Finansal Aksiyomatik Çağında Deleuze ve Guattari’yi Yeniden Okumak
Yanmakta Olan Bir Sisteme Dair Haşiyeler:
Küresel ekonomi, her zamankinden daha fazla ve hâlihazırda hem borsayı hem de reel ekonomiyi fiilen rehin tutan neredeyse tamamen yapay zekâ alanındaki genişlemeye bağlı devasa ABD borçlanmasının tetiklediği banka kredi akışlarındaki hızlanmaya tehlikeli bir biçimde bağımlı hale gelmiştir. Bu kredi artışı; özellikle de aşırı likidite göstergelerinin 2021’den bu yana ilk kez negatife dönmesiyle birlikte yapay zekâ ile ilgili kredilerde yaşanacak herhangi bir ani duraksama dolayısıyla küresel kredi ivmesinin terse döneceği, derin ve yaygın bir durgunluğa neden olacağı daha da kırılgan bir ortam yaratmakta ve bu durum, merkez bankalarını yeniden parasal genişlemeye yönelmeye zorlayabilecek daha sıkı koşulların yolda olduğuna işaret etmektedir.
Bu, geçici bir aksaklık değil Deleuze ve Guattari’nin 1970’lerde öne sürdüğü üzere, içsel çelişkilerini sürekli olarak yeni finansal yamalarla yönetilmesi gereken dışsal sorunlara dönüştürerek varlığını sürdüren kapitalizmin o temel mantığının en güncel tezahürüdür; nitekim yapay zekâ destekli mevcut kredi patlaması da bunun en yeni ve en istikrarsız örneğini teşkil etmektedir.
Karşılaşma Başka Türlü Olabilirdi
Gilles Deleuze ile Félix Guattari, Anti-Oedipus (1972) ve A Thousand Plateaus (1980) adlı eserlerinde kapitalizmin radikal bir biçimde yeniden değerlendirmesini sunmaktadırlar. Onlara göre sistem diyalektik bir mantık tarafından değil aksiyomatik olarak adlandırdıkları bir şey tarafından yönlendirilmektedir: aksiyomatik olarak tanımladıkları şey; soyut emek (mülksüzleştirilmiş işçi) ve para-sermaye gibi şifresi çözülmüş iki temel akışın birleşimini yöneterek toplumsal hayatı düzenleyen açık, esnek bir dizi soyut ilkedir.
Bu sistemin kökeni zorunlu bir tarihsel yasa değil, rastlantısal bir karşılaşmadır (Anti-Odipus’ta “tek evrensel tarih, rastlantısallığın tarihidir” diye düşünürler). Deleuze ve Guattari, Balibar ve Althusser’in 1960’ların sonlarındaki çalışmalarını izleyerek kritik bir noktada ısrar ederler: “özgür emek” ile “para-sermaye”nin tarihsel buluşması; tamamen rastlantısal, başka türlü de gerçekleşebilecekken tarihi kendi hakiki uçurumuna açan tesadüfî bir kristalleşme niteliği taşıyordu. “Karşılaşmanın bu materyalizmi”nde kapitalist aksiyomatik, feodalizmden doğar ve bütün toplumsal ilişkileri kendi zorunluluklarına tabi kılmaya başlar.
Bu çerçevede değer, “yalnızca meta üreten insan emeği kapitalist için artı değer yaratır” şeklindeki orijinal Marksist izahta olduğu gibi, artık yalnızca insan emeğine bağlı değildir. Bunun yerine kapitalizm giderek daha fazla fabrikanın ötesine geçen üretici kapasiteleri edinir ve örgütler: bilimsel bilgi, teknik sistemler, iletişim, toplumsal işbirliği ve bilgi akışlarının tümü Deleuze ve Guattari’nin “kapitalist düzenek” adını verdikleri yapının unsurları hâline gelir. Çağdaş kapitalizmde artık makinenin dışında çalışan bir işçi değilsiniz; makinenin içinde yer alan bir bileşensiniz. Marksist bir perspektiften bakıldığında, bu gelişmeler yeni bir değer kaynağının üretilmesinden ziyade, giderek daha toplumsal emek biçimleri aracılığıyla yaratılan değerin giderek genişleyen bir şekilde ele geçirilmesi ve realize edilmesi olarak anlaşılırdı.
Eleştirilerinde bilhassa dikkat çeken husus; kapitalizmin-klasik Marksist ifadesi; kâr oranlarının düşme eğilimi olan-kendi içsel limitinin, aşılmaz bir çelişki olarak değil, “bir aksiyom daha eklenerek” yönetilmesi gereken bir sorun olarak ele alındığı yönündeki iddiadır. Kapitalizm, krizleri çözmek yerine kendi işleyişini yöneten kuralları sürekli değiştiriyor: çözümlenmiş akışları dolaşımda tutmak amacıyla yeni finansal mekanizmalar, devlet müdahaleleri, borçların menkulleştirilmesi, olağanüstü yetkiler ve düzenleyici yenilikler devreye sokmaktadır. Çağdaş kapitalizmin ulaştığı nokta tam da burasıdır: istikrarlı bir ekonomik düzenden ziyade, sürekli bir kriz yönetimi ve kriz seferberliği rejimi. Deleuze ve Guattari bu argümanı hiçbir zaman bu terimlerle formüle etmeseler de, analizlerinden çıkan sonuçlardan biri, finansallaşmanın kapitalizmin iç limitinin etkilerini öteleyen, yeniden dağıtan ve kısmen telafi eden ek bir aksiyom işlevi gördüğü; böylece kapitalist aksiyomatiğin dayanıklılığını uzattığıdır. Bu anlamda bir aksiyom, bir yazılım yamasına oldukça benzer biçimde işlemektedir: sistemin, değişikliği gerekli kılan çelişkiyi hiçbir zaman çözmeden kendi kurallarını değiştirerek çalışmayı sürdürmesini sağlamaktadır.
İçsel ve Dışsal Limitler
Deleuze ve Guattari, kapitalist üretim tarzının içsel limiti ile dışsal limiti arasındaki temel bir ayrıma dayanmaktadırlar. Bu ayrımın yorumu, sistemin kendisini nasıl yeniden ürettiğine dair anlayışlarının merkezinde yer alıyor.
- İçsel limit, sisteme içkin olan engeldir. Marx için bu, kâr oranının düşme eğilimidir; yani sermayenin organik bileşiminin (emeğe kıyasla makineleşme), artık yeterli oranda artı değerin elde edilemeyeceği bir eşiğe ulaştığı noktadır. Bugün, Robert Kurz ve Wertkritik (değer eleştirisi) geleneğini izleyerek bunun en iyi şekilde; kâr oranındaki düşüşün, Marx tarafından tanımlanan artan emek sömürüsü, ücretlerin baskılanması, sabit sermayenin ucuzlaması, göreli artı nüfusun genişlemesi, dış ticaretin gelişimi ve hisse senedi sermayesinin büyümesi gibi geleneksel karşıt yönelimlerle dengelenmesi giderek zorlaşan bir eğilim olarak anlaşılabileceğini savunuyorum. Kurz’a göre üretimin, 1970’lerde Üçüncü Sanayi Devrimi ile başlayan otomasyonu, değer üretiminin dayandığı emek cevherini giderek daha fazla ve geri döndürülemez biçimde aşındırarak, kâr oranındaki bir düşüş yönelimini mutlak bir düşüşe dönüştürmüştür. Deleuze ve Guattari bunu, kapitalist aksiyomatiğin sürekli olarak kendi limitine yaklaştığı nokta olarak kabul ederler. Ancak bu sınırın nihai hâle gelmesine izin vermek yerine, aksiyomatik onu sürekli yeni düzenleme, denetim ve finansal genişleme mekanizmaları yoluyla yerinden eder. Teknoloji ilerledikçe ve emek, üretime giderek daha fazla “bitişik” hâle geldikçe değerlenmenin geleneksel temeli aşınmaya başlar ve her ne kadar Marksist anlamda değerin kendisi hâlâ emeğe bağımlı olsa da sermayeyi giderek daha dolaylı mekanizmalar-finansal genişleme, fikrî mülkiyet, rant elde etme, borç ve toplumsal işbirliğinin ele geçirilmesi- aracılığıyla kârlılık aramaya zorlar. Eğer içsel limit sistemin kendi mantığının krizi ise, bu durum sermayenin aksiyomatik karakterinin, emek özündeki kaybını telafi etmenin ve kendisini yeniden üretmeye devam etmenin bir yolunu bulduğu anlamına gelir.
- Buna karşılık dışsal limit, sistemin dışından gelen bir engeldir; ilke olarak sermayenin içine alamayacağı ya da bütünleştiremeyeceği bir şeydir. Kapitalizm öncesi toplumların dışsal limitleri vardı: yeryüzü, gelenek, kutsal, despotik devlet. Ancak Deleuze ve Guattari’ye göre kapitalizmin bu anlamda hiçbir dışsal sınırı yoktur. O, karşısına çıkan bütün dışsal engelleri çözen, her şeyi yersiz-yurtsuzlaştıran evrensel bir çözülme sistemidir. Onlara göre kapitalizmin dehası, kendi içsel limitini sürekli dışsal bir limite dönüştürmesidir; kendi limitini dışsallaştırıyor, onu kendi tükenişinin belirtileri olmaktan çıkarıp aşılması gereken engellere dönüştürüyor. Böylece kâr oranının düşmesi, sistemin kendi iç çözülmesi olmaktan ziyade, yönetilmesi gereken “işgücü piyasası esnekliği” ya da “düzenleyici yük” gibi dışsal etkenlerin sorunu hâline geliyor.
İşte bu yüzden aksiyomatik boyut belirleyicidir. Kapitalist sistem, işleyişini yeniden kurmak için “her zaman bir aksiyom daha eklemeye hazırdır.” Her kriz yeni bir aksiyomla karşılanır: yeni bir finansal araç, yeni bir devlet müdahalesi, yeni bir denetim biçimi, yeni bir olağanüstü hâl durumu. Böylece sistem, çelişkilerini sürekli dışarıya itebildiği ve bunları mevcut çerçeve içinde çözülecek yeni sorunlar olarak yeniden konumlandırabildiği için, sanki kendine özgü hiçbir limiti yokmuş gibi görünür. Aynı mantık siyasal muhalefetin kendisi için de geçerlidir. Radikal talepler yalnızca bastırılmaz; seçici bir biçimde bünyeye katılır, metalaştırılır ve yeni sermaye birikimi döngülerine yeniden entegre edilir. Başlangıçta dışsal bir meydan okuma gibi görünen şey, yönetilmesi gereken bir başka içsel değişkene dönüşür.
Bu şekilde okunduğunda, Deleuze ve Guattari’nin kapitalist aksiyomatik açıklaması yeniden tarihsel bir önem kazanmaktadır. Onların teorisi, tek başına kapitalizmin 1970’lerden bu yana geçirdiği dönüşümü açıklamaz ayrıca, daha sonra Robert Kurz tarafından öne sürülen tarzda, değerin özü olarak emeğin aşınmasına dair bir eleştiri de geliştirmez. Yine de onların aksiyomatik kavramı, kapitalizmin tam da bu tarihsel açmaza nasıl yanıt verdiğini anlamak adına olağanüstü güçlü bir yol sunuyor. Finansallaşma, borç genişlemesi ve giderek daha karmaşık devlet müdahalesi biçimleri, sermayenin üretken emekten artı-değer çıkarmakta yaşadığı giderek büyüyen zorluğu telafi ettiği ardışık aksiyomlar olarak anlaşılabilir. Wertkritik’in merceğinden okunduğunda Deleuze ve Guattari, Marx’a bir alternatif değil; değer üreten temelinin giderek daha fazla aşınmasına karşın kapitalizmin, kendisinin yeniden üretimini sağlayan uyarlanma mekanizmalarının açıklamasını sunarlar.
Bankacılık ve Paranın Gizlenmesi
Bu aksiyomatiğin merkezinde, Deleuze ve Guattari’ye göre katı ve nitel bir ikiliğe sahip olan para analizleri yer alır. Onlar, paranın bu iki biçiminin temelden kıyaslanamaz olduğunu ileri sürerler:
- Finansal Para/Kredi Parası: Bu, saf ve yaratıcı bir güç akışıdır. Bankalar tarafından (açıkça ifade ettikleri üzere) ex nihilo yani yoktan yaratılan bir para; yani henüz hayata geçirilemeyen “geleceğe dönük bir güç”ü temsil eden bir finansman akışıdır. Bu, mutlak güç olarak paradır; önceden var olan emeğe dayanmaksızın değer ortaya koyabilme, üretimden bağımsız olarak satın alma kapasitesi yaratabilme yeteneğidir.
- Ücret Parası/Ödeme Parası: Bu ise güçsüzlüğün bir akışıdır. Üretim faktörlerine (ücretlere) tahsis edilen ve gündelik tüketim için kullanılan paradır. Bölümlenmiştir, nicel olarak ölçülebilirdir ve ilk akışa tabidir. Ücretlinin “mutlak güçsüzlüğünü” temsil eder.
Bu sistemin kritik unsuru, katılımcılarının haberi olmadan gerçekleştirdiği nesnel “gizleme” sürecidir. Bu, iki para akışı arasındaki temel ölçülemezliğin gizlenmesi ve bunların birbirine eşdeğer ve dönüştürülebilir görünmesinin sağlanması sürecidir. Ücretli emekçiye, emeği aracılığıyla finans parasının gücüne erişebileceğine; çok çalışıp tasarruf ederek sermayenin yaratıcı gücüne katılabileceğine inanması telkin edilir. Bu yanılsama kapitalizmin işleyişi açısından zorunludur çünkü yapısal olarak kendisine tabi olan en dezavantajlı kesimlerin arzu, ruhi ve heveslerinin enerjilerini bu sisteme yatırmalarını sağlar. Anti-Oedipus’ta, özellikle Suzanne de Brunhoff ve Bernard Schmitt gibi iktisatçılardan yoğun biçimde yararlanarak ileri sürdükleri üzere, bu gizlemeyi yöneten temel kurum bankadır.
Bankalar, kredi parası ile ödeme parası arasındaki dönüşümü yöneten “iktidar merkezleri”dir: “bankaların yönettiği şey, yaratılmış olan kredi parasının başka bir deyişle, bizzat bölümlenmiş malların satın alınması için kullanılan basılmış paranın veya devlet parasının mülk edinilebilir ve bölümlenmiş bir ödeme aracına dönüştürülmesidir.” Banka tarafsız bir aracı değil, sistemin temel yanılsamasının etkin öznesidir; finansın gücünün, emeğin güçsüzlüğü tarafından erişilebilir olarak algılanmasını sağlayan yerdir. Anti-Oedipus’ta, bankacılık yapısının ironisine açıkça dikkat çekerler: işçi sınıfı ücretler aracılığıyla sıkı bir denetim altında tutulurken, bankacılık sistemi sermayenin genişlemesini sürdürmek için sonsuz soyut borçlar ve kredi hatları üretir. (Anti-Oedipus bankacılığı öncelikle kapitalist aksiyomatik içindeki ekonomik bir mekanizma olarak incelerken, A Thousand Plateaus finansal ağları; devlet iktidarı, iletişim, lojistik ve denetimden oluşan daha geniş bir düzenek içine yerleştirir.)
Wertkritik’in (değer eleştirisinin) merceğinden bakıldığında, finans parası ile ödeme parası arasındaki bu ayrım yeniden önem kazanıyor. Üretken emek, değerlenmenin giderek daha zayıf bir kaynağı hâline geldikçe kapitalizm; kredi, borç ve hayali sermayenin otonom genişlemesine giderek daha bağımlı hâle geliyor. Bu nedenle bankacılık, diğer kurumlar arasında yalnızca bir kurum olmaktan çıkıyor ve kapitalist aksiyomatiğin kendi içsel limitini ötelediği merkezi mekanizma hâline geliyor. Finans, Marx’ın tanımladığı çelişkiyi ortadan kaldırmıyor; onu sürekli bir şekilde zaman ve toplum boyunca yeniden dağıtıyor.
Kaçış Çizgileri ve Sistemin Kör Noktası
İddialarının en önemlisi, Deleuze ve Guattari, aksiyomatiğin toplumsal alanı hiçbir zaman bütünüyle kapsayamayacağını ileri sürerler. Her yakalama/ele geçirme aygıtı zorunlu olarak kendi örgütlenmesini aşan kalıntılar, fazlalıklar ve yeni kaçış çizgileri (ligne de fuite) üretir. Kapitalizm sürekli olarak eski hiyerarşileri, gelenekleri ve kimlikleri parçalayıp yersiz-yurtsuzlaştırır, ancak aynı anda yeniden yurtlandırır; yeni denetim biçimleri (çekirdek aile, tüketimci devlet, borç ekonomisi, istisna hâli) inşa eder. Bu ikili hareket, sistemin yapısal olarak açık vermesi ve tamamlanmamış kalması anlamına gelir.
Ve bu tamamlanmamışlık ya da ontolojik açıklık, Deleuze ve Guattari’nin “stratejik iyimserliği” olarak adlandırılabilecek şeyin temelini oluşturur. Eski toplumsal örgütlenme biçimlerini yeniden kurmaya çalışmak yerine, çözülme süreçlerinin sermaye tarafından yeniden yurtlandırılamayacakları noktaya kadar nasıl ileri taşınabileceğini sorarlar. Bu da bizi tartışmalı ivmecilik meselesine getirir. Deleuze ve Guattari’nin Anti-Oedipus’taki ünlü sözü-“Süreçten çekilmek değil, daha ileri gitmek, Nietzsche’nin dediği gibi ‘süreci hızlandırmak’”-Nick Land gibi düşünürler tarafından kapitalizmin kendisini turbo hızına çıkarmaya yönelik bir çağrı olarak yorumlanmıştır: finansal akışları, teknolojiyi ve piyasa güçlerini serbest bırakmak, ta ki sistem kendi ağırlığı altında çökene kadar.
Ancak dikkatli bir okuma, Deleuze ve Guattari’nin kapitalist güçlerin bütünüyle yoğunlaştırılmasını savunmadıklarını ortaya koyar. Bunun yerine, sermayenin yalnızca çözücü ve yersiz-yurtsuzlaştırıcı yönlerinin yani eski hiyerarşileri, gelenekleri ve kimlikleri yıkan güçlerinin yoğunlaştırılması çağrısında bulundular. Kilit nokta, bu durumun, onların görüşüne göre, kapitalizmin diğer, eşit derecede hayati işlevleri olan toplumsal akışları kanalize ve kontrol etmek için yeni hiyerarşiler inşa ederek sürekli gerici bir şekilde yeniden kodlama ve yeniden yurtlandırma pratiği aleyhine gerçekleşmesi gerektiğidir.
Dolayısıyla onların “ivmesi”, sermayenin kendisine yönelik saf bir inanç değil, stratejik bir müdahaledir. Bunun içerdiği tehlikelerin son derece farkındaydılar: her kaçış çizgisinin karanlık bir ikizi, faşizme, mikro-faşizme ve gerici siyasete yol açabilecek “paranoyak bir karşı-kaçış”ı vardır. Kaçış çizgisi kendiliğinden iyi değildir; yoğun bir mücadelenin alanıdır. Amaç hiçbir zaman basitçe “şizofren olmak” değil, arzunun moleküler akışlarını analiz edip birbirine bağlayarak yeni, kolektif bir imkân yaratmaktı. Eğer buna ivmecilik demek gerekiyorsa, onların ivmeciliği buyurucu değil, teşhis edici niteliktedir: kapitalizmin kendi dinamiğinin, bizzat kendisinin yıkılmasına yol açacak koşulları yarattığına ancak bu koşulların aktif bir biçimde ele geçirilip yönlendirilmesi gerektiğine dair Marx’ın da düşüncesinin merkezinde yer alan bir tespit.
Yine de bu durum, Deleuze ve Guattari’nin yaklaşımının sınırını da ortaya koyar. Kapitalizmin toplumsal alanı hiçbir zaman bütünüyle ele geçirmeyi başaramadığını parlak bir şekilde gösteriyorlar ve onların kaçış çizgisi kavramı, siyasal yeniliği düşünmenin en güçlü yollarından biri olmaya devam ediyor. Ancak yakalama/ele geçirme neden başarısız olmak zorundadır? Onların cevabı nihayetinde bir arzu ve oluş ontolojisine dayanıyor: yaşamın kendisi, onu örgütlemeye çalışan her aygıtı sürekli olarak aşar. Yeterince açıklanmayan şey ise, her bütünleştirme girişiminin neden daha en baştan yapısal olarak başarısızlığa mahkûm olduğudur. Eğer kapitalizmin tamamlanmamışlığı yalnızca arzunun canlılığının bir sonucu değil de her simgesel düzenin içindeki kurucu bir imkânsızlıktan kaynaklanıyorsa, o zaman farklı bir kuramsal çerçeve gerekli hâle gelir. İşte bu noktada Lacan ve Hegel devreye giriyor.
Ek: Bilinçdışının Öznesi
Deleuze ve Guattari, aksiyomatiğin alanı bütünüyle kapsayamamasını doğru biçimde tespit etseler de bunun neden böyle olduğuna dair tam anlamıyla yapısal bir açıklama sunmuyorlar. Benim ileri sürdüğüm görüş, aksiyomatiğin alanı bütünüyle kapsayamamasının nedeninin, alanın bilinçdışının öznesi (Lacan) tarafından kurulmuş olmasıdır. Özne bir töz ya da bütünlüklü bir fail değil, simgesel düzendeki bir boşluktur; jouissance’ın (bilinçdışı haz biçimleri) Gerçek’ine ait olan bir eksikliktir. Bu açıdan bakıldığında, sistemin tamamlanmamışlığı akışların ontolojik bir özelliği değil, öznenin indirgenemez bölünmüşlüğünün yapısal bir etkisidir. Aksiyomatikleştirme, bütünleştirme yönündeki her girişim, öznenin kurucu kör noktası tarafından boşa çıkarılır. Özne, yakalanmaktan/ele geçirilmekten kaçan ama aynı zamanda bu yakalamayı sürekli doğrulayan şeydir.
Bu kavrayış, Deleuze ve Guattari’nin yaşamcı iyimserliğini diyalektik bir bahse dönüştürür. Eğer aksiyomatik, öznenin bilinçdışı nedeniyle kapanamıyorsa o hâlde özne, belirlenimci sistemin yalnızca bir kurbanı değildir; sistemin kurucu tamamlanmamışlığının bizzat işaretidir ve dolayısıyla sistemin kırılgan hâle geldiği noktadır. Özne bu boşluğu geriye dönük adlandırma eylemi aracılığıyla kullanabilir-Hegelci anlamda bir Setzung der Voraussetzungen (ön kabullerin ortaya konulması).
Dolayısıyla farklılık, kapitalizmin toplumsal alanı bütünüyle kapsayıp kapsayamayacağı konusunda değildir-bunun mümkün olmadığı konusunda hemfikiriz-farklılık, bu imkânsızlığın neden var olduğu konusundadır. Deleuze ve Guattari’ye göre her yakalama/ele geçirme aygıtı zorunlu olarak bir artık bırakır çünkü gerçekliğin kendisi; oluş, çokluk ve üretken arzuyla karakterize edilir. Benim iddiam ise farklıdır. Bütünleştirmenin imkânsızlığı öncelikle ontolojik değil, yapısaldır. Her simgesel düzen zorunlu olarak başarısız olur çünkü öznenin indirgenemez boşluğu etrafında kurulmuştur. Bu nedenle kapitalizmden kaçan şey, yalnızca yaşamın onu ele geçirme girişimlerini aşan fazlalığı değil, her anlam düzeninin içinde yer alan kurucu imkânsızlıktır. Sistemin kapanmasını engelleyen şey, öznenin bizzat kendi bölünmüşlüğüdür. Bu bizi yaşamcı bir umuttan siyasal bir stratejiye taşır. Özne, sistem tarafından yalnızca aşırı-belirlenmiş değildir; sistemin içsel bölünmüşlüğüdür. Ve en güçlü eylem tam da bu konumdan mümkün hâle geliyor: sistemi işleyemez olarak adlandırmak ve böylece onu gerçekten işleyemez hâle getirmek.
Bunlar aynı düzeyde işleyen iki rakip açıklama değildir. Ekonomik çelişki, kapitalizmin neden sürekli krizlere girdiğini açıklar: borcun neden genişlediğini, finansallaşmanın neden yayıldığını ve sermaye birikimini sürdürmek için neden giderek daha karmaşık ve manipülatif mekanizmaların gerekli hâle geldiğini gösterir. Öznel çelişki ise hiçbir kriz yönetimi (ya da krizin araçsallaştırılması) stratejisinin sistemi neden nihai olarak kapatamayacağını açıklar. İlki sermayenin yeniden üretimiyle ilgilidir; ikincisi ise bütünleştirmenin imkânsızlığıyla ilgilidir. Bunlar aynı madalyonun iki yüzüdür. Kapitalizm kendi ekonomik mantığı nedeniyle krize sürüklenir; ancak bu krizi çözmeye yönelik her girişim, öznenin ortaya çıkardığı kurucu boşlukla karşılaşır. Bu nedenle sistem hem ekonomik olarak istikrarsız hem de yapısal olarak tamamlanmamıştır.
İşleyemez Olan ve Adlandırma Eylem
Çağdaş kapitalizm, asla tam olarak geri ödenemeyecek yoktan var edilmiş borçlar üzerinden işleyen ancak aynı zamanda artı-değerle ilgili gelecekteki taleplerin sürekli genişlemesine bağlı olan hiper-finansallaşmış bir sistem haline gelmiştir. Bu bir işleyiş bozukluğu değil, sistemin en ileri ifadesidir: emeğin Marxçı anlamda değerin kaynağı olmaya devam ettiği, ancak finansın değer taleplerinin dolaşımı, öngörüsü ve denetimi üzerinde giderek daha fazla egemen olduğu ve aksiyomatiğin kendi kendini yamyamlaştırdığı finansallaşmış bir ekonomi. İçsel limit-kâr oranının düşme eğilimi-borç yaratımı ve kredi dolaşımından oluşan finansal aksiyom aracılığıyla “yönetilmektedir” ancak bu yönetim çelişkiyi aşmak yerine yalnızca yoğunlaştırmıştır. Sistem artık işleyemez durumdadır: sürekli kriz ve olağanüstü müdahaleler olmaksızın kendisini sürdüremez; krizden giderek daha otoriter önlemler almadan da çıkamaz.
Dolayısıyla, yalnızca bir başka döngüsel krize değil, tarihsel olarak özgül bir toplumsal yeniden üretim biçiminin tükenişine tanıklık ediyoruz. Hegelci anlamda bu, Hukuk Felsefesinin Önsözü’nün (Philosophy of Right) sonunda ifade ettiği gibi, “bir yaşam biçiminin yaşlanmış olduğu” andır: tarihin sonu değil, mevcut bir düzenin kendi ilkeleriyle giderek daha fazla çelişmeden artık kendisini yeniden üretemediği nokta. O halde görev, bu işleyemezlik halini adlandırmaktır. Görev şunu söylemektir: rastlantısal karşılaşmanın dönüştüğü şey budur; kapitalizmin başından beri aslında ne olduğu geriye dönük olarak böyle açığa çıkmaktadır; kapitalizmin bizzat içinden doğduğu uçurum budur. Burada adlandırma bir betimleme değil, edimsel bir eylemdir yani yeni ön kabullerin geriye dönük olarak ortaya konmasıdır. Bu, henüz bütünüyle bilinemeyen ama parçalar hâlinde sezilebilen bir gelecek için bir alan açar.
Çağdaş kapitalizm, çelişkilerini çözdüğü için değil, onları yönetmede olağanüstü derecede etkili hâle geldiği için ayakta kalmaktadır. Borç, finansal mühendislik, olağanüstü müdahaleler ve giderek daha da gelişmiş denetim sistemleri, sistemin içsel limitini ortadan kaldırmıyor; yalnızca sonuçlarını erteliyor. İstikrar gibi görünen şey, aslında istikrarsızlığın sürekli yönetimidir. Sonuçta ortaya çıkan toplumsal düzen, bireylerden kendileri giderek daha sürdürülemez hâle gelen koşullara sonsuza dek uyum sağlamalarını istemektedir.
Dolayısıyla siyasal meydan okuma, yalnızca kapitalizmin adaletsizliklerini kınamak değil, onun giderek artan işleyemezliğini teşhis etmek ve dile getirmektir. Bu da her krizin yalnızca teknik bir çözüm bekleyen teknik bir sorun olduğu yönündeki buyruğu reddetmek anlamına gelmektedir. Konut yetersizliği, borca bağımlılık, durağan ücretler, çöken kamu hizmetleri ve yaygın güvencesizlik birbirinden kopuk başarısızlıklar değildir. Bunlar, yeniden üretim mekanizmaları kolektif yaşamın koşullarından giderek daha fazla kopan bir toplumsal düzenin belirtileridir.
Bu durumu adlandırmak başlı başına siyasal bir eylemdir. Kelimeler gerçekliği sihirli bir biçimde dönüştürdüğü için değil aksine her toplumsal düzen, sembolik tutarlılık kazandığı bir süreç olan kendini adlandırma eylemine dayandığı için. Kapitalizm kısmen, kendisine ait krizleri akılcı bir sistem içindeki geçici aksaklıklar olarak sunulduğu için varlığını sürdürmektedir. Bu krizler sistemin kendisinin ifadeleri olarak tanındığı anda farklı bir ufuk görünür hâle gelir. Yeni işbirliği biçimleri, kurumlar, alışkanlıklar ve kolektif deneyler ütopyacı görünmekten çıkar, tarihsel olarak zorunlu görünmeye başlar.
İşte Deleuze ve Guattari’nin kaçış çizgileri ile Lacancı-Hegelci eylem kavramının kesiştiği yer burasıdır. Bir kaçış çizgisi, toplumdan bireysel bir kaçış değil; mevcut düzenin mantığını yeniden üretmeyi bırakan pratiklerin, haz/jouissance biçimlerinin ve yaşam tarzlarının kolektif olarak ortaya çıkışıdır. Eylem ise daha önce imkânsız görünen şeyin düşünülebilir hâle geldiği ve dolayısıyla siyasal olarak mümkün olduğu andır. Gelecek önceden öngörülemez. O, ancak basit bir önermeden hareket eden kolektif deneyler aracılığıyla inşa edilebilir: mevcut düzen ne doğaldır ne de zorunludur; o, tarihsel bir karşılaşmanın rastlantısal sonucudur ve yeni koşullar altında başka bir düzen tarafından aşılabilir.
*Fabio Vighi, Birleşik Krallık’taki Cardiff Üniversitesi’nde Eleştirel Teori ve İtalyanca Profesörüdür. Yakın dönem çalışmaları arasında Critical Theory and the Crisis of Contemporary Capitalism (Bloomsbury, 2015, Heiko Feldner ile birlikte) ve Crisi di valore: Lacan, Marx e il crepuscolo della società del lavoro (Mimesis, 2018) adlı eserler bulunmaktadır.
Tercüme: Ali Karakuş