Futbola Karşı Futbol

Uzun yıllar sonra ilk defa bir bayram sabahına, katil İsrail’in Gazze’ye attığı bombalarla değil, İran’ın katil İsrail’e attığı füzelerle uyandık. Söylenegelen danışıklı dövüş girdabından çıkılıp Siyonist topraklara bu sefer daha esaslı bir taarruzun başlaması bir nebze olsun Müslüman zihinlerde makes bulsa da, İran’ın fırlattığı ilk füzeden itibaren iç kamuoyunda Şia-Sünni ayırımının fitilinin ateşlenmesi ve bunun da Ali Şeriati vasıtasıyla yapılması, katil İsrail’e zımnen verilen hasarın sevincini gölgede bıraktı şüphesiz. İran’ın katil İsrail’e olan taarruzunu desteklemenin insanı Şia sempatizanı yapmayacağını, İran’ın Suriye’de giriştiği katliamı örtmeyeceğini kamuoyuna anlatmak, devenin hendekten atlama süresine denk olacağı için böyle bir şeye tevessül etmek bir baş ağrısını da beraberinde getirecektir. Aynı denklem üzerine Müslüman dünyanın fırkalara ayrılmış olmasının garabetini ve tek bir Müslüman zihne sahip olmanın elzem olduğunu, mezhep belasının başımızdaki birçok hadiseye ev sahipliği yaptığını – ister Şia olsun ister Sünni olsun- doğduğu coğrafyanın düşüncesini temellük edenlere anlatmak da aynı zorluğu barındıracak.

Müslüman, Sünni ve Türk olarak doğduğum coğrafyada; Şia fırkasına mensup Ali Şeriati’nin düşüncelerini tümüyle yok saymak ve “boyunu geçmek- ayağını ıslatmak” metaforuna baş vurmak vicdani kertede bir tükenişi işaret ettiği gibi, Şeriati savunusu yapmak da onu “ulu din alimi” mertebesine ulaştırmayacaktır elbet. Ali Şeriati, inandığı ve doğru kabul ettiği zihin dünyası içinde bedeller ödemiş, bununla kalmayıp canından olmuş bir yazar olarak, yazardan önce bir sosyolog olarak bidat ve hurafelerle bezenmiş İslâm’a karşı içimizdeki cevher olarak İslâm’ı öne sürmesiyle nazarımda hurafeci birçok Sünni’den muteberdir. Kaldı ki onun hem Şia hem Sünni dünyada rahata ermemesi ve iki kesim tarafından da tekfir edilmesi, düşüncesinin seyrindeki isabet açısından bir numunedir. Dolayısıyla Şeriati’ye yapılan övgüler, onun Şia olmasından değil, istifade edebileceğimiz düşünceleri itibariyledir. Şeriati’nin Şia’ya mensup olması tüm düşüncelerini atıl hale getirmeyeceği gibi, bazı hususlardaki yanılgısı da onu tümüyle yok sayacağımız anlamına gelmez. İran’ın katil İsrail’e, dolayısıyla katil ABD’ye karşı başlattığı taarruzu, niçin Sünni bir Müslüman devlet başlatmadı diye hayıflanan hurafeci Sünni din tüccarlarının bunu açık açık dillendirmesi, Ali Şeriati’nin bu tür adamlarla mücadele ettiğini, dini siyasal erkin ve düşüncesiz çoğunluğun gölgesinden kurtarıp felaha kavuşturmak istediğini apaçık gösteriyor aslında. Tıpkı Kuran’ın, Müslümanların fırkalara ayrılmaması gerektiğini, bir bütün olarak şirke ve küfre karşı gelmesi gerektiğini, açıklığıyla söylemesi gibi. Peygamber’in ölümünden hemen sonra başlayan ve onun cenazesini bile birkaç gün bekleten siyasi ve içtimai hareketlilik içinde hakikati aramanın pek kolay bir iş olmadığını kabul ederek, adeta onun ölümüyle başlayan statüko ve imtiyaz arayışının, çeşitli veçhelere bürünerek bin dört yüz yıldır devam ettiğini müşahede etmek durumundayız. Bir anlamda Peygamber’in ölümüyle öksüz ve yetim kalan dini çığ gibi büyüyerek sahiplenen insanların ortaya çıkardığı karmaşa, Allah’ın bizden istediği sade ve düz çizgiyi kırmıştır. Dinin çıkar amaçlı kişi ve kişilerin elinde kullanışlı bir argümana dönüşmemesi için çaba sarf eden kişilerin, dini çıkar amaçlı kullanan kişilerin hedefinde olmasından doğal bir şey olmasa da gerek.

Bir türlü futbola giriş yapamadım. Buradan hangi diyagonal koşu ile geçiş yapsam diye düşünürken aklıma İran futbolunun önemli futbolcularında biri olan Ali Daei, ya da bizim deyimimizle Ali Dayı geldi. Dünyanın nefesini tutarak izlediği 98 Dünya Kupası’ndaki İran-ABD maçının kadrosunda yer alan ve İran’ın Dünya Kupaları tarihindeki ilk galibiyetinde önemli bir rol oynayan Ali Daei… Siyasi bir gerginlik olacak mı diye herkesin teyakkuzla seyrettiği o grup maçında İran, ABD’yi 2-1’lik skorla geçmişti. Çok önceleri yazdığım bir yazıda Rilke ile Maradona’nın isimlerini ve konumlarını değiştirsek göze tuhaf kaçan bir şey olmaz. Rainer Maria Rilke, Alman bir futbolcu ya da Diego Armando Maradona, Arjantinli bir şair… diye cümleler kurmuştum. Aynı kalıbı buraya uyarlarsam, Ali Daei, İranlı bir sosyolog ya da Ali Şeriati, İranlı bir futbolcu… Tuhaf kaçan bir şey yine yok. Ali Şeriati, bir Anadolu kulübünün futbolcusu gibi ziyadesiyle. Uyanık bir yöneticinin keşfettiği Kayserispor’un, Antalyaspor’un, Gençlerbirliği’nin futbolcusu gibi. Bu yazar romantizmini bir kenara bırakacak olursam İslâm dünyasının içine çöreklenen mezhep belasının futbolumuzun içinde kulüpçülük adı altında yer etmesi, insanların hoş vakit geçirmeleri için bulunmuş olan futbolun içindeki ur görevini gördüğünü söyleyebiliriz. Nasıl ki dinin ilk geldiği saf haliyle şimdiki hali arasında insan eliyle yontulmuş sayısız araç gereç varsa, futbolun başlangıcı ile şimdiki arasında da yine insan eliyle yontulmuş sayısız meta var. Futbol bugün itibariyle seküler bir din. Bu seküler dinin oluşturduğu, Tanıl Bora’nın deyimiyle futbol fıkıhları, tıpkı din içerisinde fıkıhlar oluşturup bölünmeyi körükleyen din tüccarları gibi, futbol camiası içinde de düşmanlıklar terkip ediyor. İnsanın bir düşman yaratıp kendisin onun üzerinden tahkim etmesi yeni bir şey değil elbette fakat hem din içinde hem futbol içinde bu kadar çok düşman üretebilmek ve ancak düşmanlar üzerinden kendini ifade edebilmek, entelektüel duruş ve fikrî tekamülün önündeki en büyük engel. Bütün fikriyatın sosyal medya üzerinden karşılıklı sataşmalarla harcanması, futbolun ve dinin önündeki çıkmazın ortaklığı bakımından kayda değer. Uzun yıllar sonra bayram sabahına Gazze’ye değil Tel Aviv’e atılan bombalarla uyanmamız gibi, uzun bir zaman sonra bayramın olduğu hafta alt liglerde oynansa bile üst ligde maçlar oynanmadı. Buna sebep elbette bayram değil milli maç nedeniyle ara verilmesiydi ama sayıları az da olsa Türk futbolcular, bayramı aileleriyle geçirme imkânı buldu. Yıllardır bayramlarda ligin devam etmesini eleştiren nice insan, bu ara verme kararının sadece bir takımın lehine alındığını söyleyip, bütün dünyada milli ara olmadığı halde bizde niye milli aranın olduğunu sorgulamaya başladı. Yani dün niye bayramda maç oynanıyor diyenler, yukarıdaki fıkıh anlayışları çerçevesinde bugün niye bayramda maç oynanmıyor demeye başladı. Sosyal medya böyle bir şey neticede. Dün dündür, bugün bugündür pratiğinin en çok görüldüğü mecra.

Futbol ve din üzerine yazdığım eski yazıma dönecek olursam, orada çocukken top oynadığımız sırada yanımıza gelen hacı amcaların, teyzelerin bize futbol oynamanın günah olduğunu söylediklerinden bahsetmiştim. Yezit’in askerlerinin Hz.Hüseyin’in kafasını kesip onu yuvarladıklarını, bu yüzden futbol oynamanın haram olduğunu söylerlerdi. Şia’nın futbola bakışı şu an nasıl, detaylarıyla bilmiyorum doğrusu. İran’da futbolun oynanıyor olmasını, bir ligin olduğunu ve İran milli takımının her Dünya ve Avrupa organizasyonuna katılmak için mücadele ettiğini düşünürsek bu tavrın, Türkiye’deki çoğunluk olan Sünni kesim tarafından daha çok benimsendiğini söyleyebiliriz.

İsmet Özel’in “Şii Dünyası diye bir şey yoktur, Şiiler Sünni dünyadan kopup gitmiştir” mealindeki fikrine yakın olsam da, netice itibariyle Sünni dünyası diye bir dünyanın da olmadığını, Şia ayrıldıktan sonra kalanların Sünni olarak tesmiye edildiğini kabul ediyorum. Belki ismet Özel’in de vurgulamak istediği şey buydu, bilemiyorum.

Ezcümle, Ali Şeriati, dinin, dinsizlikle mücadele için gelmediğini, dinin din ile mücadelesinin esas olduğunu söylemişti. Aslında her din bir diğer dine karşı gelmişti. Bakıldığı zaman Kur’an, dinsizlerle mücadele için değil ayrı bir din olan Şirk’e karşı inmişti. Sonrasında mezhepler eliyle çoğaltılan din, kendini yekdiğerine karşı mücadele içinde bulmuş ve Ali Şeriati’yi “dine karşı din” söylemine itmişti. Bu bağlamda metinlerarasılık metoduna baş vurarak futbola karşı futbol söylemini ışık hızıyla sahipleniyorum. Şeriati’nin merkezi gücün hegemonyasındaki konforlu dine karşı giriştiği mücadelenin, merkezi gücün hegemonyasındaki konforlu futbola tahvilini önemsiyorum.

Yazı bitti. Otokontrolümü sağlıyorum. Bir Şia sempatisi oluşmadı bende. İran’ın, katil İsrail’e dolaysıyla katil ABD’ye fırlattığı füzelerden memnuniyet duyuyorum. Tıpkı Ali Daei’nin 1998’de o zamanlarda da katil olan ABD kalesine attığı şutlardan memnuniyet duyduğum gibi. Son söz olarak, İsrail’e terör devleti derken, ABD’ye sıfat takmadan sadece ismiyle hitap eden, konjenktörel sebeplerden katil ABD diyemeyen kalem erbabının ve cümle youtuber’ın bu futbol yazısında yeri yok sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Bu yazıda onların da yatacak yeri var.