Fanatizmin filozofisi

Felsefi anlamda fanatizmi inceleyen ilk düşünürlerden birisi, modernliğin kurucu filozoflarından Immanuel Kant’tır.  O, fanatizmi siyaset felsefesi çerçevesinde ele aldığından ve onun zamanında en büyük siyasi tartışmalar milliyetçilik ve kozmopolitlik arasında sürdüğünden, daha çok fanatizmin aşırı-milliyetçilik biçimindeki tezahürüyle ilgilenmiştir. Fanatizmi aşırı milliyetçilikten kaynaklanan aklın metafizik sapması olarak görmüş ve bununla mücadele edebilmek için yurtseverliği ve kozmopolitizmi önermiştir. Daha sonra Kant’ı başkaları da izlemiş, fanatizm ve aşırı milliyetçilik akrabalığı hakkındaki fikirler sık sık karşımıza çıkmıştır. Nazizmi “rasyonelleştirilmiş fanatizm” olarak niteleyenlerin yanı sıra fanatizmin zirveye vardığı despotik rejimlerin belirgin bir kitle desteğiyle iktidar olmalarına dikkat çeken, bu olgudaki kitle ruh halini anlamaya çalışan Michael Foucault gibi düşünürler, Wilhelm Reich gibi psikanalistler olmuştur. Her ne kadar onlar, despotizmin öncelikle insanların ruhunda egemen olduğunu tespit etmişlerse bu bakışların, fanatizmin insanın ve toplulukların psikolojisindeki kökenlerini anlamamıza fazlaca bir katkısı olmamış, siyaset felsefesinde derinleştirilmemiş düşünceler olarak kalmışlardır.

Bugün insan zihin işleyişine ve davranış biçimlerine baktığımızda, fanatizmin hoşgörünün karşıtı olduğunu; ikisinin de şu veya bu oranda hepimizin davranış repertuarında bulunduğunu adeta ömrümüzün, hoşgörü ve bağnazlık arasında geçip gittiğini söyleyebiliriz. Fanatizm ve hoşgörü, karşıt kutuplarda yer alan sosyopsikolojik olgu demetleri; birbirimizden hayli farklı olsak da hepimiz bu olgular demetinin içinde yer alan davranışlar sergileyebiliyoruz. Biraz daha yakından baktığımızda, düzey ve süresi farklı olsa da, hoşgörü ve bağnazlık arasında salınıp durmamızın beşeri yapımızın özelliklerinden kaynaklandığını görüyoruz. Bu özelliğimizi, pragmatist filozof William James’i epeyce meşgul olduğu, “doğru” (truth) ve “gerçek” (real) arasındaki fark sorununu anlamaya çalıştığımızda daha berrak biçimde fark edebiliriz.

Doğru ve gerçek aynı değildir!

Yaşayıp giderken kendi bağnazlıklarımızın farkına varmadığımız gibi, gündelik hayatın içinde “doğru” ile “gerçek” arasındaki ayrıma da pek dikkat etmiyoruz. Doğru olanın gerçek, gerçek olanın doğru olduğuna otomatik olarak inanıveriyoruz. Bu oldukça insani otomatizmamızı, doğru ile gerçek arasında bir ayrım olmadığını varsayan pozitivist bilim ideolojisinin yaygın söylemi ayrıca besliyor.

Oysa “doğru” ile “gerçek”, birbiriyle çok yakından bağlantılı olsa da kesinlikle aynı karşılıklara sahip değiller. Bir kere, köken olarak farklılar; “doğru”, bilgiye, felsefe diliyle söyleyecek olursak epistemolojik alana, “gerçek” ise, varlığa yani ontolojik alana göndermede bulunuyor. “Doğru”, bireyin zihninin ürünü… “Gerçek” ise bireyden de, onun zihninden de bağımsız bir biçimde mevcut. Bizler, fani varoluşumuzdan gerçekliğe baktığımızda ürettiğimiz gerçeklik tasarımına (represantation) “doğru” diyoruz. Bu anlamda kaçınılmaz biçimde hepimizin “doğru”ları var. Bu tartışmasız doğru diye kabul ettiğimiz zihin ürünlerimiz, bizim anlama ve açıklama faaliyetimize temel oluşturan ön-kabullerimiz daha doğrusu önyargılarımız. Bu yüzden Hans Georg Gadamer, önyargının herkes için kaçınılmaz olduğunu anlatmaya çalışıyor ünlü çalışması Hakikat ve Yöntem’de.

Fanatizmimizin temelinde de muhtemelen her birimizin gerçeklikle ilişkimiz sırasında ürettiği doğrular yer alıyor. Kendi gerçeklik tasarımımıza (“benim doğrum” dememiz gerekirken), “doğru” diyoruz. Tikel ve bireysel olanı, genel ve kamusal bir hale dönüştürüyoruz. Ontolojik olanı, epistemolojik olana dönüştürdükçe, yani doğru ile gerçekliği eşitledikçe aslında gerçekliğe yalnızca kendi algılarımızın temellük edebileceğini iddia etmiş, yani kendi bağnazlığımızın sınırlarını koymuş oluyoruz. Ama başka türlüsü de mümkün değil; hayat mücadelesini sürdürebilmek, kendimize inanabilmek için doğru ile gerçekliği belli ölçülerde eşitlemek zorundayız. Yaptığımız işlerin, attığımız adımların doğru olduğuna inanmaya, haklı olduğumuzu düşünmeye mecburuz.

Fanatizmin temeli hepimizde var ama sadece bazılarımız fanatik

Hepimiz fanatik olacağımız, değiştiremeyeceğimiz bir düşünce çerçevesine, önyargılara sahibiz. Hepimiz için önyargılarımız, bağnazlık alanımıza gelindiğinin kırmızı hattı; oraya girmek, orasını değiştirmek çok zor. Hasta çocuğu için uğraşan bir ebeveyn, ülkesi işgal edilmiş bir yurtsever, girdiği sınavı kazanmak zorunda olan bir insan örneklerinde ne demek istediğimiz çok kolayca anlaşılabilir. Hepimiz için hoşgörünün bir sınırı, “yeter artık” diyeceğimiz, dayanma gücümüzün bittiği bir nokta bulunuyor. Tüm bunlarda kolayca anlaşabiliriz tamam ama hepimizin fanatizme benzer tepkiler verebilme potansiyeline sahip olmamızla “fanatizm” aynı şey mi? Kesinlikle, hayır! Bu sözleri fanatizmi meşru göstermek için de söylemiyoruz, sadece fanatizmi anlamaya çalışıyoruz. Fanatizm, elbette insanın ve insanlığın olabildiğince asgariye indirmesi, aşması gereken bir hal ama ne olursa olsun aşmamız için öncelikle anlamamız gereken bir insanlık hali. Onu insanlıktan uzak tutarak, kovarak anlayamaz, dolayısıyla da aşamayız.

Tamam, hepimizde fanatizm için uygun bir vasat var ama bu hepimizi fanatik yapmıyor elbette. Aramızdan sadece bazılarımız fanatizmi düşünce ve yaşama biçimi haline getiriyor yani sadece bazılarımız kelimenin tam anlamıyla “fanaitk”… Hal böyle iken, hoşgörüyle uyuşmayan her davranışı, “fanatizm” olarak kodlamak, günlük hayatımız sırasında hepimizin yapabileceği türden her saçma ve tuhaf davranışı şizofreni sanmakla eşdeğer. Hatalı olduğu gibi, etiketleme nedeniyle haksız ve tehlikeli…

Tekrar “doğru” ve “gerçek” farkı meselesine dönecek olursak: Anlattıklarımızda ilk bakışta çelişkiymiş gibi görünen bir diyalektik olduğuna dikkatinizi çekmek isterim. Doğru ile gerçeği birbirine eşitlememiz ve önyargılarımızın olması; hem fanatizme gidişin yolunu döşüyorlar ama hem de var kalabilmek için belli ölçülerde bulundurmamız gereken nitelikler olarak karşımıza çıkıyorlar. Biraz daha yaklaşmaya çalışalım.

Bağnazlık ve önyargılar, sağlıklı insan ilişkileri sürdürmemiz için en büyük engel. Çünkü ne kadar çok kendimize ait tartışmasız doğrumuz varsa, başkalarının doğrularını o kadar reddediyoruz demektir. Başkalarının doğrularını hesaba katmayan bir anlayış, ideal iletişimi, anlaşma ihtimalini dinamitliyor. Tüm bunlar doğru, ama doğru bir tane değil ki…

Bütün insanlar haklıdır ya da her insan kendini haklı sanır!

Başkalarını anlayabilmek, kendimizi onların yerine koyabilmek için yüksek bir hoşgörü düzeyine sahip olmamız zorunlu ama ayağımızı sağlam basmak, varlığımızı belli ölçülerde garantiye alabilmek için kendimiz de biraz özeni hak etmiyor muyuz? Kendi doğrularımız olmasaydı, kendimizi haklı görmeseydik, hayata dair en küçük heves bile duymaz, adım dahi atmak istemezdik. Velhasıl, insan varoluşu söz konusu olduğunda, iki yüzü olan bir madalyonla, belli bir mesafeyi uygun biçimde ve uygun hızda kat etmemizi gerektiren bir dansla karşı karşıya kalıyoruz. Bağnazlık ve hoşgörü arasında salınarak geçip gidiyor ömrümüz ama biliyoruz ki “iyi hayat”, bağnazlığı en aza indirmeye, hoşgörüyü ise en üst noktaya çıkarmaya çalışan bir amaç çerçevesinde mümkün olabiliyor. Hoşgörü adına insanlardaki, ilişkilerdeki ya da hayattaki olumsuzlukları kabullenen bir teslimiyetçi gibi davranamayız. İnançlarımızın kıymetini, onlardan üreteceğimiz değerler olmasaydı yolumuzu kaybedeceğimizi bilmeliyiz ama bu, başkalarını hiçe saymamızı, insanlıktan çıkarmamızı gerektirmez.

Peki, onun her insanın uygun koşullar oluştuğunda sürüklenebileceği bir girdap olduğuna ikna olduk diyelim ama nasıl oluyor da fanatizm, bazı insanlarda, bazı toplumlarda, bazı yönetim biçimlerinde belirleyici bir nitelik kazanabiliyor? Gerçeklik hakkında kendi doğrularımızın “kesin” ve “genel” doğrular olduğunu ileri sürmenin, aynı zamanda her türlü fanatizmin ortaya çıkmasına elverişli bir zemin hazırladığını da anladık. Ama kimi zaman neden kendi doğrularımıza böyle sıkı sıkıya yapışıyor, karşımızdakinin fikirlerini hatta insan olarak varlığını yok sayıyoruz? Hatta bazılarımız çoğu zaman böyle davranıyoruz.  Nedir bizi fanatik ruh haline iten dinamikler?

Ahh şu başkaları…

Daha sonra ayrıntılarıyla ele alacağımız psikoloji incelemeleri, eğer çocukluk yaşantılarımız sırasında bizi yeterince anlayan, bizimle duygudaş olan bir sevgi ortamında büyümüşsek, başkalarını algılamamız, onların varlığını ve doğrularını kabullenmemiz daha kolay olduğunu ortaya koyuyor. Böyle hallerde en azından kendi doğrularımızın kesinliği konusunda daha esnek davranabiliyor, doğrularımızdan vazgeçmesek de onları diyalog boyunca askıya alabiliyoruz. Birçok karışık psikoloji teorisinin sorumuza verdiği cevap, üç aşağı beş yukarı bu ifadelerle özetlenebilir. İnsan olarak ilerlemek istiyorsak, karşımızdaki insanın varlığını da kabul etmek zorundayız ve bunun temelleri, bebekliğimizde annemizin varlığını, tek görevinin bize bakım vermek olmadığını fark ettiğimiz zamanlara dayanıyor.

Görüşlerini olmasa bile, karşımızdaki insanın varlığını, ihtiyaçlarını onaylamak ve diyalog da bizim için kendi doğrularımız kadar gerekli ve önemli. Dünyanın merkezi biz değiliz; yeryüzünde başkaları da var. İyi ki de var, bu başkaları. Annemizin de başkaları içine dâhil olduğunu düşünürsek, onlar olmasaydı hayatta kalmamızın mümkün olmayacağını, dahası onların içimizdeki sevgi ve anlayışın kaynağı olduğunu anlayabiliriz. Başkalarına güvenebilmemiz, kendimize güvenimizi misliyle arttırır. Böyle düşünüp yaşadıkça kendimize güvenimiz de hoşgörümüz de dalga dalga büyür.

Ama yetişme ortamımız anlayışsız ve düşman bir çevre tarafından işgal edilmişse, başkaları bizim için olumlu bir anlama gelmiyorsa, yaşama hevesimiz için başkalarıyla diyalogdan medet ummayız. Başkaları bizim için haz ve güven değil, korku ve tehdit kaynağı olur. Yaşama hevesimizi, arzularımızı dış dünyaya, başkalarına doğru değil de kendimize doğru çeviririz. “Kötü” diye nitelediğimiz başkalarına karşı, kendi doğrularımızın zırhına sığınıp korunmaya çalışmaktan başka çaremiz kalmaz. Doğrularımızı ve kendimizi ne kadar abartırsak, o kadar güvensiziz demektir; başkalarına ve dolayısıyla kendimize güvensiz… Fanatizm, bu güvensizlik toprağında yeşeriyor, hayatın sonraki evrelerinde de güven ortamı oluşturulamazsa dal budak salıyor, tüm psikolojimizi, kişiliğimizi işgal ediyor.

Bu tespitlerden yola çıkarak fanatizm, birçok boyutu olmakla birlikte temelde psikolojik bir olgu diyebiliriz; ideolojik-siyasi fanatizmlerin bu psikolojinin tezahürleri olduğunu söyleyebiliriz. Sadece apaçık ideolojik-siyasi fanatizmlerle sınırlamayalım kendimizi, biliyoruz ki, en özgürlükçü olanları da dahil olmak üzere her düşüncenin fanatiği olabiliyor. Fanatizmde neyin savunulduğu değil, nasıl savunulduğu belirleyici. İnsanın bir şeyi nasıl savunduğunu ise onun kendine özgü zihinsel işleyişi, psikolojik yapısı belirliyor.

Toplum ve insan bambaşkadır ama o kadar da değil!…

Bu tespitlerden aynı zamanda bir grup-varlık (group-being) olan insanın topluluk yaşantısına aktarmak, grupların, toplulukların nasıl fanatik oldukları sorusuna felsefi bir cevap ararken de faydalanabiliriz. Tıpkı insan tekinin olduğu gibi toplulukların da hayatta kalma mücadeleleri, bunun için de fanatikçe, kıskançlıkla korudukları özellikleri yok mu? Doğal felaketler, doğadan kaynaklanan güçlükler, kuraklık, açlık; ekonomik ve toplumsal kaoslar; siyasi zaaflar; savaşlar, çatışmalar toplumları içinden çıkılamaz güvensiz bir ortama sürüklemiyorlar mı? Böyle zor durumlarda, güvensizlik içinde yaşayan toplumlar, kendi özelliklerini fanatikçe abartma yoluna giderken, tüm suçları diğer toplumlara ya da günah keçisi olarak seçtikleri bir topluluğa yükleyebilirler. Ama nasıl insan tekinin içinde fanatizmin olduğu gibi hoşgörünün potansiyelleri de varsa, toplumsal psikolojide de fanatizme olduğu kadar, barışa ve diyaloga da yer vardır. Hangi yanların öne çıkacağını, toplumun nerede, ne zaman, nasıl fanatikçe tepkiler vereceğini maddi yaşam koşulları belirliyor. Hiçbir toplumun, doğuştan, özsel olarak fanatik olduğunu söyleyemeyiz. Bu, haksızlık olur.

Fanatizm üzerine genel felsefi bakışımızı bu şekilde ortaya koyduktan sonra, artık yavaş yavaş fanatizmin bireysel psikolojisine girebiliriz. Burada biraz yol aldıktan, fanatizmin bireysel psikolojimizde nasıl ortaya çıktığını iyice anladıktan sonra, toplulukların zihniyetlerinde fanatizmin nasıl bir psikolojik zemin bulduğuna geleceğiz.