiktir (s. 194-230). Burada Ricoeur’ün cevap aradığı temel soru ise şudur: Tarihsel temsil (représentation) ne ölçüde geçmişe sadıktır? Tarihçi geçmişi “yeniden kurar”, fakat bu yeniden kurma, kurmaca ile özdeş değildir. Ricoeur, Hayden White’ın Metatarih’teki radikal anlatı teorisine mesafeli durur, tarih yazımının retorik veçhesini kabul eder, fakat onu epistemolojik ciddiyetten koparmaz.

Ricoeur’ün Hafıza, Tarih, Unutuş adlı eserinde “tarihte yorum” (s. 375-385) meselesi benim ilgimi en çok çeken başlıklarından biridir. Tarihte yorum yalnızca metodolojik bir sorun olarak değil, epistemolojik, ontolojik ve nihayet etik bir problem olarak ele alınır. Nesnellik ile öznellik arasında tarihte yorum ne anlama gelir? Bugün bilhassa Türkiye’deki ilk kuşakların ve Ortodoks tarihçilerin kendisinden en fazla kaçtığı, yorum kavramını keyfi öznellikle özdeş saydığı, belge fetişizmin nesnellik zannettiği bir iklimde hem Ricoeur’un mezkur kitabı hem de hassaten tarihte yorum kısmı hayati öneme haizdir.  Zira Ricoeur için tarihsel yorum, geçmişi anlamanın teknik, metodolojik ve epistemolojik bir prosedürü değil, geçmişle kurulan hakikat ilişkisini mümkün kılan karmaşık ve kırılgan bir hermeneutik eylemdir. Eserin ikinci ana bölümü olan “Tarih” kısmında (s. 155-320) tarihsel bilginin üretimi, yorumun statüsü ve tarihsel temsil sorunu sistematik biçimde tartışılır; ancak bu tartışma, birinci bölümdeki hafıza fenomenolojisiyle ve üçüncü bölümdeki etik ufukla sıkı biçimde irtibatlıdır. Tarihte yorum, bu yüzden etik bir sorumluluk taşır. Tarihçi yalnızca bilgi üretmez; adaletin hafızasını da inşa eder. Bu noktada “adil hafıza” kavramı (s. 549-550) tarihsel yoruma normatif bir çerçeve kazandırır. Yorum, geçmişi ne yüceltmeli ne bastırmalı; onu adalet duygusuyla ve idealiyle yeniden tefekkür etmelidir. Ricoeur’ün tarihte yorum meselesine yaklaşımı, aslında insanın zamansal varoluşunun bir ifadesidir. İnsan, geçmişi yorumlayarak kimliğini kurar. Tarihsel yorum, yalnızca metodolojik bir araç değil; geçmiş ile gelecek arasında kurulan etik bir köprüdür. Yorum, hafızanın kırılganlığını kabul ederken, hakikat talebinden vazgeçmeyen bir bilinç pratiğidir. Ricoeur’ün metni, bu yüzden hâlâ günceldir. Bize geçmiş, ancak yorum yoluyla konuşur – fakat bu konuşma, sorumluluk ve dinlemeyi hatırlatır.

Ricoeur, tarihsel pratiği üçlü bir şema üzerinden analiz eder (s. 261–285). Belgesel aşama (documentation), açıklama-anlama aşaması (explication/compréhension), temsil-yazım aşaması (représentation/écriture). Bu üçlü yapı, aslında yorumun farklı düzeylerini ortaya koyar. Tarihçi, öncelikle “iz” (trace) ile karşı karşıyadır (s. 241–250). İz, geçmişin maddi kalıntısıdır; ancak iz kendi başına konuşmaz. Tanıklık (témoignage), bu izin ilk anlamlandırılmasıdır (s. 183–200; tarih bölümünde yeniden ele alınır s. 255–270). İşte burada yorum devreye girer. Bir belgeyi belge yapan, onun bir geçmişe işaret ettiği yönündeki hermeneutik kabuldür. Dolayısıyla Ricoeur’e göre yorum, daha arşiv kapısında başlar, tarihçi, kaynağı seçerken, tasnif ederken ve doğrularken zaten yorum yapmaktadır.

Ricoeur, Dilthey’in anlama (Verstehen) geleneği ile açıklama (Erklären) geleneğini karşı karşıya koyan dikotomiyinin üstesinden gelmeye çalışır (s. 207-213). Ona göre tarihsel yorum, hem yapısal açıklamayı hem de anlamayı içerir. Bir tarihsel olay, yalnızca neden-sonuç zinciri içinde değil, anlam ufku içinde de kavranır. Bu noktada Ricoeur’ün hermeneutiği devreye girer. Olayın aktörleri için taşıdığı mana, tarihçinin yorumunda yeniden inşa edilip temsil edilmelidir. Lakin bu, anakronizm tehlikesini de beraberinde getirir, yorum, her zaman bugünün ufkundan yapılır. Fakat Ricoeur burada Gadamer’den ayrılır. Yorum, yalnızca ufukların kaynaşması değildir; aynı zamanda eleştirel mesafeyi gerektirir. Tarihçi, geçmişi bugünün ideolojisine feda etmemelidir.

En tartışmalı ise anlatı ve kurgu sorununun açığa çıktığı temsil aşamasıdır. (s. 310–320). Tarih yazımı, anlatısal bir form kazanır. Olaylar seçilir, düzenlenir, dramatik bir yapı içinde sunulur. Ricoeur burada Zaman ve Anlatı’daki mimesis teorisini tarih yazımına taşır. Tarihçi, olayları tahkiye (emplotment) yoluyla bir anlam bütünlüğüne yerleştirir. Bu, yorumun en kesif olduğu aşamadır. Ancak Ricoeur’e göre tarihsel anlatı ile roman arasında fark vardır. Roman, muhtemel ve muhayyel olanı kurar, tarih ise, olmuş olanı temsil eder (s. 315-318). Tamam, temsil, kurgu içerir ama tamamen keyfi de değildir. Yorum, burada hakikate sadakat ile anlatısal bütünlük arasında bir denge kurar.

Ricoeur’ün en önemli katkılarından biri, tarihsel anlatının referans iddiasını savunmasıdır (s. 335–360). Radikal anlatısalcılığa karşı sorusu, eğer tarih yalnızca bir metinse, o hâlde geçmişin kendisi nerede durmaktadır şeklindedir. Ricoeur’e göre tarihsel metin, geçmişe dolaylı bir referans taşır, bu referans, belgesel zincir üzerinden kurulur. İz → belge → yorum → anlatı hattı, hakikat iddiasının taşıyıcısıdır. Yorum burada keyfî bir icat ve icra değil, izlerin anlamlandırılmasıdır. Ancak bu anlamlandırma, her zaman yeniden gözden geçirilebilir; bu yüzden tarihsel hakikat, mutlak değil, eleştirel ve revizyona tabidir. Ricoeur, tarihsel yorumun ideolojik manipülasyona açık olduğunu elbette kabul eder (s. 115–130 ve tarih bölümünde s. 370–390). Kolektif hafıza, iktidar tarafından yönlendirilebilir; tarih yazımı, ulusal kimlik inşasının aracı hâline gelebilir. Bu bağlamda Ricoeur, “hafızanın kötüye kullanımı”ndan söz eder (s. 97–110). Eserin en çarpıcı ve en etik-politik bölümü “Unutuş”tur. Ricoeur önce unutuşa giden yolu döşer. Bu yolda en önemli durak ise “Tarih ve Zaman” ilişkisidir. Heidegger’le sıkı bir diyaloga girdiği bu kısımlarda O’nun ölüme yönelik varlık, zaman içinde varlık ve hafıza temalarını konu edinir. Ricoeur unutuşu yalnızca bir nakısa değil, hafızanın yapısal bir şartı olarak ele alır (s. 456–487). Unutuş olmaksızın hafıza işlemez; fakat travmatik unutuş, adaletsizliğe dönüşebilir. Bu bölümde “zor affetme” (le pardon difficile) kavramı öne çıkar (s. 593–610). Ricoeur, affetmeyi hafızanın etik ufku olarak görür; affetme, geçmişi silmek değil, onu dönüştürmektir. Ancak affetme, unutma ile karıştırılmamalıdır. Affetme, hatırlamanın en yüksek biçimidir çünkü adalet talebini inkâr etmeden geleceğe kapı açar. Ricoeur burada açıkça siyasal bir bağlama yönelir, Holokost hafızası, totaliter rejimler ve kolektif suç meseleleri arka plandadır. “Adil hafıza” (mémoire juste) kavramı, eserin normatif merkezidir. Hafıza ne intikamcı olmalı ne de bastırıcı, adalet ile barış arasında bir denge kurmalıdır. Zaman ve Anlatı’da zamanın aporetik yapısı çözülmeye çalışılır; anlatı, zamansal dağınıklığı anlamlı bir bütünlüğe dönüştürür. Hafıza, Tarih, Unutuş’ta ise zamanın bir başka yüzü –unutma– sahneye çıkar. (s. 5456–502) Eserin son bölümünde affetme (le pardon) kavramı öne çıkar (s. 503–538). Bu kavram, Zaman ve Anlatı’da bulunmayan bir etik vechedir. Artık mesele yalnızca zamanın anlaşılması değil, geçmişle barışmanın imkânıdır. Dolayısıyla ikinci eser, ilk eserin ontolojik sorusunu etik-politik bir teklife dönüştürür. Zamanı anlamak yeterli değildir; geçmişle adil bir ilişki kurmak gerekir.

Kitap küllü olarak bakıldığında aslında beş anahtar kavram etrafında şekillenir. (I) Tanıklık (Témoignage). Ricoeur için hafızanın en temel biçimi tanıklıktır. “Ben oradaydım” ifadesi, hem öznel bir iddiadır hem de kamusal doğrulamaya açıktır. Tanıklık, hafızayı başkalarıyla paylaşılan bir hakikat rejimine sokar. Ancak tanıklık kırılgandır, eksiktir, yanlı olabilir, yanlış hatırlama, manipülasyon ve travma onu bozar. Ricoeur, hafızanın bu kırılgan doğasını romantize etmek yerine, eleştirel bir süzgeçten geçirir. (II) İz (Trace). Geçmişin maddi ve belgesel kalıntıları, tarihin çalışma malzemesidir. İz, hem varlığın hem yokluğun işaretidir: Geçmiş artık mevcut değildir, fakat izleri aracılığıyla etkisini sürdürür. Ricoeur burada fenomenoloji ile tarih metodolojisini terkip eder. (III) Temsil (Représentation). Tarih, maziyi doğrudan yeniden üretmez onu temsil eder. Temsil, hem zorunlu hem problematiktir. Ricoeur, tarihsel anlatının kurmaca ile benzerliğini kabul eder, fakat onu kurmaca ile özdeşleştirmez, tarihsel anlatının referans iddiasını, belge ve eleştirel yöntemle temellendirir. (IV) Adil Hafıza (Juste Mémoire). Ricoeur’ün belki de en normatif kavramı budur. Ne aşırı anma (hafızanın ideolojik araçsallaştırılması) ne de zorunlu unutuş (bastırma) doğru yoldur. “Adil hafıza”, geçmişe karşı sorumluluk bilinciyle, eleştirel ve etik bir hatırlama pratiğidir. (V) Affetme ve Zor Unutuş. Eserin son kısmında Ricoeur, affetmeyi radikal bir etik jest olarak tartışır. Affetme, unutmak değildir; fakat unutuşun belirli bir biçimini –ne bastırma ne de inkâr– içerir. Burada Ricoeur, Hannah Arendt’in affetme analizleriyle dolaylı bir diyalog içindedir.

Fransa’da 1990’lar boyunca Vichy rejimi, işbirlikçilik, Shoah hafızası ve “devoir de mémoire” (hafıza görevi) etrafında yoğun kamusal tartışmalar yürütülüyordu. Bu bağlamda Ricoeur’ün “juste mémoire” (adil/doğru ölçülü hafıza) kavramı, hafızanın ideolojik araçsallaştırılması ile zorunlu unutuş arasında bir etik denge önerisi olarak okunmuştur. Fransız literatürde şu sorular özellikle tartışılmıştır: Hafıza bir “görev” midir yoksa bir “hak” mıdır? Devletin veya kamusal kurumların hafızayı düzenleme yetkisi var mıdır? Tarih yazımı ile anma pratikleri arasında sınır nasıl çizilecektir? Bu tartışmalarda Pierre Nora’nın Lieux de mémoire (Hafıza Mekânları, Doğu Batı Yayınları) projesi ile Ricoeur’ün yaklaşımı sık sık karşılaştırılmıştır. Nora hafızanın mekânsallaşmasına ve sembolik yoğunlaşmasına odaklanırken, Ricoeur hafızanın epistemolojik ve etik statüsünü sorgular. Fransız eleştirmenler, Ricoeur’ün hafıza kavramını romantize etmediğini, aksine onu tanıklık, iz ve temsil kavramları üzerinden eleştirel bir yapıya oturttuğunu vurgulamışlardır. Kitabın son bölümünde yer alan affetme tartışması, Fransız entelektüel dünyasında özellikle Derrida’nın affetme üzerine yazılarıyla karşılaştırmalı biçimde ele alınmıştır. Derrida’nın “affedilemez olanı affetmek” şeklindeki aporetik yaklaşımına karşı Ricoeur’ün daha “etik-pragmatik” bir affetme kavrayışı geliştirdiği söylenmiştir. Burada tartışma şu noktada yoğunlaşır. Affetme tarihsel adaletle bağdaşır mı, yoksa onu askıya mı alır? Ricoeur’ün affetmeyi unutuşla özdeşleştirmemesi, (psikolojik bir ilke olarak Forgive but not forget, affet ama unutmayı hatırlamanın tam zamanıdır) fakat yine de belirli bir “zor unutuş” biçimini kabul etmesi, Fransız literatürde hem takdir edilmiş hem de temkinle karşılanmıştır.

Türkiye bağlamında hafıza araştırmaları ve tartışmaları –özellikle 1915, 12 Eylül, darbeler ve toplumsal travmalar– çerçevesinde Ricoeur’ün “adil hafıza” kavramı önemli bir referans noktası olmuştur. Burada Ricoeur şu sorulara cevap arayan bir düşünür olarak görülür: Geçmişle yüzleşme nasıl mümkün olur? Unutuş her zaman bir inkâr mıdır? Affetme, adaletin alternatifi midir yoksa tamamlayıcısı mı? Türkçe literatürde Ricoeur çoğu zaman etik bir denge düşünürü olarak hafızayı ideolojik mobilizasyon aracı hâline getirmeyen, fakat tarihsel sorumluluğu da askıya almayan bir yaklaşımın temsilcisi olarak takdim edilir,

Hafıza, Tarih, Unutuş farklı entelektüel coğrafyalarda farklı sorularla konuşan, fakat her yerde aynı temel kaygıyı taşıyan bir metin olarak okunmuştur: Geçmişle doğru ilişki nasıl kurulur? Hafıza ne zaman adalet üretir, ne zaman ideolojiye dönüşür? Tarih yazımı hakikate nasıl sadık kalabilir? Unutuş her zaman ihanet midir? Ricoeur’ün katkısı, bu sorulara kesin çözümler sunmak değil; hafıza, tarih ve unutuş arasındaki trajik gerilimi kabul ederek, etik bir dikkat, hermeneutik bir ölçü ve eleştirel bir rasyonalite içinde düşünmeye davet etmektir. Bu nedenle eser, yalnızca bir tarih felsefesi kitabı değil; 20. yüzyılın yaralı hafızasına yöneltilmiş felsefi hermeneutik temelli bir ahlak daveti olarak okunmaya devam etmektedir. Kitabın mesela Sünni ve Şii tarih tasavvuru bağlamında tartışılması ilginç olurdu doğrusu. Şiiliğin tarihi “hatırlama” üzerine inşa etmesi ve trajediler ve yaslar üzerinden sürdürmesi ile Sünniliğin “unutmayı” ve “affetmeyi” merkeze almasının Ricoeurcu bağlamda mukayese edilmesi velut tartışmalara yol açabilirdi. Görebildiğim kadarıyla Türkiye’de hiç kimse Ricoeur bağlamında böyle bir mukayeseye şimdiye kadar teşebbüs etmedi. Hatırlama, unutma ve affetmeyi birbirinin karşıtı haline getirmek ve bunları birbirinden koparmak yerine bunlar arasında maziyle rabıtasını koparmayan bir gelecek tasavvuru inşa etmek, en azından bunun teorisi üzerine çalışmak anlamlı olurdu herhalde.

Kitap geçmişle ilişkinin ontolojik, epistemolojik ve etik boyutlarını birlikte düşünme cesareti gösterir. Ancak Ricoeur’ün yaklaşımına, siyasal iktidar ilişkilerini yeterince sert analiz etmediği gerekçesiyle bazı eleştirilebilir yöneltilmiş, özellikle Foucaultcu bir perspektiften bakıldığında, hafıza rejimlerinin iktidar üretici boyutunun daha radikal bir tahlil ve tenkidi faaliyetinden geçmesi gerektiği ifade edilmiştir. Yine de Hafıza, Tarih, Unutuş, 20. yüzyılın son büyük hermeneutik terkip, tahlil ve tekliflerinden biridir. Ricoeur, geçmişin ne tam anlamıyla geri getirilebileceğini ne de bütünüyle silinebileceğini, fakat etik bir dikkat ve entelektüel sorumlulukla onunla yaşanabileceğini savunur. Son tahlilde bu kitap, yalnızca tarihçilere ya da filozoflara değil, geçmişin yükünü taşıyan tüm insanlara yöneltilmiş bir çağrıdır. Hatırlamak bir hak değil yalnızca, aynı zamanda bir görevdir; fakat bu görev, adaletle, ölçüyle ve affın imkânını göz ardı etmeyen bir bilgelikle yerine getirilmelidir. Ricoeur’ün satır aralarına sızan felsefi tınısı ne didaktiktir ne romantik, bilakis kırılgan insanlığın trajik tecrübesini ciddiye alan, sabırlı ve etik bir düşüncenin haykırışıdır.

Kitap hafıza çalışmaları (memory studies) alanında temel referanslardan biri hâline gelmiştir. Tarih felsefesi, travma çalışmaları, geçiş dönemi adaleti ve kamusal anma politikaları üzerine yapılan çalışmalarda Ricoeur’ün “adil hafıza” kavramı sıkça tartışılmıştır. Aynı zamanda tarihsel temsil ve anlatı kuramı bağlamında Hayden White ile yürütülen dolaylı tartışmanın daha dengeli bir versiyonunu sunmuştur. Hafıza, Tarih, Unutuş, bir hafıza teorisinden çok daha fazlasıdır; modern insanın geçmişle kurduğu kırılgan ilişkinin ontolojik, epistemolojik ve etik bir anatomisidir. Ricoeur, bu metinde hem fenomenolog hem hermeneut hem de etik düşünür olarak konuşur. Hafıza ile unutuş arasındaki gerilimi, bağışlamanın ufkunda çözümsüz fakat umutlu bir açıklık olarak bırakır. Çünkü nihayetinde mesele yalnızca “ne oldu?” sorusu değil, “olanla ne yapacağız?” sorusudur.  Ve bu soru, Ricoeur’ün düşüncesinde, hafızanın adaletle buluştuğu yerde yanıtını aramaya devam eder. Kitabın Türkçe baskısının arka kapağında yer alan şu ifadeler muhteviyatından maksadına nasıl geçiş yapacağımızı da izhar ediyor. “II. Dünya Savaşı’nda esir düştüğü toplama kamplarından sağ çıkmış olsa da tanık olduklarının anlamı üstüne düşünmekten hiç vazgeçmeyen Ricoeur, insanın bireysel ve kolektif tarihindeki, özellikle de 20. yüzyıldaki yüz kızartıcı anların hatırlanması ve unutulması hakkında, Platon’un pharmakon’una (hem ilaç hem zehir) benzetilen hatırlama’nın, keza melankoli ve yas’ın siyasal ve toplumsal kullanımları hakkında, bağışlama ile unutma arasındaki ilişkiler hakkında zengin bir panorama sunuyor. Bu esnada, bireysel ve kolektif bir “mutlu hafızanın” sırrını da arıyor gizliden gizliye. Bizim gibi “hafıza sorunları” olan toplumlar için son derece aktüel bir kitap – ama hazır bir reçete beklemeyin. Hafıza, Tarih, Unutuş daha çok filozofla birlikte çıkılacak bir arayış, bir yolculuk”.

Kitabın tercümesiyle alakalı bir iki husustan bahsetmek gerekirse, öncelikle tercüme ana kavramların ve Türkçe anlatım yapısının karakteristik özelliklerine azami dikkat edilerek, Fransızca ile Türkçe arasında ideal bir denge kurularak yapılmış görünüyor. Bu açıdan mütercimi tebrik etmek gerekir. Lakin bazı noktalarda anlayamadığım tercihleri olmuş mütercimin. Mesela rahatlıkla, mevcudiyet, namevcudiyet, iskan etmek, fenomenoloji gibi kavramları öz Türkçe karşılıklar aramadan bağlamına ve manasına uygun bir şekilde kullanırken iş hermeneutik kavramına geldiğinde nedense onu “yorumbilgisi” şeklinde tercüme etmeyi tercih etmiş. “Yorumbilgisi” hermeneutiğin yerine geçebilir mi? Hermeneutik yaklaşım ise yorumbilgisel yaklaşım birbirini karşılayabilir mi hiç? Hermeneutik kelimesinin kökenindeki Hermes tınısı yorumbilgisinde hissediliyor mu?  Hermeneutik için “yorumbilgisi” kavramını bulana şunu sormak lazım. Yorumun bilgisi ne demek? Yorum bir bilgi meselesi midir? Yorumbilgisi kavramı asla hermeneutik kelimesinin yükünü de taşıyamaz. Hermeneutik kavramının bir mazisi, bir hafızası vardır. Yorumbilgisinin bugün bile zihinlerde anlamlı bir karşılığı yok. Hermeneutik için kullanılan yorumbilgisi kavramını bütün sosyal bilimler metinlerinden silip atmak gerekir. Yine mütercim kitapta genelde Latince, Fransızca, Grekçe, Almanca ve İngilizce anahtar kavramları öz Türkçe uyduruk kelimeler aramaksızın asıllarıyla muhafaza ederek vermesi takdire şayan. Lakin bazı durumlarda gereksiz bir öz Türkçe karşılık bulma yoluna gitmiş, bu da metnin kimi yerlerinin kekremsi, acı ve ekşi olmasına yol aşmış.

Bu kitabı bilhassa şu kitaplarla birlikte okumak, kitabın iddialarını ve farkını anlamak bakımından elzem görünmektedir. Assmann’ın Kültürel Bellek: Eski Yüksek Kültürlerde Yazı, Hatırlama ve Politik Kimlik’i, Sarlo’nun, Geçmiş Zaman’ı, Connerton’un Modernite Nasıl Unutturur, Faruk Karaaslan’ın Toplumsal Hafıza Hatırlamanın ve Unutmanın Sosyolojisi, Recep Şentürk’ün Toplumsal Hafıza’sı, Frances A. Yates, Hafıza Sanatı. Özellikle İlhami Güler’in henüz kendisine “ilhamiyat” adı altında ilhamların gelmediği zamanlarda Tezkire Dergisi’nde 2001 yılında yazdığı “Müslüman Toplumlarda Tarih Bilinci Neden Zayıf?” güzel bir makaledir ve Ricoeur’un kitabından sonra asıl anlamını kavrayacaktır.