Futbol Ve Düşünce

İnsanlar sosyal medya icat edilmeden önce nasıl kamplaşıp nasıl kutuplaşıyorlardı diye düşününce bir an duraksıyorum. Hümanist çerçevede birtakım şeyler geveleyip durmayacağım elbette ama net olarak hatırlayamasam da içimizde biriken kötü enerjiyi dışarıyı salmak için ekrana bakmadan düşündüklerimizi birbirimizin yüzüne püskürtmek vasıtasıyla evreni bir anda buz kesmişe döndürebiliyorduk belki de. Sosyal medyanın icadı ile birlikte değişen hayat pratiklerimiz, birbirimizin yüzüne bakarak mertçe fikirlerimizi ifade edebilme hürriyetini elimizden aldığı gibi, “nick name” ile isimlerimizin kullanım hakkını da gasp etti. Dolayısıyla perde gerisinden istediğimiz kişi ve kuruma istediğimiz sözü söyleyebilme “cesareti” getiren bu özgürlük anlayışı (!) ile prangalarından kurtulmuş bir esir gibi bir düşünce üretmeden etrafa saldırabilme imtiyazını eline geçiren insanlar için sosyal medya kullanışlı bir kalkan.

İsmet Özel’in 1974 yılında yazdığı Sebeb-i Telif şiirinde geçen “Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız ve devam ediyor başkalarının hınçlarıyla / Düşmanı gösteriyorlar, ona saldırıyoruz / Siz gidin artık düşman dağıldı dedikleri bir anda anlaşılıyor / Baştan beri bütün yenik düşenlerle aynı kışlaktaymışız” dizelerinin o yüzden bendeki karşılığı biraz da sosyal medya günümüz dünyasında. Zira bugün kimler tarafından kim linç edilecekse toplanma merkezimiz sosyal medya oluyor. Hâkim güç, bir ilkel kabile ritüeli gibi önce bir kurban seçip onu servis ediyor, ardında sosyal medyanın algoritması o isim etrafında yoğunlaşıyor, önümüze hep o isim ya da isimler düşüyor, bizler de kurbanının peşinde giden şehvetli bireyler olarak toplu katliama bir nevi ortak oluyoruz.

İngiliz Simon Kuper’in artık dünya futbolunun bir numaralı klişesi hâline gelen “futbol asla ve asla sadece futbol değildir” sözünün yarıçapının bile futbolu anlama ve anlamlı kılma, futbol üzerine düşünme ve üretim yapma çabasında hatırı sayılır bir yerinin olduğunu düşünen ve daima bu ilke çerçevesinde futbol üzerinden sosyal, psikolojik, ekonomik, kültürel çıkarımlarda bulunarak yazılar kaleme almaya çalışan bendeniz için sözün orjinalliği yerini muhafaza etmekteyken,  üzerine ekstra anlam yüklemeleriyle sözün kütle ağırlığına katkıda bulunulup anlam ağırlığını biraz hafiflettiğimizi düşünmeye başladım son zamanlarda doğrusu.

Efsanevi Arjantinli futbol adamı Luis Cesar Menotti’nin “sadece futboldan anlayan futboldan da anlamaz” sözü, belki Kuper ve bizler için sağlam bir dayanak teşkil etse de, futboldan çok da anlamayıp sadece dört yılda bir bütün dünyanın dikkatleri üzerine çeken turnuvasını merkeze alarak kendisini futbol üzerine bir şeyler söylemeye mecburmuş gibi hisseden birtakım kanaat önderlerinin yaklaşık bir ay boyunca gündemi meşgul etmeleri, Menotti’nin o muhteşem tespiti bir bakıma yarım bıraktığı hissine de götürüyor bizleri. Başka şeylerden anlayanların futboldan ve futbolun dinamiklerinden de anlayacağı prensibine götürmese de bizi o efsanevî söz, kupa günleri boyunca futbolun etrafında şekillenen büyülü dünyaya ait birkaç kelam etmeyi kendileri ve “takipçileri” için eşsiz görev addeden “kanaatçiler” için başka bir deneyim şüphesiz. Hâl böyle olunca futbolun asla sadece futbol olmadığı ilkesi kulağına çalınan bir mankenden ya da bir sinema oyuncusundan tespitler okuyabiliyorsunuz. Buraya kadar her şey olağan. Simon Kuper’in işaret ettiği gerçekliğin paralelinde okumalar ve söylemler… Fakat bu noktadan sonra, İsmet Özel’in Sebeb-i Telif’te söylediği o dize gelip buluyor bizi. “Düşmanı gösteriyorlar, ona saldırıyoruz”… Sosyal medya dediğimiz düzeneğin kendine özgü bir algoritmayla, “neyi ne kadar nasıl” göstermesi gerektiğinin belirlendiğini ve önümüze düştüğünü biliyoruz demiştik. Bu minvalde belirlenen “ortak düşman” algoritmasında bütün dünya ile eş zamanlı olarak aynı yere odaklanıp aynı duyguları paylaşmanın hazzı insanı rehabilite eden bir şey olmalı ki, “kanaat önderleri” o kapıdan girmekte beis görmüyor.

Sanırım sözü, son turnuva öncesi Arjantin ve özelde Lionel Messi üzerine sosyal medya vasıtasıyla bütün dünyanın eş zamanlı olarak yüklenilmesine getireceğim anlaşılmıştır. Arjantin, benim neslin ideal futbol takımıydı. Bunda başat öge elbette Diego Armando Maradona’ydı fakat aslında bizim nesil bayrağı bir önceki Mario Kempesli Arjantin’den devralmıştı diyebiliriz. Bizim çocuk muhayyilemizde Maradona enfes çalımlar atan, ileri görüşlülüğüyle oyunu yönlendiren, liderlik özelliğiyle sahada bir orkestra şefi gibi sonuca direkt tesir eden bir figürdü. Sonraki yıllarda onun, sadece iyi bir futbolcu olmakla kalmadığını, emperyalizme ve sömürüye başkaldıran, ezilmiş ve kıyıda kalmış insanların daima yanında yer alan özelliğini görünce ona hayranlığımız daha da artmıştı elbette. Çok çok uzak tarihte kaldığı için şahit olamadığımız Di Stefano, çok yaklaştığımız ama yine de şahit olamadığımız Kempes, tam merkezinde bulunduğumuz Maradona ve her şeyiyle görüp şahitlik ettiğimiz Messi ile tamam ettiğimiz dört yapraklı yoncanın, bütün ağırlığını Maradona’nın çekmesi zaten başlı başına Maradona’nın bu “insanî” yapısında gizliydi. Sosyalleşmenin bu kadar ayyuka çıktığı günümüz şartlarında adeta “asosyal” bir görüntü ile temayüz eden, “konformist” hâli ile kurulu düzenin bir parçası gibi gözüken, etliye sütlüye karışmayan Messi’nin, Maradona’nın o isyankâr görüntüsünden bıçakla ayrılması, özlediğimiz ve beklediğimiz futbolcu profiline baştan engel oluyor. Dolayısıyla dünyanın kanayan yarası Filistin üzerine Messi’den bir şeyler sadır olmasını beklemek beyhude. Belki de Messi’nin oyun görüşünü, yeteneklerini, futbolunu takdir eden milyonlarca insanın, ondan kişilik olarak bir Maradona performansı bulamıyor oluşu, Messi – Maradona sıralamasında onu daima ikinciliğe itiyor.

Bütün bunların ışığında, son kupa özelinde Messi ve Arjantin’in dünya genelinde sosyal medya üzerinden bir karalama kampanyasına tabii tutulması, ülkemiz nezdinde de şimdiye kadar gerek Messi’ye gerek Arjantin’e sempati besleyen milyonların birdenbire “bu seferlik İspanya” demeleri biraz da yazının giriş kısmında söylemeye çalıştığım algoritmayla ilgili aslında. Mevcut Arjantin devlet başkanı Javier Milei’nin aşırı sağcı politikalar eşliğinde İsrail ile yakınlığı, Arjantin’de iki yüz bine yaklaşan Yahudi topluluğu ile iyi ilişkiler geliştirilmesi gibi unsurlar göz önüne alındığında iki ülke arasında devlet düzeyinde bir yakınlaşma olduğu su götürmez bir gerçeklik. Günümüz Arjantin topraklarında mazlum Filistin için gösteriler de yapılması ve bu gösteriler sırasında Maradona posterlerinin sıklıkla yer almasına baktığımız zaman devlet politikaları ile halkların her zaman aynı çizgide ilerleyemeyeceğini de görebiliyoruz. Tıpkı İspanyol halkından sosyalist hükümetin Filistin’e desteğine rağmen ayrışanlar olacağı gibi. Bu bağlamda özellikle ülkemizin eli kalem tutan İslâmcı – Muhafazakâr – Mütedeyyin aydınlarının Arjantin aleyhine İspanya lehine olan tutumlarına bakınca, otuz kırk yıl önce “mazlum ve sömürülen” statüde olduğu için el üstünde tutulan Arjantin’in birden “zalim” konumuna yerleştirildiğini, otuz kırk yıl önce “zalim-sömürgeci” olduğu için pek de yüzüne bakılmayan İspanya’nın şimdi birden “müşfik” konuma yerleştirildiğini müşahede edebiliyoruz. Günümüz konjenktörü çerçevesinde taşlar yerine oturuyor gibi gözükse de sömürge tarihinde İspanya’nın, günümüz İsrail’inden bir farkının olmadığını bilmek bizim “İslâmcı” camiada nasıl yankı buluyor bilemiyorum. Geçen yazılarımdan birinde Türkiye İslâmcılığının giderek “sağcılaştığını” söylemiştim. Türk sağcılığının baş aktörlerinden olan Süleyman Demirel’in literatüre kazandırdığı “dün dündür bugün bugündür” ilkesine bağlılık gösteren her İslâmcı düşünür için, dün dün de kalmış olacak ki, Arjantin’in 1500’lü yıllarda İspanyol denizciler tarafından keşfedildiğini, İspanyolların yeni kıtada çok sayıda yerli katliamı yaptığını, bugünkü Arjantin nüfusunun neredeyse yarısının İspanya kökenli olduğunu ve Arjantin’in dilinin İspanyolca olduğunu görmezden gelebiliyorlar. İspanya’nın yine aynı şekilde 15.yüzyılın sonlarından başlayarak Endülüs Müslümanlarına yaptığı soykırımı, zorla din değiştirme politikalarını, kültürel mirasın yok edilmesini ve yaptığı sürgünleri unutan “Müslüman Aydınlarımızın” şimdiki İspanya hükümetinin Filistin yanlısı tutumundan sonra “Endülüs ruhu geri dönüyor” tivitleri attığı aklıma gelince kendi adıma çok da şaşırmıyorum doğrusu. Bugünkü sosyalist hükümetin bu tavrının ilanihaye İspanya’nın tavrı olmayacağını ve bunun İspanya’nın kirli geçmişini silemeyeceğini, dört yıl sonraki turnuvada belki de Arjantin’de iktidara gelen sosyalist bir hükümetin çarkı tersine çevireceğini hesaba katarsak, günlük siyasi manevralarla taraf tahkim etmenin bizi Kuper’in klişesine götüremeyeceğini söyleyebilirim. Futbolun sadece futbol olmadığı tezi sonraki seçimde İspanya’da aşırı sağcı bir hükümet gelirse de dağılmayacaksa çok daha anlamlı olacaktır bana kalırsa. Muhayyel aşırı sağcı İspanyol hükümeti ile muhayyel sosyalist Arjantin hükümetinin 2030 veya 2034’deki değişebilecek tavrını futbol tarihi nasıl yazacak bilemiyorum ama algoritma ile oluşan Arjantin ve Messi karşıtlığı uzun yıllar sonra detaya girilmeden elli yıl sonrasının internet arama motorlarında ayniyle karşımıza çıkacaktır.

Bu bağlamda “Ne İspanya ne Arjantin, daima Özgür Filistin” sloganı anlık refleks tutumunda en makul slogan olacakken, ağzından ne Filistin ne İsrail lafı çıkmayan, futboldan başka şey düşün(e)meyen Messi’ye cephe almak bizim ülke olarak köklerimizi bulamayıp Filistin’in yanında yer alamayışımızın eksikliğini ve ezikliğini kapatma çabası olarak duruyor maalesef. Keşke Filistin’i içine düştüğü ateşten çekip çıkarabilecek o tarihi birikimimize tekrar kavuşabilseydik de, sömürgecilerden, Filistin adına medet umar hâle gelmeseydik. Elbette “futbol asla ve asla sadece futbol değil.” Simon Kuper’e itiraz etmediğimiz gibi aksine onu destekliyoruz da. Son kupa finali bağlamında Filistin yanlısı – İsrail yanlısı ayırımını yapmak ve buna göre pozisyon almak da futbolun sadece futbol olmadığına işaret eder ama İsrail yerine bilinçli olarak “İzrail” ya da “İtrail” yazmak Filistin’in kurtuluşuna yardım etmez. İsimler üzerinde bu tür harf oyunlarıyla içini bir nebze serinlettiğini düşünen camianın aydın kalemlerinin bu tavrı ile Messi ve Arjantin’e kin bileyip İspanya galibiyetinde havalara uçma tavrı arasında iç serinliği açısından pek fark yok.

Saf futbola bağlılığının yanında tarih, ekonomi ve sosyoloji okumaları da yapan Okay Karacan, çeyrek finale kalan 8 takımın dünya haritasında paralel bir hat çizdiğini ve bu ülkelerin denizin zenginliği keşfeden, ticaret için uzaklara açılan ve sömürge imparatorlukları kuran takımlar olduğunu söylemişti. Norveç, İngiltere, Belçika, Fransa, İsviçre, İspanya, Fas, Arjantin olarak sıralanan aynı hattın ülkeleri içinden sömürenler ve sömürülünler üzerinden bir bakıma “sömürgecilik haritası”… Simon Kuper’in dediği şey biraz da buydu aslında. Tarih, sosyoloji, iktisat, kültür ve medeniyet okumalarıyla birlikte futbolu ele almaktı. Güncel ve her an değişebilen politik olaylar üzerinden taraftarlık beyan etmek futbolun sadece futbol olmadığa dair skalada en son delik bence.

Yazdığım “tehlikeli” yazılardan biriydi. Filistin’in onca acısına rağmen benim Arjantin’in yanında İspanya’nın karşısına olduğum izlenimini uyandırma olasılığı yüksek yazının. Fakat gündemin sarhoşluğuna kapılmadan, “gâvur”dan medet ummadan, kendi ayaklarımız üzerinde durmayı öğrenip, hiçbir eziklik ve komplekse de kapı aralamadan eskiden olduğu gibi mazlumlara kucak açmak yeniden şiarımız olsun istiyorum sadece.. Bunun için de üretmekten başka çaremiz yok. Hazıra konarak İspanya ya da Arjantin’den birini seçmek değil, her alanda sporda, kültürde, siyasette… “düşünce” üreterek varlığımızı güçlendirmek. Bu bakımdan yarı finale kalan İngiltere, Fransa, İspanya ve Arjantin’den, Arjantin dışında kalan üçünün yaklaşık yirmi otuz yıldır mükemmel işleyen bir futbol aklı ve akademileriyle yönetiliyor oluşunu, bizim gibi bunu hiç önemsemeyen İtalya, Almanya futbolunun dipleri görmesini de itinayla “düşünce” eksenine bağlıyorum. Çünkü “futbol asla ve asla sadece futbol değildir…”