Filistin’in Trajedisi: Soykırım ve Zorla Göç
Filistin Sürgünü Trajedisi ve Soykırım: Zorla Göçe Maruz Bırakılan Bir Halkın Dramı
Filistin halkının yaşadığı acıların hikayesi, Gazze Şeridi’nin maruz kaldığı soykırım savaşının başladığı iki ya da üç yıl öncesine dayanmamaktadır. Bu trajedinin kökleri, Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngiliz Mandası’nın Filistin üzerinde kontrol kurmasıyla başlayan ve bir asrı aşkın bir geçmişe uzanan sürece dayanmaktadır. Nitekim 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu, bir halkın yerine başka bir halkı ikame etmeyi hedefleyen sömürgeci yerleşimci projenin siyasi temelini oluşturmuş; Filistin halkının bu topraklardaki tarihi ve medeniyet birikimine rağmen, Siyonist harekete Filistin topraklarında Yahudiler için bir ulusal yurt kurulmasının önünü açmıştır.
Bundan önce de Siyonist hareket, Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid’i büyük mali ve siyasi vaatlerle Filistin’den vazgeçirmeye yönelik yoğun girişimlerde bulunmuştu. Ancak Sultan II. Abdülhamid, Filistin’in şahsi mülkü olmadığını, dolayısıyla satılamayacağını; aksine, evlatlarının kanlarıyla sulanmış İslam ümmetinin toprağının bir parçası olduğunu vurgulayarak bu teklifleri kesin bir dille reddetmiştir.
Osmanlı Devleti’nin yıkılması ve Filistin’in İngiliz Mandası altına girmesiyle birlikte İngiltere, Yahudi göçüne kapıları ardına kadar açmış; Siyonist harekete yerleşim birimlerinin kurulması ve silahlı örgütlerin oluşturulması için gerekli siyasi, askeri ve ekonomik imkanları sağlamıştır. Aynı dönemde Filistinliler ise güç unsurlarından mahrum bırakılmış, ulusal ayaklanmaları bastırılmış, çok sayıda lider ve direnişçi idam edilmiş veya hapse atılmıştır.
İngiltere’nin 1948 yılında Filistin Mandası’nı sona erdirmesiyle geride, İsrail Devleti’nin kuruluşuna elverişli bir zemin bırakılmıştır. İsrail’in kuruluşu, Filistinli sivillere yönelik katliamlar, etnik temizlik uygulamaları ve zorunlu göç politikalarıyla iç içe gerçekleşmiştir. Nekbe, 750 binden fazla Filistinlinin kentlerinden ve köylerinden sürülmesine, 500’den fazla Filistin köyü ve kasabasının yok edilmesine yol açmıştır. Yüz binlerce Filistinli Ürdün, Lübnan, Suriye, Mısır ve Gazze Şeridi’ne sığınmak zorunda kalmış; böylece çağdaş tarihin en uzun ve en ağır mültecilik trajedilerinden biri başlamıştır.
O tarihten bu yana Filistinlilerin yaşadığı acılar hiç dinmemiştir. 1956’daki Süveyş Krizi sırasında Gazze Şeridi geçici olarak işgal edilmiş; Han Yunus, Refah ve diğer bölgelerde yüzlerce kişinin hayatını kaybettiği kanlı katliamlar yaşanmıştır. Ardından Haziran 1967 Savaşı, Filistin halkının trajedisini daha da derinleştirmiş; Batı Şeria, Gazze Şeridi ve Doğu Kudüs dahil olmak üzere tarihi Filistin topraklarının geri kalan kısmı işgal edilmiş ve yüz binlerce Filistinli bir kez daha yerinden edilmiştir.
İşgalin onlarca yılı boyunca Filistinliler; baskı, yerleşim faaliyetleri, toprak gaspları, ev yıkımları, kitlesel tutuklamalar ve abluka politikalarından oluşan bütünleşik bir sistem altında yaşamıştır. 1993 yılında Oslo Anlaşması’nın imzalanması ve Filistin Yönetimi’nin kurulmasına rağmen İsrail, yerleşim faaliyetlerini genişleterek, Kudüs’ün demografik yapısını değiştirerek ve Filistin egemenliğinin temel unsurlarını zayıflatarak bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını engellemeye yönelik politikalarını sürdürmüştür.
İsrail’in Amerika Birleşik Devletleri ve birçok Batılı ülkeden aldığı sınırsız askeri, siyasi ve diplomatik destek ile Arap ve uluslararası toplumun uluslararası hukukun uygulanmasını sağlama konusundaki yetersizliği nedeniyle Filistinliler, bağımsız bir devletin, gerçek bir egemenliğin ve onlarca yıllık işgali sona erdirecek siyasi bir ufkun bulunmadığı son derece ağır koşullar altında yaşamaya devam etmiştir.

Özellikle Gazze Şeridi’nde Filistin direnişinin güç kazanmasıyla birlikte, İsrail’de iktidara gelen hükümetler bunu bölgeye yönelik tekrarlanan askeri operasyonlar için gerekçe olarak kullanmıştır. Bu süreç, Ekim 2023’te başlayan ve birçok çevre tarafından soykırım savaşı olarak nitelendirilen saldırılarla zirveye ulaşmıştır. Söz konusu savaş boyunca İsrail, Filistinlileri özellikle Mısır sınırına doğru kitlesel göçe zorlamak amacıyla toplu katliam, aç bırakma, abluka ve altyapının sistematik biçimde tahrip edilmesi gibi politikalar izlemiştir.
Eşi benzeri görülmemiş insani trajediye rağmen Filistinliler topraklarını terk etmeyi reddetmiş, varlıklarını sürdürme ve direnme haklarına sıkı sıkıya sarılmıştır. Tahminlere göre, aralarında on binlerce çocuk ve kadının da bulunduğu çeyrek milyondan fazla kişi hayatını kaybetmiş, yaralanmış veya kaybolmuştur. Enkaz altında hala binlerce kayıp bulunurken, bu savaş 21. yüzyılın en kanlı çatışmalarından biri olarak kayıtlara geçmiştir. Mahalleler ve kentler büyük ölçüde yıkılmış; konutlar, kamu tesisleri ve altyapıdaki tahribat benzeri görülmemiş seviyelere ulaşmıştır. Bölge halkı gıda, temiz su, elektrik, ilaç ve eğitim gibi en temel yaşam ihtiyaçlarından mahrum bırakılmıştır.
İhlaller yalnızca doğrudan bombardımanlarla sınırlı kalmamış; sığınma merkezleri, okullar, hastaneler, ambulans ekipleri, gazeteciler ve insani yardım çalışanları da hedef alınmıştır. Bu durum, uluslararası insancıl hukuk ve Cenevre Sözleşmeleri’nin açık bir ihlali olarak değerlendirilirken, çok sayıda uluslararası insan hakları kuruluşu ve hukuk uzmanı, savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve hatta soykırım suçunun işlendiği yönündeki endişelerini dile getirmiş; sorumluların hesap vermesi çağrısında bulunmuştur.
Bu trajik tabloda, yerinden edilenlerin günlük mücadelesi; onları sıcak ve soğuktan koruyacak bir barınak, çocuklarının karnını doyuracak bir lokma ekmek, temiz içme suyu, bulunamayan ilaçlar ve çocukları için eğitim imkanı arayışı etrafında şekillenmektedir. Savaşın yıkıntıları, zorunlu göçün ağır koşulları ve siyasi çıkmaz arasında sıkışıp kalan iki milyondan fazla Filistinli, çok katmanlı bir insani kriz yaşamaktadır.

Süren abluka, yardım faaliyetlerinin engellenmesi, Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı’nın (UNRWA) hedef alınması, uluslararası insani kuruluşların rollerinin sınırlandırılmasına yönelik girişimler ile hastalar, öğrenciler ve acil insani ihtiyaç sahiplerinin seyahatlerine getirilen kısıtlamalar, trajediyi daha da derinleştirmektedir. Tüm bu politikaların temel amacının, Filistinliler için yaşamı dayanılmaz hale getirerek onları yavaş ölüm ile zorunlu göç arasında seçim yapmaya zorlamak olduğu görülmektedir.
Bugün Filistinlilerin karşı karşıya olduğu durum yalnızca bir savaş meselesi değildir. Bu süreç, Başbakan Binyamin Netanyahu ve müttefiklerinin temsil ettiği aşırı sağcı İsrail siyasetinin vizyonu doğrultusunda, işgali kalıcılaştırmayı, yerleşim faaliyetlerini genişletmeyi ve bağımsız bir Filistin devletinin kurulması ihtimalini tamamen ortadan kaldırmayı hedefleyen; Filistin’in demografik ve coğrafi yapısını yeniden şekillendirmeye yönelik siyasi bir projenin parçası olarak değerlendirilmektedir.
Bu nedenle Filistinlilerin kendi topraklarında kalabilme iradesinin güçlendirilmesi, acil bir ulusal, insani ve ahlaki sorumluluk haline gelmiştir. Bunun için öncelikle insani, gıda ve tıbbi yardımların kesintisiz biçimde ulaştırılması; ikinci olarak yıkılan evlerin, okulların, üniversitelerin, hastanelerin ve altyapının yeniden inşasına yönelik kapsamlı programların hayata geçirilmesi; üçüncü olarak yerel ekonominin desteklenmesi ve insanlara onurlu yaşam imkanı sağlayacak istihdam alanlarının oluşturulması; dördüncü olarak başta UNRWA olmak üzere uluslararası yardım kuruluşlarının faaliyetlerinin korunması; beşinci olarak ise sivillerin korunmasını ve ihlallerden sorumlu kişilerin hesap vermesini sağlayacak uluslararası siyasi ve hukuki mekanizmaların oluşturulması gerekmektedir.

Ayrıca Arap, İslam ve uluslararası toplumun daha etkin bir tutum benimsemesi; sözlü dayanışmanın ötesine geçerek siyasi, ekonomik ve hukuki adımlar atması büyük önem taşımaktadır. Bu yaklaşım, saldırıların durdurulmasını, ablukanın kaldırılmasını ve Filistinlilerin kendi topraklarında yaşama hakkının korunmasını güvence altına almalıdır.
Filistinliler, 77 yılı aşkın süredir yaşadıkları mültecilik, Nekbe, işgal ve savaşlara rağmen iradeleri kolayca kırılmayan bir halk olduklarını defalarca kanıtlamıştır. Topraklarına olan bağlılıkları, onları yerlerinden etmeyi amaçlayan tüm projelerden daha güçlüdür. Bu nedenle bugün asıl mesele yalnızca savaşın sona erdirilmesi değil; Filistinlilerin kendi topraklarında direnme kapasitesinin güçlendirilmesi ve zorunlu göç ile etnik temizlik planlarının başarısızlığa uğratılmasıdır. Böylece Filistin, halkının yurdu olarak kalmaya devam edecek; Filistin halkının haklı davası, zaman ne kadar geçerse geçsin ve bedeller ne kadar ağır olursa olsun yaşamaya devam edecektir.