Fukuyama, Thiel ve Son İnsanın İntikamı

Stanford Üniversitesi siyaset bilimcisi Francis Fukuyama’nın yeni anı kitabının adı olan Son İnsan’ın Diyarında, 1992’de çok satanlar arasına giren Tarihin Sonu ve Son İnsan kitabına açık bir göndermedir. Fukuyama, yazdığı anı kitabına bu adı vermesinin nedeni olarak; tanınma hırsları liberal demokrasinin karşılayabileceği sınırların çok ötesinde olanların memnuniyetsizliklerinden doğan gerilimlerden, “demokrasinin gelecekte liberal düzene içkin olan bazı gerilimlerden dolayı çökebileceği” uyarısının insanlar tarafından görmezden gelinmesi nedeniyle seçtiğini belirtti.

Ancak bu iddia, ünlü kitabında geçen bir spekülasyonun fırsatçı bir şekilde çarpıtılmasıdır: “adını hak eden türden bir zorbalık ve baskıyla” karşılaşmayan gelecekteki bireylerin, sistemsel “baskılar”dan ziyade sadece “can sıkıntısı” nedeniyle liberal demokrasinin “haklı davasına karşı mücadele etmeyi” seçebilecekleri şeklinde bir spekülasyon. Ne var ki liberal demokrasi, en az yirmi yıldır gerileme içindedir. Fukuyama, kariyerini şekillendiren “tarihin sonu” tezini kurtarmak amacıyla, şimdilerde hepimizin onu yanlış anladığını öne sürüyor.

Fukuyama’nın okurlarının görmezden geldiği bu “Son İnsan” kimdir? Fukuyama bu terimi Friedrich Nietzsche’den ödünç almış ve kavramın modern versiyonunu, liberal demokrasi ile kapitalizmin artık ideolojik rakiplerinin kalmadığı “tarih-sonrası” bir dünyanın tüketim konforuyla libidosu elinden alınmış siyasi bir hadım olarak tasvir etmiştir.

Fukuyama’nın Son İnsan’ı, atalarının siyasi mücadeleye ya da yeni dünya düzenlerine duyduğu tutkudan yoksundur. Elbette bazı arzuları var yani para kazanmak istiyor. Ancak bu odaklanma, liberal-demokrat hemcinsleri için katıksız bir lütuftur. Fukuyama’ya göre, para peşindeki başarılı kişi yalnızca “ekonomi içinde dolaşıma giren bir servet yaratmakla” kalmaz aynı zamanda, aksi takdirde “huzursuzluğunun” onu “yurt içinde yenilikler önermeye ya da yurt dışında potansiyel olarak felaketle sonuçlanabilecek maceralara atılmaya” sevk edebileceği siyaset ve ordudan da uzak tutulur.

 

Silikon Vadisi İnsanı

Fukuyama’yı en fazla ciddiye alan para kazanma tutkunu, ünü geniş çevrelere yayılmış Silikon Vadisi girişim sermayedarı Peter Thiel’dir. Aynı zamanda düşünceleri ve davranışlarıyla Fukuyama’nın Son İnsan tezini en fazla alaya alan kişi de odur.

Facebook’un ilk dış yatırımcısı, PayPal ve veri analizi devi Palantir’in kurucu ortağı ve Elon Musk’ın SpaceX şirketinin erken dönem yatırımcısı olan Thiel, uzun yıllardır Fukuyama ve onun fikirleriyle yakından ilgilenmektedir. Thiel, Fukuyama ile 2012’de yapılan halka açık bir görüşmede, “Sizin ‘tarihin sonu’ teziniz bugün bana fazlasıyla doğru görünüyor” ifadesini kullanmıştı. Thiel’e göre ekonomik küreselleşme, gelişmiş dünyanın siyasi örgütlenme standartlarını açıkça yayıyordu.

Ne var ki Thiel, o dönemdeki kendini liberteryen olarak tanımlayanların çoğunun aksine, bu durumdan hiç de teselli bulmuyordu. Aksine o, 1960’ların sonlarından bu yana gelişmiş dünyadaki inovasyon ve büyümede görülen uzun vadeli düşüşten endişe duyuyordu. Thiel, 2009’da New York’taki Singularity Summit’te, Fukuyama’nın kontrolsüz biyobilimin insan üzerindeki etkilerine ilişkin korkularını “histerik” olarak nitelendirerek büyük alkış toplamıştı. Thiel’e göre insanlığı korumak amacıyla teknolojik ilerlemeyi kısıtlamak, insanlığı yalnızca yoksullaştıracak ve köleleştirecektir.

2024 yılına gelindiğinde, Thiel’in Tarihin Sonu tezinin isabetliliğine dair görüşü olumsuza dönmüştü. Yorumcu ve mevcut CBS News Genel Yayın Yönetmeni Bari Weiss’a, “İşi bütünüyle yanlış ele alan… Fukuyama’nın kitabı” demişti. Otoriterlik yükselişteydi ve Çin’in yükselişi bunu açıkça ortaya koymuştu. Thiel’e göre Şi Cinping’in 2017’de fiilen “ömür boyu başkan” hâline geldiği yıl, “belki de tarihin sonunun sona erdiği yıldı.”

Lobotomi (beyindeki prefrontal korteks (ön lob) ile beynin diğer bölgeleri arasındaki sinir bağlantılarının cerrahi olarak kesilmesi veya yok edilmesi işlemidir) geçirmiş Son İnsan’a gelince; artık siyasi ataletini üzerinden atıp mücadeleyi yeniden anlamlı görmesi için her türlü nedeni vardı. Thiel, “Eğilimler ve güçler hakkında konuşabiliriz ancak insanların ne yaptığı da önem taşır,” diye ısrar etti. Çatışmalı, liberalizm sonrası küresel düzende “insan iradesine ve eylemine yer vardır.”

Thiel, Haziran 2026’da düzenlenen Aspen Ideas Festival’de Fukuyama’yla yeniden bir araya geldi. Bu kez görüşmelerine dair herhangi bir kayıt veya döküm alınmadı ancak orada bulunan bir CNN muhabiri, bunun, ikilinin 14 yıl önceki kamuya açık son etkileşiminden “dikkat çekici bir sapma” teşkil ettiğine dikkat çekti. Muhabir, ikilinin artık Batı demokrasisinin geleceğini “çok daha vahim terimlerle” ele aldığını yazdı.

ABD Başkanı Donald Trump’ın Kongre’nin ve yargının yetkilerini ayaklar altına almasından kaygı duyan Fukuyama, “demokrasiyi ayakta tutan kurumlardan vazgeçmenin” yarattığı “tehlikeyi” vurguladı. Ona göre demokrasi, hâlâ insanlığın sahip olduğu en iyi siyasi sistemdi.

Thiel ise Amerikan demokrasisinin son yıllarda “çığırından çıktığını” belirterek daha az emin görünüyordu. Ona göre demokratik başarısızlığın kaynağı Trump değil, Demokrat Parti bünyesindeki aşırı solcu sosyalistlerin yükselişiydi. Bu kesimin yükselişi, onu Trump’ın, JD Vance’in ve teknoloji alanındaki düzenlemelerin gevşetilmesini destekleme sözü veren diğer Cumhuriyetçilerin siyasi kampanyalarını finanse etmeye yöneltmişti. Thiel zaman zaman “tekno-otoriterliği” teşvik etmekle suçlansa da teknolojinin Amerikan siyaseti üzerinde artan etkisinin özgürlük lehine bir güç olduğunu ve yerleşik “güç merkezlerinin” dağılmasına yardımcı olduğunu savunuyor.

 

Deccal’in Gelişi

Peki, Thiel’in siyasi ve iktisadi görüşleri nereden geliyor? Onun üzerindeki erken dönem ve kalıcı entelektüel etkilerden biri, Stanford’da lisans öğrencisiyken Thiel’e ders vermiş olan eklektik bir Fransız edebiyat kuramcısı ve Hıristiyan antropolog Rene Girard’dır. Girard en çok, insanların başkalarının arzularını sürekli taklit ettiğini ve bunun bütün toplulukları şiddetin içine sürükleyebilecek rekabetlere yol açtığını öne süren toplumsal yaşamın taklitçiliği teorisiyle tanınmaktadır.

Bu tür toplumsal krizler, geleneksel olarak “günah keçisi ilan etme” yoluyla çözülürdü yani toplumsal suçlama ve ceza tek bir kurban üzerinde yoğunlaştırılır, bu kurbanın sürgün edilmesi ya da öldürülmesiyle de barış yeniden sağlanırdı. Girard, Yeni Ahit’in bu süreci benzersiz bir biçimde masum kurban İsa’nın bakış açısından anlattığını, böylece suçlamanın yanlışlığını ortaya koyduğunu ve bu ritüelin kutsal meşruiyetini ortadan kaldırdığını savunuyordu.

Ancak Hıristiyanlığın kurbanı haklı çıkarması, o kurbanı ortaya çıkaran taklitçi rekabetleri ortadan kaldırmadı yalnızca bu tür toplumları, rekabetleri kontrol altında tutmak için kullandıkları geleneksel araçlardan yoksun bıraktı. Bu kayıp, modern dünyayı aynı anda hem kurbanları korumaya daha yatkın hem de sonu gelmeyen şiddete karşı daha savunmasız hâle getirdi.

Thiel de taklitçi patolojinin sözde zararlı siyasi sonuçlarını hafifletmek amacıyla, kimi zaman pasifist ve bireycilik karşıtı Girard’ın görüşlerinden oldukça farklı olan bir dizi inanç geliştirdi. Girard’ın akıl yürütme biçimi, Thiel’in belirgin biçimde liberal olmayan çeşitli çıkarımlarının temelinde yatmaktadır.

Çatışma taklitçilikten kaynaklandığı için refah onu ortadan kaldıramaz. Tarihin Sonu tezini savunan liberaller gibi, anlaşmazlıkların tartışma ve müzakere yoluyla çözülebileceğine ve çözülmesi gerektiğine inanmak, toplumsal ayrışmanın gerçek, akıl dışı kaynaklarını yanlış anlamaktır. Toplumların, taklitçi uyumluluğa direnebilmek için olağanüstü kuruculara, teknolojik yenilikçilere ve alternatif yargı bölgeleri gibi bağımsız güçlere ihtiyacı vardır.

Klasik liberalizmin ekonomik rekabeti yüceltmesi yanlıştır çünkü rekabetin kendisi kişisel bir ideale dönüştüğünde taklidi ve dolayısıyla çatışmayı teşvik eder. Gerçek girişimci, bunun yerine bir tekel yani taklit edilemeyecek, gerçekten yeni bir şey yaratmayı hedefleyerek topluma hizmet eder.

Thiel’in anlatımına göre ulus-devlet, çatışmayı coğrafi olarak sınırlandırılmış bir halde tutmak için vazgeçilmez bir mekanizmadır. Küreselleşme ve küresel kurumlar sınırları ve farklılıkları silerek taklitçi rekabeti yayıp yoğunlaştırmakta ve nihayetinde bir dünya otoritesine, sözde yalnızca kendisinin kontrol altına alabileceği bir olağanüstü hal ilan etmesi için gerekçe vermektedir. Bu olgu, Thiel’in, barış ve güvenlik vaat ederken aynı zamanda bu vaadi mutlak bir kontrol dayatmak için kullanan bir figür veya yapı olarak gördüğü modern “Deccal” anlayışının temelinde yatmaktadır.

Thiel, maddi hırslarını tatmin etmek için yeterince imkâna sahip olduğundan siyasi mücadele arzusunu yitirmiş, konforu en üst düzeye çıkarmaya odaklanan Son İnsan değildir. Ahlaki ve bilimsel başarılarını takdir ettiği Batı toplumunun; nihilizm, yeni sosyalizm, düzenleyici devlet ve kendi ifadesiyle “Tek Dünya totaliter” yönetiminin yükselişi tarafından tehdit edildiğine inanmaktadır.

 

Peter Thiel’in Eğri Odunu

Thiel’in siyasi vizyonu beş unsura dayanıyor: çoğunluk yönetiminin kısıtlamalarına tabi olmayan bireysel özgürlük; yetki alanı rekabeti ve sistemden kolayca ayrılabilme imkânı; “kurucuların” bürokratik engellerden kurtarılması; bilgili, kararlı ve güçlü bir şekilde silahlanmış bir hükümet ve sınırsız teknolojik ilerlemenin benimsenmesi.

Bu unsurlar arasındaki gerilimlerin varlığı açıktır. Daha kararlı ve güçlü devletlerin, girişimci kahramanları yetiştirmekten ziyade onları bastırma olasılığı daha yüksektir. Dolayısıyla, başta Girard, siyaset felsefecisi Leo Strauss ve aşırı sağcı Alman hukukçu Carl Schmitt olmak üzere Thiel’in en çok ilgi duyduğu düşünürlerin, liberalizmin ikna edici alternatiflerini ortaya koymaktan ziyade zayıf yönlerini ifşa etme konusunda daha mahir, liberalizmin çetin eleştirmenleri olması belki de şaşırtıcı değildir.

Thiel, “Bir Özgürlükçünün Eğitimi” başlıklı, kısa ve sarsıcı 2009 tarihli bir makalesinde, “artık özgürlük ile demokrasinin birbiriyle bağdaştığına inanmadığını” yazdı. Başkanlar Warren Harding ve Calvin Coolidge dönemindeki 1920’ler, “Amerikan tarihinde siyasete gerçekten iyimser bakılabilecek son on yıl” olmuştu. Küçük ölçekli ve çoğunlukla müdahaleci olmayan bir yönetimin hâkim olduğu o dönemin aksine, 2000’ler “kapitalist demokrasinin” bir “oksimoron” tamlama olduğunu gösteriyordu. Hükümet borçla beslenen spekülasyonlarda bir patlamaya yol açarak trilyonlarca dolarlık finansal riski toplumsallaştırmıştı.

Thiel’in akıl yürütmesine göre yaklaşan kitlesel kurtarma paketi, kaçınılmaz olarak “çok daha fazla hükümet” ve çok daha az özgürlük anlamına gelecekti. Dolayısıyla özgürlükçülerin önündeki en büyük görev, “siyasetin bütün biçimlerinden kaçmanın bir yolunu bulmaktı.”

Bir yatırımcı olarak Thiel, “çabalarını, özgürlük adına yeni bir alan yaratabilecek yeni teknolojilere” odakladı. Bu türden üç yeni ufuk alanı görüyordu. Bunlardan ilki, “bir girişimcinin”, “mevcut toplumsal ve siyasi düzende değişimi zorunlu kılacak” “yeni bir dünya yaratabileceği” dijital işletmelerdi. İkincisi, “uzayı ticarileştirmekti”; uzay, “dünya siyasetinden kaçmak için sınırsız bir imkân” sunuyordu. Üçüncüsü ise teknolojinin, hükümet denetiminden kaçmak için daha dolaysız bir yol sunabileceği, uluslararası sularda yüzen toplulukların oluşturulmasıydı.

Bunlar Thiel için yalnızca varsayımsal sınır alanları değildi zira bunlardan ilkinde şimdiden bir servet kazanmıştı. Açıklamasına göre PayPal’ın kuruluş vizyonu, “hükümet denetiminden ve değer kaybından uzak, yeni bir dünya para birimi” yaratmayı amaçlayan “özgürlükçü bir projeydi”; başka bir deyişle bu vizyon, “parasal egemenliğin sona ermesi” anlamına geliyordu. PayPal zamanla finansal açıdan başarılı bir girişime dönüşecekti ancak bu, yalnızca egemen para birimlerinin dolaşımını hızlandırması sayesinde mümkün olacaktı. Thiel daha sonraları Bitcoin’i, PayPal’ı kurarken “hayalini kurduğumuz o merkezi para birimi” olarak tanımlayacaktı.

Thiel’in Facebook’a yaptığı, şirketin dışarıdan aldığı ilk yatırım olan 500.000 dolarlık yatırım da ulusal sınırları aşan yeni topluluk ve muhalefet biçimlerini destekliyordu. Ancak siber uzay yalnızca eksik bir kaçış imkânı sunuyordu. Yeni dünyalar sanal kalıyor ve bu nedenle, sarsmayı amaçladıkları siyasi düzenler tarafından yeniden ele geçirilmeye açık oluyordu.

Thiel’in sermayesi, hayal gücünün izinden giderek fiziksel sınırların dönüştürülmesi ve genişletilmesi alanlarına yöneldi. Kurucusu olduğu Founders Fund, SpaceX’in ilk yatırımcıları arasında yer aldı. 2011 yılına gelindiğinde, galaktik turizme ve gezegenler arası göçe kapı aralayacağı varsayılan uzaya erişim maliyetlerini radikal biçimde düşürme hedefine 30 milyon dolardan fazla kaynak aktarmıştı.

Sanal sınırlarla dünya dışı sınırlar arasında okyanuslar yer alıyordu. Thiel, 2008’den 2014’e kadar yönetimleri yerleşik ve bağımlı bir nüfusu yönetmek yerine hareketli sakinleri kendilerine çekmek için rekabet edecek olan yüzen “startup ülkeleri” öneren Patri Friedman’ın Seasteading Enstitüsü’ne yaklaşık 1,7 milyon dolar katkıda bulundu. Mühendislik ve hukuk alanındaki engeller sonunda deniz kentlerine duyduğu heyecanı azalttı ancak geleneksel devletlere alternatifler yaratma arzusundan hiçbir zaman vazgeçmedi.

Daha sonra Pronomos Capital aracılığıyla, Honduras’taki Prospera da dahil olmak üzere denizdeki egemenlik yerine kara üzerinde düzenleyici özerklik sunan deneysel özel statülü şehirleri destekledi. Ayrıca 2011 yılında, ABD’de işlerin ters gitmesi ihtimaline karşı kendisine bir tür pasaport arbitrajı imkânı sağlayan hızlandırılmış vatandaşlık hakkını elde etmek için Yeni Zelanda’daki yatırımlarından yararlandı.

 

Çıkışlara Yönelin

Thiel’in her üç alandaki temel projesi aynıydı: siyasetten kaçmak, hükümetleri özel sektör rekabetine tabi kılmak ve geleceğin kontrolünü boğucu demokratik çoğunlukların elinden almak için özel sermayeyi kullanmak.

Girişimlerinden biri şimdiden küresel siyaseti yeniden şekillendirmektedir. Thiel’in desteklediği SpaceX tarafından geliştirilen uydu tabanlı internet hizmeti Starlink, devletlerin, yönetimlerini ve topraklarını savunmalarını sağlayan temel altyapıyı kontrol edebilecekleri ve doğal olarak kontrol etmeleri gerektiği yönündeki geleneksel varsayımı altüst ediyor.

İran, Güney Afrika, Kamboçya ve diğer ülkelerin hükümetleri, lisanssız taşınabilir Starlink terminallerinin sınırlarından içeri yayılmasını durdurmaya çalıştı ancak başarılı olamadı. Şirket ayrıca Rusya-Ukrayna savaşına derinden dâhil oldu ve başlangıçta ücretsiz olarak, Ukrayna’nın savunması açısından hayati öneme sahip iletişim ve hedef belirleme imkânları sağladı. Ancak Musk, işgal altındaki Kırım’da Rus kuvvetlerine yönelik saldırılar gibi şahsen karşı çıktığı operasyonlarda Starlink’in kullanılmasını engellemek için şirket üzerindeki kontrolünü kullandı. Çatışmalar nihayet sona erdiğinde hangi toprakların kimin kontrolünde kalacağını belirlemede şirketin kilit bir rol oynayacağını söylemek abartı olmaz.

Thiel, girişimcilerin hükümet denetiminden kaçmasına yardımcı olmak için servetini kullanırken, hükümet işlevlerinin özel şirketlere devredilmesinin kapsamını genişletmeyi amaçlayan girişimlere de yatırım yaptı. Bunların sonuçları bakımından en önemlisi, 2003’te kurucu ortaklarından olduğu Palantir’dir. Şirkete özgü yazılım sistemleri bir zamanlar neredeyse tamamen devlet tarafından yürütülen alanlarda, kamu ve özel sektör arasındaki geleneksel ilişkiyi önemli ölçüde değiştirerek günümüzde savunma, istihbarat, sınır güvenliği ve altyapı koruma alanlarında kritik işlevler yerine getirmektedir. Palantir’in hizmetlerini sözleşmeyle satın alan hükümetler resmî egemenliklerini koruyabilir ancak bunun bedeli, kontrol edemedikleri kapasitelere bağımlı hâle gelmektir.

Şirket ise kendi imkânlarının hangi siyasi amaçlara hizmet etmesi gerektiği konusunda alışılmadık ölçüde açık sözlü davranmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’ne ve daha genel anlamda Batı’ya bağlılığını ilan ederek ve Batılı ittifakların dışında kalan devletlerle çalışmayı açıkça reddederek mevcut dünya düzeni içinde tarafsızlık ilkesini reddediyor. Bunun yerine, söz konusu düzeni, sıra dışı bir kurumsal yönetim yapısı aracılığıyla stratejik kontrolü ellerinde tutmaya devam eden kurucularının siyasi değerleri doğrultusunda şekillendirmeyi amaçlıyor.

 

Liberalizm Olmadan Özgürlük

Thiel’in siyasi vizyonunun merkezinde bariz bir çelişki yatıyor: Batı’nın en çok yüceltilen evrensel erdemi olan liberalizmi değil “Batı”yı kurtarmak istemektedir. Thiel açısından burada bir çelişki yok. Strauss gibi o da Batı uygarlığı ile liberal demokrasi arasında keskin bir ayrım yapıyor.

Thiel’in anlayışında Batı; Hristiyan inancını ve mitolojisini, Yunanların akılcı sorgulama geleneğini, Romalıların kurumsal kapasitesini, bilimsel hâkimiyeti, teknolojik yaratıcılığı ve bireysel farklılığı kapsıyor. Ona göre bütün bunlar liberal usulcülük, bürokrasi, konformizm, çoğunlukçuluk, eşitlikçilik ve evrenselcilik tarafından tehdit edilmektedir.

Schmitt gibi Thiel de liberalizmin, özellikle İslam olmak üzere Batılı olmayan düşman uygarlıklarla yüzleşme konusundaki isteksizliğini, Batı’nın “gerçek” erdemlerini savunmasını engelleyen ve “siyaset” olgusunu tehlikeli biçimde inkâr eden bir tutum olarak görüyor. Ancak siyasi meşruiyet evrensel ilkelere değil de medeniyet kimliğine, teknolojik yetkinliğe, askeri güce ve seçkinlerin muhakemesine dayanıyorsa, o takdirde Thiel, Batı’yı, meşruiyet iddiası otoriter Çin’inkinden daha fazla olmayan, kendine has bir oligarşi biçimine indirgemiş demektir.

Fukuyama’nın “Batı” anlayışı ile Thiel’inki açıkça aynı değildir. Fukuyama’ya göre 11 Eylül terör saldırılarından önceki on yılda liberal demokrasinin görünürdeki zaferi, siyasi tarihin görkemli doruk noktasını oluşturuyordu. Thiel ise aynı dönemi, ilerlemenin ve özgürlüğün hem içeride hem de dışarıda bulunan ebedî düşmanlarına karşı teyakkuz hâlinden tehlikeli bir vazgeçiş olarak değerlendiriyordu.

İronik olan, Fukuyama’nın para kazanmayı amaçlayan girişimcilerin “siyasetten ve ordudan uzak tutulacağını” düşünmesidir. Thiel tam tersini yaptı. Kontrolden çıkmış bir yapay zekâ ajanı gibi, kapitalist oyun alanından dışarı çıktı ve tarihe sızdı. Son İnsan intikamını aldı.

 

İlgilenenler için:

 

https://kritikbakis.com/batili-uygarlik-ve-tarih-tezlerinin-elestirisi/

https://kritikbakis.com/francis-fukuyama-mi-gecelim/

https://kritikbakis.com/tarihin-sonunun-baslangici/

https://kritikbakis.com/bati-medeniyeti-gercekten-ne-anlama-geliyor/

https://kritikbakis.com/kiyamet-adamlari-peter-thiel-hastingste-ne-gordu/

https://kritikbakis.com/bir-veri-sizintisi-peter-thielin-gizli-dialog-agini-desifre-etti/

https://kritikbakis.com/peter-thielin-gizli-kulubu-seks-tarikat-kurma-ve-3-dunya-savasi/

https://kritikbakis.com/insanligin-uzun-vadeli-gelecegi-icin-milyarderlerin-buyuk-planlari/

 

Benn Steil, New York’taki Dış İlişkiler Konseyi’nde kıdemli araştırmacı ve uluslararası ekonomi direktörüdür.

 

Kaynak: https://www.cfr.org/articles/fukuyama-thiel-and-the-revenge-of-the-last-man

 

Tercüme: Ali Karakuş