Gazze’nin Geleceği Üzerine Transatlantik Ayrışma
Gazze’deki kırılgan ateşkes, yedinci haftasına girmiş olmasına rağmen, çevresindeki siyasi fırtınaları yatıştırmakta pek etkili olamadı. Düşmanlıkların geçici olarak durdurulması amacıyla öngörülen bu ara, bölgenin geleceği üzerine bir vekâlet tartışmasına dönüşmüş durumda; bu da Washington ile Avrupa’nın kilit başkentleri arasındaki giderek derinleşen bir uçurumu açığa çıkardı. Bu diplomatik yarılma, çatışma sonrası inşa sürecini zayıflatma, insani müdahale kapasitesini tehlikeye atma ve küresel krizler karşısında Batı’nın bütünlüğünü gölgeleme riski taşıyor. Aynı zamanda, Batılı planlar uzlaşmadan yoksun şekilde savrulurken, bölgesel aktörlerin daha iddialı bir diplomatik rol üstlenmeleri için de alan açmış bulunuyor.
Bu ayrışmanın özünde, Gazze’nin istikrara kavuşturulmasına yönelik temelde farklı yaklaşımlar yatıyor. 17 Kasım 2025’te, Rusya ve Çin’in çekimser kaldığı bir oylamada, ABD, Gazze Şeridi için ABD destekli bir istikrar planını onaylayan 2803 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararının oybirliğiyle kabul edilmesini sağladı. Bu karar, sınırları, yardım koridorlarını ve devlet dışı silahlı grupların kademeli olarak silahsızlandırılmasını denetleyecek geçici bir Uluslararası İstikrar Gücü’nün kurulmasına yetki veriyor. Karar ayrıca, en az 2027 yılına kadar birincil geçiş otoritesi olarak ABD başkanlığındaki bir “Barış Kurulu” oluşturulmasını da öngörmektedir. Washington açısından öncelik, derhâl silahsızlanmanın sağlanması ve gelecekteki tırmanışları önlemek üzere güvenlik parametrelerinin hızla oluşturulması olmaya devam etmektedir. Ancak bu yapı, bölgeden uzakta tasarlanmış ve sahadaki siyasi ve insani gerçeklikleri sınırlı ölçüde dikkate alan güvenlik odaklı çözümlerin tanıdık modelini yansıtmaktadır.
Öte yandan, büyük ve hâlen kötüleşmekte olan insani yıkımın farkında olan ve uluslararası insani hukukun gerekliliklerine duyarlılık gösteren birçok Avrupa hükümeti, ABD’nin girişimine derin kaygılarla yaklaşmaktadır. AB dışişleri bakanlarının son toplantılarında yetkililer ateşkesi memnuniyetle karşıladılar; ancak insani yardım operasyonlarının tarafsız, nesnel ve uluslararası insani hukuk temelli olması gerektiğini kesin bir dille vurguladılar. Avrupa’dan yapılan açıklamalarda, ana geçiş noktalarında erişimin ciddi şekilde kısıtlanmasının yardım çabalarını hâlâ hayati düzeyde engellediği ve son Entegre Gıda Güvenliği Aşama Sınıflandırması anlık değerlendirmesine göre, kuzey Gazze’yi bu kış kıtlık tehlikesine doğru ittiği yönündeki uyarılar defalarca yinelendi.
Avrupa Parlamentosu ise daha da ileri giderek, acil ve kalıcı bir ateşkesin yanı sıra temel altyapının hızla yeniden inşasını talep etmiş; aynı zamanda, gelecekteki yönetim düzenlemelerinden silahlı devlet dışı aktörlerin kesinlikle dışlanması gerektiği yönünde müzakereye kapalı bir tutum sergilemiştir. Bu ısrar, yalnızca hukuki bir pozisyonu değil, aynı zamanda yerel meşruiyetin ve bölgesel ortakların dışlandığı hiçbir istikrar çerçevesinin başarılı olamayacağına dair güçlü bir inancı da yansıtmaktadır.
Bu kamuoyuna açık anlaşmazlık, Batı’nın büyük çatışmalara verdiği tepkilerin temel dayanaklarından biri olan transatlantik birlikten keskin bir sapmaya işaret etmektedir. Kırılgan uzlaşma zemini, ABD planının büyük çaplı, tarafsız bir insani yardım artışı pahasına güvenlik öncelikli çözümleri öne çıkarmasıyla birlikte aşınmıştır. ABD çerçevesine uluslararası meşruiyet kazandıran BM kararı, Rusya ve Çin’in çekimser oylarıyla ve Avrupa’nın bazı kesimlerinde hissedilir bir huzursuzlukla karşılandı; bu durum, çatışmanın sorunlu sonuçlarının nasıl yönetileceği konusunda derin bir felsefi ve pratik ayrılığı gözler önüne sermektedir. Bu fikir ayrılığıyla oluşan boşluk, sahadaki acılarla bağını koparmış bir Batı çıkmazı olarak algılanmakta ve bölgesel paydaşlar tarafından giderek daha görünür biçimde hissedilmektedir.
ABD ile AB arasındaki bu ayrışma, hem bölge hem de Batı’nın diplomatik etkisinin geleceği açısından önemli sonuçlar doğurmaktadır. İlk olarak, bölünmüş bir Batı, herhangi bir istikrar planına kararlı bir uluslararası meşruiyet kazandırmakta zorlanmaktadır. Planın esasen ABD öncülüğünde yürütülen, güvenlik odaklı bir girişim olarak algılanması; özellikle yeniden inşa çabalarının Filistinlilerin iradesini gerçekten koruması gerektiğinde ısrar eden Körfez ülkeleri gibi kritik bölgesel ortakları uzaklaştırma riski taşımaktadır. Bu ülkelerin mali ve lojistik katkısı vazgeçilmez olacak; ancak dış baskının bir uzantısı olarak görülen bir modeli desteklemeleri olası görünmemektedir.
İkinci olarak, sağlam ve işlevsel insani yardım garantileri üzerinde uzlaşıya varılamaması, sahadaki felaketi hızla derinleştirebilir. Gazze Sağlık Bakanlığı ve BM tarafından doğrulanan rakamlara göre, 10 Ekim 2025’te ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana yaşanan olaylar ve yeniden başlayan askeri operasyonlar sonucunda 330’dan fazla Filistinli hayatını kaybetti. İnsani yardım kuruluşları, tüm nüfusu etkileyen akut gıda güvensizliği konusunda uyarılarını sürdürmekte; yaklaşık yarım milyon insan hâlihazırda “felaket” düzeyinde açlık çekmektedir. Eğer istikrar çabaları, tarafsız yardım koridorları, garanti altına alınmış erişim ve temel altyapı onarımları ile titizlikle ve gecikmeden desteklenmezse, insani kayıplar dramatik biçimde artacak; açlık ya da hastalık kaynaklı kitlesel ölümler yaşanacak ve ateşkesi neredeyse yalnızca prosedürel bir durak hâline getirecektir.
Üçüncü olarak, Batı ittifakının merkezinde ortaya çıkan bu açık anlaşmazlık, küresel yönetişimi ve bölgesel istikrarı zorlaştırmaktadır. Genellikle Batı’dan tutarlı bir liderlik bekleyen orta ölçekli güçler ve diğer aktörler, artık birbirine rakip diplomatik planlar arasında yön bulmak zorunda kalmaktadır. Ekim ayındaki ateşkeste belirleyici roller üstlenen Türkiye ve Mısır, ABD’nin güvenlik talepleriyle Avrupa ve Arap dünyasının insani öncelikler konusundaki ısrarını uzlaştırmaya çalışırken giderek daha hassas bir konuma sürüklenmektedir. Batı başkentlerinin aksine, Ankara ve Kahire tüm önemli Filistinli gruplarla ve bölgesel destekçilerle doğrudan ilişkilere sahiptir; bu da onlara, hiçbir dış planın taklit edemeyeceği bir etki alanı kazandırmaktadır. Onların arabuluculuğu yalnızca kolaylaştırıcı bir rol değil; yapısal olarak da vazgeçilmezdir ve ateşkesi kalıcı bir siyasi ufka dönüştürebilecek yegâne aktörler olarak hızla öne çıkmaktadırlar. Bu tutarsızlık, yıllardır süren Husi kampanyasının savaş riski primlerini ve nakliye maliyetlerini zaten artırdığı Kızıldeniz dâhil, daha geniş Orta Doğu bölgesinde stratejik ve ekonomik belirsizliği derinleştirmektedir.
Mevcut siyasi çıkmaz göz önüne alındığında, yakın gelecekte pragmatik ve işlevsel çözümlere yönelmek gerekmektedir. Birbiriyle çelişen büyük çerçeveler ilkeler düzeyinde çatışırken, insani krizin aciliyeti, şu anda sahada gerçekten nelerin hayata geçirilebileceğine odaklanmayı zorunlu kılmaktadır. Gerçekçi bir ilerleme yolu, düşük yoğunluklu siyaset ve teknik diplomasiyi yeniden canlandırmaktan geçmektedir: ABD–AB–BM ile Türkiye ve Mısır gibi kilit bölgesel arabulucular arasında yürütülecek üçlü ya da dörtlü görüşmelerin, yalnızca mevcut Uluslararası İstikrar Gücü’nün görevine AB tarzı katı insani kriterler ve garantilerin dâhil edilmesine odaklanması gerekmektedir. Bu teknokratik yapıyı siyasi meşruiyetle bağlayabilecek yegâne unsur bölgesel diplomasidir ve Türkiye’nin benzersiz diplomatik duruşu, insani yardım erişiminin ve Filistin temsilinin uzak güvenlik doktrinlerine tabi kılınmamasını sağlayabilecek en yetkin aktör konumuna onu yerleştirmektedir.
Alternatif senaryo—ABD planının AB’nin lojistik ya da mali katkısı olmaksızın kısmen uygulanması, yetersiz yardım ve artan acılarla sonuçlanarak, ateşkesin tamamen çökmesi ve potansiyel olarak daha geniş bir bölgesel krize yol açması riskini taşır. Batı için mesele artık diplomatik mücadelede bir taraf seçmekten ziyade, tarafsız yardım koridorları, bağışçı koordinasyonu ve altyapı onarımı gibi sahici ve somut çıktılar sağlayacak operasyonel gerekçeler ortaya koymaktır. Bölgesel aktörler bu sürecin kenarına itilemez. Onların liderliği olmadan, ne kadar iyi hazırlanmış olursa olsun hiçbir plan uzun ömürlü olamaz. Parçalanmış bir dünyada, böylesi teknik ustalık ve uluslararası insani ilkelere sadık kalmak sadece ahlaki bir değer değil; aynı zamanda kriz bölgelerini istikrara kavuşturmak ve transatlantik ittifakın bütünlüğünü korumak için stratejik bir zorunluluktur. Gazze’nin kaderi nihayetinde dışarıdan gelen planlarla değil; güvenliği insanlıkla dengelemeye ve diplomasiyi bölgenin yaşanan gerçekliklerine dayandırmaya istekli olanlarla şekillenecektir.
*Imran Khalid, jeostratejik analist ve uluslararası ilişkiler üzerine köşe yazarıdır. Çalışmaları, saygın uluslararası haber kuruluşları ve yayın organlarında geniş çapta yayımlanmıştır.
Kaynak: https://fpif.org/the-transatlantic-rift-over-gazas-future/