Futbol Ve Millî Kimlik
Futbol, ilk çağlardan beri bütün kıtalarda oynanmakla birlikte, 18. Yüzyılın ikinci yarısından 19.yüzyılın ilk çeyreğine kadar geçen sürede İngiltere’de yaşanan Sanayi Devrimi ile birlikte belirli kurallara bağlanarak işçi sınıfının şehirleşmesine katkı sunmak amacıyla modern bir hâle getirilmiştir. Fabrikalarda çalışan ve şehirlerde yaşamak zorunda kalan işçilerin, vardiya saatlerini düzenlemek ve işçilerin üretim aşamasında hoş vakit geçirmelerini temin ederek üretimi verimli bir seviyeye çıkarmak için burjuva tarafından sınırları belirlenen bu düzlemde, İngiliz sermayesi oyunun nerelere kadar gideceğini ve oyunun tarihsel gelişimini tahmin etmiş midir bilinmez fakat futbolun, etki alanını genişleterek kendine ait farklı bir pencere açtığı vakıadır. Şenol Güneş’in bir zamanlar söylediği “futbolu eskiden fakirler oynar, zenginler seyrederdi; şimdi zenginler oynuyor, fakirler seyrediyor” sözünün ilk yarısında işaret ettiği “zenginlerin seyretmesi” kısmı aslına bakarsanız her halükârda geçerliliğini koruyor. Güneş, her ne kadar burada seyredenler kısmından, tribündeki taraftarlardan bahsediyor olsa da ben “seyredenler” kısmına özellikle oyunu şekillendirme görevini yerine getiren kurum ve kurulların başkanlarını, yöneticilerini ikame etmek istiyorum. Nasıl ki Sanayi Devrimi sonrası, fabrika patronları, futbol oynayan işçilerini seyrediyorsa, bugün de milyon dolarlarla, milyar dolarla oyuncak gibi oynayan kurumların ve kurulların başkanları sahadaki futbolcuları seyrediyor. Şenol Güneş’in sözünde geçerliliğini korumayan ikinci kısma gelecek olursak, “işçi-fakir” kökenli olarak oyuna başlayan futbolcuların birdenbire zenginleşerek Güneş’in sözünün doğruluğuna katkı sunduğunu görüyoruz.
Futbol, tarihin hiçbir döneminde zenginlerin oynadığı bir oyun olmamışken, özellikle kapitalizmin futbolun içine boca edilmeye başladığı 20.yüzyılın son çeyreğinde, ekonomik tabloda pasta o kadar büyümüştür ki, pasta sadece kulüp başkanları ve yöneticiler arasında pay edilmemiş, futbolcular da pastadan fazlasıyla payını almıştır. Dolayısıyla organize edenler dün de bugün de “zengin-aristokrat-burjuva” sınıfına mensupken bugün de aynı sınıfsal varlıklarını muhafaza ediyorlar. Fakat oynayanlar dün fabrika işçileriyken bugün artık ekonomik anlamda statü atlamış ama buna rağmen sosyal anlamda dâhil olduğu sınıftan çok da ayrışamamış, mekân değiştirmesine rağmen burjuva sınıfına dâhil olmamış, olamamış insanlardan mürekkep.
İşçilerin verimini arttırmak için onların hoş vakit geçirmelerine yardımcı olmak amacıyla belirlenen kurallar bütünü, bugün de değişmeden “patronların” daha çok kazanmasına yardım etmek amacıyla belirlenmeye devam ediyor. Futboldaki kural değişikliklerinin hiçbirinin futbolcu sağlığını, futbolcu psikolojisini, futbolcu statüsünü korumak ve kollamak adına alınmadığını, sadece ve sadece patronların daha çok kazanması adına değişikliklere gidildiğini söylemiştim daha önce. 2026 Dünya Kupası’nda dolaşıma sokulan kurallardan futbol ve oyun adına sadece “sakatlık numarası” yapan futbolculara yönelik yaptırımdan verim alındığını söyleyebiliriz, ki bu bile oyunun hızlanmasında patronların kazançlı çıkması ile ilgili bir durum. Seyirciler olarak biz hızlı akan ve kesilmeyen oyundan ne kadar memnun isek, patronlar da hiç kesilmeyen oyundan elde edilen kazanç ile o kadar memnun.
Fransız İhtilâli’nin ve milliyetçiliğin aynı yüzyıl şartlarında birbirini tetiklemesi ve etki altında bırakması ve hemen ardından futbolun modern biçime sokulması; futbolda da bir “millî kimlik” inşa süreci başlatmıştır doğal olarak. Sanayileşme hamleleri ile birlikte ekonomik döngü ve toplum yapıları değişirken, dünya da imparatorluklardan ulus devletlere geçiş sürecini yaşamıştır. Bu süreçten kaçamayan Osmanlı’da ilk futbol kulübü İngilizler tarafından kurulurken, ardından Türkler tarafından “Siyah Çoraplılar” kurulmuştur. Fazla dikkat çekmemek için “Black Stocking FC” adını kullansalar da bir yıl sonra kapanmıştır kulüp. Birkaç yıl sonra sırasıyla “güzide İstanbul takımları” olarak Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe Türk futbol tarihindeki yerlerini alırken, Galatasaray’ın kurucusu Ali Sami Yen’in söylediği “maksadımız İngilizler gibi toplu bir hâlde oynamak, bir renge ve bir isme malik olmak, Türk olmayan takımları yenmektir” sözü, Osmanlı’nın son dönemleriyle birlikte yükselişe geçen ulus devlet modelinde belirleyici bir söz olmuştur adeta. Hatta Fenerbahçe ve Galatasaray arasında bitmeyen polemiklerden birisi olmuştur bile diyebiliriz, Cumhuriyet öncesi dönemde en çok kimin “gâvurlara” karşı galip geldiği mevzusu.
Futbolu modern hâle getiren sürecin, Sanayi Devrimi, milliyetçilik ve ulus devletlerin ortaya çıkması süreci ile çakışması, futbolda bir millî kimlik arayışına sebep olması kadar olağan bir şey olamaz. Franco diktatörlüğü sonrasında İspanya’da düzenlenen 1982 Dünya Kupası’nın İspanya’nın “ulus kimliğine ve imajına” olan katkısını yadsıyamayız bu bağlamda. Fakat ekonominin bu kadar belirleyici bir payeye sahip olduğu, paranın tek hâkim güç olduğu 21.yüzyıl oyununda hâlâ “millî kimlik” peşinde koşmak ne kadar anlamlı ve geçerli onu da düşünmek gerekiyor kanımca. Ulusal takımlar elbette hâlâ ülkeleri ve o ülkelerin insanlarını temsil ediyor ama bu temsiliyet Almanlar gibi “saf ırk” modelinin peşinden giden bir milleti bile ulusal takımında “siyahî oyuncu” oynatmaya icbar ediyorsa, İngiltere, Fransa, İspanya gibi takımlar Senegal, Mısır, Cezayir gibi takımlarla müsabaka yapıyorken hiçbir yabancılık çekmiyorsa, futboldaki millî kimlik inşa sürecini gözden geçirmek gerekiyor galiba. Modern futbolun, başlangıcı itibariyle “fabrika verimini arttırmak” amacıyla dolaşıma girdiğini, sonrasında ulus devlet inşasında önemli bir rol üstlendiğini, en sonunda küresel rekabet ve ulusal pazarda bir meta olduğunu kabule yanaşırsak; millî aidiyet kavramında köklü değişikliklere gidebilir ve millî takımların ulusları temsil noktasında bizim baktığımız pencereden pek de net görünmediğini gerçeğine ulaşabiliriz belki. Türk millî takımının 2026 Dünya Kupası’nda, grup aşamasında tasını tarağını toplaması sonucunda ülke gündeminde oluşan türbülansa bakınca toplumumuzun bu düşüncemi pek de kabul edecek gibi durmadığını da görebiliyorum.
Osmanlı’dan devralınan, özellikle Cumhuriyet ile birlikte hızlı ve keskin biçimde virajı dönen Türk modernleşmesinde ve ulus devlet inşasında bizde de önemli bir paye kazanan futbol, bir “oyun ve eğlence” aracı olmaktan çok, hâlâ bu eski kimliğini muhafaza etmeye çalışıyor. Kupa’da yaşanan bir hüsran sonrasında ekonomi yazarlarından, yemek gurmelerine kadar; mankenlerden, tiyatro oyuncularına kadar her kesimden insanın “yoğun, sert ve anlamsız” eleştirilerini görünce, Türk futbolunun ezik ve kompleksli yapısını terk edemediğini ve bir ulusun var olma çabasında hâlâ en önemli argüman olarak görüldüğüne da şahit oluyorum ister istemez. Yüzyılın başlarında ulus devletlerin futbol aracılığıyla birbirine meydan okuması olarak ortaya çıkan Dünya Kupaları organizasyonunun, bir başka yüzyıla girildiğinde bu çizgiden çıkarak küresel ekonominin bir oyuncağı olması, bizim gibi modernleşmesini tamamlayamamış ve arafta kalmış devletler için millî bir kimlik oluşturma çabası olarak okunmaya devam ediyor. İşin enteresan tarafı yerleşik hayata fiziken geçmiş olmamıza rağmen zihnen göçebe olmaya devam ettiğimizden olsa gerek, kalıcı çözümlerle işi kotarmaya çalışmak güdüsü futbolumuza da yansıyor. Hâl böyle olunca ekonomik girdinin bir sonucu olan futbolculara prim verme mevzusu, olası bir başarıda kimsenin gözüne batmıyorken, bir başarısızlıkta herkesin gözünü çevirdiği nokta oluyor. Başarıda ya da başarısızlıkta, millî kimlik ile paranın yan yana dahi gelmesi bizi rahatsız etmesi gerekirken bunun sadece başarısızlığa endekslenmesi aslında futbol ile millî kimlik kavramının günümüzde geçerli bir konumda olmadığını göstermesi bakımından yeterli.
Ulusal takımlara karşı zaman zaman haddi de aşan tepkilerin sadece bizim coğrafyada olduğunu düşünmek saflık olacak elbette. Fakat yine de geç modernleşen ülkelerin futbol ile kurdukları ünsiyete baktığımız zaman, “mutluluk” getirecek tek kaynak olarak futbolun belirlenmesi, bu yüzden futbola olduğundan başka bir gömlek giydirilmesi ve olası başarısızlıkta o gömleğin paramparça edilmesi net olarak hissediliyor. Uluslararası arenada millî kimlik ile görünmenin en kolay ve kestirme yolunun futboldan geçiyor olması, modernleşmesini tamamlayamamış ya da geç modernleşmiş toplumlar için her zaman geçer akçe.
Velhasıl, fabrika işçilerinin şehre uyum sağlaması ve hoş vakit geçirerek verimi arttırmasına yönelik olarak ortaya çıkan modern futbol, modern toplumlarda “oyun ve eğlence” aracı olurken; bizim gibi geç modernleşen toplumlarda boşu boşuna bir stres alanı oluşturuyor. Dünya futbolu, millî kimlik oluşturma hamlesini çok gerilerde bırakmasına karşın geç modernleşen toplumlar için hâlâ millî bir aidiyet kapısı olmaya devam ediyor. Futbolda sonraki süreç ne olacak, bekleyip göreceğiz.