Gazze Soykırımı Sonrası ABD-İsrail İlişkileri
Gazze soykırımının üçüncü yılına yaklaştığı bugünlerde, ABD’nin İsrail’le kurduğu “özel ittifak”ın toplumsal ve siyasi temellerinde daha önce görülmemiş bir aşınma yaşanıyor. Washington ile Tel Aviv arasındaki askeri ve istihbari iş birliği İran’a karşı yürütülen ortak savaşla zirveye ulaşmışken, Amerikan kamuoyu, Demokrat Parti tabanı ve şaşırtıcı biçimde Cumhuriyetçi cephenin bir kesimi de İsrail’e verilen desteği açıkça sorgulamaya başlamıştır. AIPAC gibi onlarca yıldır partilerüstü bir güç olarak çalışan lobi yapıları hem Cumhuriyetçi hem de Demokratlardan gelen eleştirilerle karşı karşıya kalmıştır. Üstelik bu eleştiri artık söylem düzeyinde kalmamış, kurumsallaşarak kendi karşı lobi yapılarını da üretmeye başlamıştır. Kamuoyu araştırmaları bu kırılmayı gözler önüne sererken, AIPAC’ın somut siyasi gerilemesiyle birlikte ortaya çıkan yeni karşı örgütlenmelere maruz kaldığı görülmektedir. Bu süreç ABD’nin Siyonizm’den yapısal olarak bağımsızlaşıp bağımsızlaşamayacağı sorusunu gündeme getirmektedir.
Kamuoyunda ve Parti Tabanında Tarihi Kırılma
Amerikan kamuoyunun İsrail’e bakışı, on yıllık bir süreçte nadiren görülecek bir hızla değişmiştir. Gallup’un Şubat 2026’da açıkladığı bir araştırmaya göre toplumun yüzde 36’sı işgalci İsrail tarafına, yüzde 41’i ise Filistinlilere daha fazla sempati duyduğunu belirtmektedir. On yıl önce aynı soruya verilen cevaplarda oran yüzde 62’ye 15 şeklinde seyretmekteydi. Dolayısıyla İsrail lehine olan fark neredeyse tamamen tersine dönmüştür. Bu değişimin en dikkat çekici yanı, geleneksel olarak İsrail’e en sıcak bakan iki grupta bile (Cumhuriyetçiler ve 55 yaş üstü Amerikalılar) belirgin bir yumuşama yaşanmış olmasıdır. 55 yaş üstü grupta oran, 2016’daki 72’ye 11 gibi açık bir İsrail lehine tablodan, 2026’da 49’a 31’e gerilemiştir. Demokrat Parti tabanındaki dönüşüm daha da köklü bir nitelik taşımaktadır. Aynı araştırmaya göre İsrail’e sempati duyan Demokratların oranı yüzde 53’ten yüzde 17’ye düşerken, Filistin’e sempati duyanların oranı yüzde 23’ten yüzde 65’e yükselmiştir.
Pew Research Center’ın ayrı bir çalışması da benzer bir tablo ortaya koymaktadır. Amerikalıların çoğunluğu Netanyahu’nun dünya meselelerinde “doğru olanı yapacağına” dair az ya da hiç güven duymadıklarını ifade etmektedir. Amerikan kamuoyundaki Netanyahu’ya karşı artan bu güvensizlik özellikle 30 yaş altındakiler arasında son bir yılda belirgin biçimde artmıştır. Kongre düzeyindeki bu karşılık daha somut bir biçim almıştır. 100’den fazla Demokrat, İsrail’e askeri yardımın askıya alınmasını öngören bir yasa teklifine destek vermiştir. Bu, birkaç yıl öncesine kadar akla gelmeyecek bir adım olarak değerlendirilebilir. Demokrat Parti içinde kıdemli isimlerin bile silah sevkiyatlarına karşı oy kullanmış olması, değişimin artık partinin en solundaki aktivist çevrelerle sınırlı kalmadığını, kurumsal merkeze de yayıldığını göstermektedir.
Bu dönüşümün arkasındaki en önemli etken, Gazze’deki soykırım ve yıkımın adeta canlı yayın niteliğinde izlenebilir olmasıdır. İsrailli yetkililerin savaşın amaçlarına dair kamuya açık açıklamaları ile sahadaki görüntüler arasındaki çelişki, kamuoyunda “abartı” ya da “tek taraflı anlatı” suçlamalarına pek yer bırakmamıştır. Bu durum, klasik imaj yönetimi stratejilerinin eskisi kadar işlevsel olmamasını sağlamıştır. Bu kırılmanın ilk toplumsal görünürlüğü, üniversite kampüslerinde savaşın ilk aylarından itibaren başlayan öğrenci gösterilerinde ortaya çıkmıştır; zamanla bu hareket kampüs sınırlarının dışına taşarak daha geniş bir toplumsal harekete dönüşmüştür.
AIPAC’ın Kaybı ve AZAPAC’ın Doğuşu
Kamuoyundaki değişim, AIPAC gibi kurumsal lobi yapılarının siyasi hareket alanını daraltmıştır; bu daralma artık soyut bir eğilim olmaktan çıkmış, seçim sürecinde somut örneklerle ve deneysel araştırma verileriyle kendini göstermeye başlamıştır. En çarpıcı örnek Michigan eyaletindeki senato yarışında görülmektedir. AIPAC ve bağlı kuruluşları, ön seçimde Filistinli Abdul El-Sayed’e karşı Haley Stevens’ı desteklemek için yaklaşık 30 milyon dolar harcamıştır. Siyonist lobinin ABD ayağı olan AIPAC’ın bu hamlesi, lobinin tek bir seçim yarışına yaptığı gelmiş geçmiş en büyük yatırım olarak kayıtlara geçmiştir. Buna rağmen İsrail’e sert eleştiriler yönelten ve İsrail’e askeri yardımın sona erdirilmesini savunan El-Sayed ön seçimi kazanmıştır. Genel seçim aşamasında ise tablo daha da dikkat çekici bir hal almıştır. Cumhuriyetçi aday Mike Rogers, AIPAC’tan kendisine açık destek vermemesini talep etmiştir. Nitekim Rogers’in kampanya ekibi, AIPAC’ın adının dahi seçime karışmasının rakibinin “AIPAC’a bağımlı aday” söylemini güçlendireceğinden endişe duymuştur. Güçlü şekilde İsrail yanlısı bir Cumhuriyetçi adayın dahi örgütün desteğini bir yük olarak görmüş olması, meselenin artık salt bir Demokrat Parti içi çatışma olmadığını, iki partiyi de kapsayan bir siyasi gerçekliğe dönüştüğünü göstermektedir.
Bu tabloyu, Data for Progress’in Temmuz 2026’da yürüttüğü anket araştırmasını sistematik biçimde doğrulamaktadır. 17-19 Temmuz 2026 tarihleri arasında 1.207 muhtemel seçmenle yapılan bu araştırmada, AIPAC’tan fon alan bir Demokrat adayın, dışarıdan hiçbir AIPAC parasını kabul etmeyen bir Demokrat adaya kıyasla Cumhuriyetçi rakibi karşısında istatistiksel olarak anlamlı biçimde daha kötü performans gösterdiği tespit edilmiştir. Bu zayıflama yalnızca AIPAC’a özgü değildir. AIPAC’ın radarındaki yapay zekâ şirketlerinden, kripto para sektöründen ve ilaç endüstrisinden fon alan adaylar da benzer bir dezavantajla karşılaşmaktadır. Dolayısıyla AIPAC, seçmen nezdinde artık “tartışmalı ama nötr” bir çıkar grubu olmaktan çıkmış; toplumun genelinde güven kaybı yaşayan yapay zekâ ve kripto para şirketleriyle aynı kategoriye, yani seçmenin doğrudan cezalandırdığı finansman kaynakları arasına yerleşmiş durumdadır.
Bu gerilemenin en somut kurumsal yansıması, kampüs hareketinin siyasi örgütlenmeye dönüşmesiyle ortaya çıkmıştır. 2025 sonbaharında resmen faaliyete geçen Anti-Zionist America PAC (AZAPAC), kendini doğrudan AIPAC’a karşı bir denge unsuru olarak konumlandırmaktadır. AZAPAC, “yalnızca ABD’ye sadakat yemini eden” adayları destekleme sözü vermekte ve bağış kademelerini “We The People” (5 dolardan başlayan), “Patriot Package” (50 dolardan başlayan) ve “Liberty Package” (500 dolardan başlayan) şeklinde yapılandırarak klasik bir kitle fonlama modeli kurmaktadır. AZAPAC’ın güncel kampanyalarından biri, Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası’nın (NDAA) 1217. Maddesinin kaldırılması için senatörlere çağrı yapmaktır. Bu da Siyonizm’e mesafeli duran lobinin yalnızca sembolik bir varlık olmadığını, somut yasama süreçlerine müdahale etmeyi hedefleyen işlevsel bir aktör olduğunu ortaya koymaktadır. AZAPAC’ın ortaya çıkışı, iki yıl süren kampüs protestolarının (bu protestolara zaman zaman İsrail karşıtlığını Yahudi cemaatine yönelik düşmanlıkla karıştıran gruplar da katılmıştır) artık seçim siyasetine dahil olan kurumsal bir yapıya evrilmiş olduğu anlamına gelmektedir.
Ancak bu yeni karşı-örgütlenme hareketi kendi içinde tartışmalı bir zemine oturmaktadır. Anti-Defamation League gibi kuruluşlar, kampüs eylemlerinde öne çıkan bazı grupların söylemlerinde antisemitik unsurlar tespit ettiğini ve bazı eylemcilerin Hamas’ın 7 Ekim saldırısını açıkça desteklemiş olduğunu raporlamaktadır. Bu eleştiriler, “siyonizm karşıtlığı” ile “Yahudi karşıtlığı” arasındaki sınırın nerede çizileceği konusunda ABD kamuoyunda ciddi bir tartışmayı beslemektedir. Söz konusu tartışma yalnızca akademik nitelikte kalmamış, doğrudan siyasi meşruiyet mücadelesinin bir parçası haline gelmiştir. Öte yandan hareketin savunucuları, bu eleştirilerin çoğu zaman meşru politika eleştirisini susturmak amacıyla araçsallaştırıldığını öne sürmektedir. Bu gerilim, AZAPAC gibi yapıların önündeki en büyük sınavı oluşturmaktadır. Kurumsallaşarak ana akım siyasette AIPAC’a benzer bir meşruiyet kazanıp kazanamayacakları, yoksa marjinal bir protesto hareketi olarak mı kalacakları belirsizliğini korumaktadır.
Cumhuriyetçi Cephede Çatlaklar ve Sınırlı Bağımsızlaşma
AIPAC’a yönelik eleştiri yalnızca Demokrat sol kanattan gelmemektedir. Bu durum, resmin en dikkat çekici yeni unsurunu oluşturmaktadır. Muhafazakâr yorumcu Tucker Carlson, Trump’a yakınlığıyla bilinmesine rağmen ABD-İsrail ilişkisinin en görünür eleştirmenlerinden biri haline gelmiş ve gelecekteki bir başkanlık adaylığı ihtimaliyle birlikte anılmaya başlamıştır. Cumhuriyetçi Kongre üyesi Marjorie Taylor Greene ise partisinde Gazze’deki savaşı açıkça “soykırım” olarak tanımlayan ilk isimlerden biri olmuştur. Bu eleştiri damarı, MAGA hareketi içinde kendini “dış müdahaleye temkinli yaklaşan” ya da daha basit bir ifadeyle “önce Amerika, gereksiz savaşlara hayır” diyen bir kanat olarak tanımlamaktadır. Bu kanadın güncel sözcüsü konumundaki isim Başkan Yardımcısı JD Vance’tir. Bu grup, İsrail’e verilen desteği artık ortak bir stratejik çıkar olarak değil, Amerikan kaynaklarını gereksiz yere tüketen bir yük olarak görmekte ve bunu “sonu gelmeyen savaşlardan çıkış” vaadiyle birleştirmektedir. Bu çevre içerisindeki eleştirel damarın bir kısmının “antisemitik komplo teorileriyle iç içe geçtiği” İsrail yanlısı kesimlerce dile getirilmesi, İsrail’e dair eleştirilerin antisemitizmle bir tutulmasına yönelik stratejilere zemin hazırlamaktadır. Buna rağmen, Cumhuriyetçi tabanda gerçek bir kırılmanın yaşanmakta olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Buna göre genç Cumhuriyetçiler arasında İsrail’e duyulan güven, yaşlı kuşağa kıyasla çok daha hızlı düşmektedir.
Kamuoyundaki ve parti tabanındaki bu değişime rağmen, ABD’nin Siyonizm’den “bağımsızlaşması” sorunsalı anket sonuçlarının ötesinde bir değerlendirme gerektirmektedir. İlk olarak, yönetimler müttefikin savaş yürütme biçimine erken müdahale etme konusunda tarihsel olarak isteksiz davranmıştır. Bu isteksizlik yalnızca İsrail’e özgü olmayıp, Ukrayna ve Yemen örneklerinde de tekrarlanan bir örüntü olarak karşımıza çıkmaktadır. Karar alıcılar, ittifakın başında ellerinde bulunan yüksek etki gücünü kullanmak yerine, çatışma uzadıkça azalan bir nüfuzla baş başa kalmaktadır. Bu durum, kamuoyu ne kadar değişirse değişsin, yürütme organının müttefikine karşı sert koşullar dayatma konusunda köklü bir tereddüt taşıdığını göstermektedir.
İkinci olarak, kurumsal bağların derinliği (teknoloji ve silah sanayii ortaklıkları, istihbarat paylaşımı, Kongre’deki yerleşik ilişki ağları) bir gecede çözülebilecek nitelikte değildir. Nitekim İsrail hükümetinin kendisi, ABD yardımından on yıl içinde kademeli olarak bağımsızlaşma söylemini benimsemiş ve gelecekteki olası bir kesintiyi kendi inisiyatifiymiş gibi sunma stratejisi geliştirmiştir. Bu da örtük biçimde ittifakın eski haliyle sürdürülemeyeceğinin kabulü anlamına gelmektedir. Öte yandan AZAPAC gibi yeni oluşumların henüz AIPAC ölçeğinde mali ve kurumsal bir ağa sahip olmadığı da göz ardı edilmemelidir; bir karşı lobinin varlığı, onun kısa vadede eski gücün yerini alacağı anlamına gelmemektedir.
Sonuç olarak, ABD’nin Siyonizm’den bağımsızlaşması henüz tamamlanmış bir süreç olmayıp, çok yönlü ve çelişkili bir mücadele alanı olarak sürmektedir. Kamuoyunda, parti tabanlarında, seçmen davranışını ölçen deneysel araştırmalarda ve artık kurumsal karşı-örgütlenmelerde (hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi kanatta) köklü bir kopuş yaşanmakta; buna karşılık yürütme erki ve kurumsal yapılar hâlâ büyük ölçüde eski ittifak mantığına göre hareket etmektedir. Bu nedenle mevcut tabloyu “ittifakın sonu” olarak değil, seçmen tercihlerinin ve yeni oluşan karşı lobilerin siyasi elitleri giderek daha fazla zorladığı, “ittifakın yeniden müzakere edildiği kritik bir eşik” olarak okumak daha isabetli görünmektedir.