Fransa’nın Borç Krizi Avrupa’da Bir Finansal Çöküşe Yol Açabilir mi?
Charles de Gaulle döneminde Fransa, “Les Trente Glorieuses” olarak adlandırılan dönemde köklü bir ekonomik dönüşüm geçirerek parasal ve finansal istikrarıyla ün kazandı. De Gaulle’ün mirası o kadar güçlüydü ki 1970’teki ölümünü izleyen on yıl boyunca Fransa’nın kamu borcunun GSYİH’ye oranı yüzde 20 civarında seyretti. Yaklaşık 60 yıl sonra ise Gaullistlerin bu mali sorumluluk mirası belirgin biçimde ortadan kalkmış durumda.
Avrupa’daki pek çok ülke gibi Fransa da bugün bir borç krizinin içine saplanmış durumda. Kamu borcunun GSYİH’ye oranı 2008’den bu yana iki katına çıkarak yüzde 120’ye ulaştı. Kamu borcunun tutarı ise 3,5 trilyon avro düzeyinde. Fransa’nın 10 yıllık devlet tahvilleri ile Almanya’nın aynı vadeli tahvilleri arasındaki getiri farkı, 2011-2012 Euro Bölgesi krizini endişe verici biçimde hatırlatacak şekilde yüzde 1,4’e yükseldi. Bu fark, Fransa’nın daha güvenilir görülen komşusu Almanya’ya kıyasla borçlanmak için ödemek zorunda olduğu ek faizi ifade ediyor ve yatırımcıların Fransa’ya borç vermeyi artık daha riskli gördüğüne işaret ediyor. Buna karşılık İtalya’nın tahvil getiri farkı yalnızca yüzde 1,1, Yunanistan’ınki ise ancak yüzde 1 düzeyinde.
Ülkenin borç sorununu körükledikleri gerekçesiyle suçu “hain” finans piyasalarına ya da tahvil piyasasında hükümetlere mali disiplin baskısı uygulayan yatırımcılara atmak işin kolayına kaçmaktır. Borçlanma maliyetlerindeki keskin artış, Fransız liderlere kamu maliyesini düzene sokmaları gerektiği yönünde açık bir uyarıdır. Ancak Avrupa’nın geri kalanı açısından asıl sorun, Fransa’nın içinde bulunduğu mali sıkıntının domino etkisi yaratabilecek olmasıdır. Yatırımcılar, Fransa’nın borcunu ve kamu harcamalarını kontrol altına alabileceğine ikna olmazlarsa AB genelindeki diğer yüksek borçlu ülkelere ve bununla bağlantılı olarak Birleşik Krallık gibi diğer gelişmiş ekonomilere duydukları güveni de kaybetmeye başlayabilirler. Piyasalar, devlet tahvillerini görece risksiz yatırım araçları olarak görmekten bile vazgeçebilir. Bu da AB genelinde borçlanma maliyetlerini önemli ölçüde artırabilir. Fransa’daki tahvil piyasası çalkantısı, bu hafta son 17 ayın en düşük seviyesine gerileyen avro üzerinde şimdiden olumsuz bir etki yarattı.
Cumhurbaşkanlığına aday olmayı hedefleyen Jean-Luc Mélenchon’un Fransa’nın borcunun yüzde 18’ini “ateşe atması”, başka bir ifadeyle bu borcu ödemeyerek temerrüde düşmesi yönündeki önerisi, kuşkusuz daha geniş çaplı bir finansal çöküşe yol açabilir. Böyle bir temerrüt, Euro Bölgesi genelinde başka borçların da silinmesinin önünü açabileceği gibi Avrupa Merkez Bankasının (ECB) bilançosunda da çok büyük bir kayba yol açabilir. Bu durumun, piyasadaki yoğun satış baskısıyla tahvillerin hızla elden çıkarılmasına ve borçlanma maliyetlerinde önemli bir artışa yol açması muhtemeldir.
Bazıları, ECB’nin devlet tahvilleri satın alarak Emmanuel Macron’un zor durumdaki hükümetinin yardımına koşması gerektiğini savunuyor. Böyle bir müdahale borçlanma maliyetlerini düşürürdü. Ancak bu yanlış bir yaklaşımdır ve muhtemelen de Gaulle’ü mezarında ters döndürecektir. ECB, hükümetleri kendi yarattıkları mali sıkıntılardan kurtararak savurganlığı teşvik etmemelidir. Bunun yerine Fransa ve Avrupa’nın geri kalanı için çözüm, egemen devletlerin kamu maliyelerini düzene sokarak sorumlu davranmalarını sağlamaktır.
Vatandaşların yeterli kamu hizmetlerinden yararlanma hakkı elbette vardır. Ancak Fransa’da ve kıtanın diğer bölgelerinde pek çok kişi devletin desteğine fazlasıyla alışmış durumdadır. Fransa’nın aşırı cömert bir emeklilik sistemi bulunuyor. Ayrıca sağlık hizmetlerine, işsizlik yardımlarına ve eğitime yönelik harcamaları da yüksek. Öte yandan, yüksek seyreden uzun vadeli faiz oranları ülkenin zaten zayıf olan ekonomik büyümesini baskılamaya devam edecektir. Dolayısıyla maliye politikasında kararlı reformlar yapılmadığı takdirde geleceğe ilişkin görünüm kasvetli olacaktır.
Gidişatı değiştirmek kolay değildir ve böylesine köklü bir politika değişikliği genellikle ulusal bir krizi gerektirir. Buna rağmen değişim için gerekli siyasi irade hâlâ ciddi ölçüde eksiktir. Fransa, 1974’ten bu yana bütçesini dengeleyemedi. Maliye Bakanı Roland Lescure’ün bütçe önerisi dikkate alındığında, ülkenin bu on yılın geri kalanında da önemli bütçe açıkları vermeyi sürdüreceği öngörülüyor. Mélenchon’un borçları silmeye yönelik saçma önerisi tahvil piyasalarındaki tedirginliği daha da artırırken Marine Le Pen de ülkenin emeklilik yaşını düşürme konusundaki ısrarını sürdürüyor.
Bu krizi gereken ciddiyetle ele alan ya da Fransa’nın Avrupa’ya karşı tarihsel olarak hissettiği sorumluluğu sergileyen çok az kişi var. Uluslararası Para Fonu (IMF), temmuz ayında haklı olarak birkaç yıla yayılan bir borç konsolidasyonu planı çağrısında bulundu. Fransa, Lescure’ün şu anda önerdiği yüzde 5 yerine, 2027 için öngörülen bütçe açığını derhâl ve önemli ölçüde azaltarak yüzde 3’e veya altına indirmelidir.
Fransız siyasetçiler artık bu sorunu ötelemeyi göze alamazlar; çünkü fiilen yolun sonuna gelmiş durumdalar. Fransa, Avrupa projesinin her zaman merkezinde yer aldı. Ancak mali disiplinsizlik yolunda ilerlemeye devam ederse en yakın komşularını da kendisiyle birlikte çöküşe sürükleyebilir.
*Jagjit Chadha, Cambridge Üniversitesi’nde ekonomi profesörüdür. 2016-2024 yılları arasında Ulusal Ekonomi ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsünün direktörlüğünü yapmıştır. “The Money Minders” adlı kitabı 2022 yılında yayımlanmıştır.
Kaynak: https://unherd.com/newsroom/could-frances-debt-crisis-cause-a-european-financial-crash/?edition=us