Fanatizmin bireysel psikolojisi (1)
Fanatizmin birçok farklı türü olabilir; bir düşüncenin, bir inancın, bir siyasi akımın, bir topluluğun, bir takımın, bir kişinin fanatik bağlıları olabilir. İlk bakışta bu bağlanma biçimleri arasında benzerlik kurulamaz, bırakın benzerliği, bir pop şarkıcısı hayranlığıyla, bir siyasi düşüncenin fanatikçe inananı arasında bir zıtlıktan bile bahsedilebilir. Tüm bu bağlanma biçimlerinin arasında önemli farklılıklar olduğu doğrudur ancak bir insana, bir nesneye bağlanmanın psikolojik temelleri titizlikle araştırıldığında, insan yavrusunun doğumundan itibaren gelişimi ve ilişkileri dikkatle gözlendiğinde, bağlanma biçimlerinin bazı benzerlikler de gösterdiği görülecektir. Bize göre bir başkasına aşırı tutkulu bağlılıkların, onu “vazgeçilmez öteki” haline getirmenin hastalıklı biçimlerinin, yani hastalıklı aşkların ve belki de madde bağımlılıklarının, kumarbazlığın, hastalık hastalığı haline gelmiş durumların fanatizm psikolojisiyle çok yakından bağlantılı olması muhtemeldir. Fanatizm, eninde sonunda bir bağlanma biçimidir ve tüm insan-insan ve insan-nesne ilişkilerindeki hastalıklı bağlanma türleriyle ilgili olabilir.
Ama önemine binaen bir kez daha söyleyelim; sapla samanı karıştırmamak da icap eder. Sözünü ettiğimiz fanatik bağlanma biçimleriyle mütedeyyin insanın dinine, yurtsever insanın ülkesine ve milletine, muhafazakâr insanın geleneklerine, sağlıklı taraftarın takımına, sağlıklı âşığın sevgilisine bağlılığı arasında dağlar kadar fark vardır. Hastalıklı ve sağlıklı bağlanma biçimleri arasındaki farklılık, her şeyden önce kişinin psikolojik yapısıyla ilgilidir. Hastalıklı bağlanma biçimleri, esasen hastalıklı ruhların işidir.
Konuyu psikolojinin penceresinden ele alan Summers, bir düşünceye, bir kitaba, bir lidere, bir gruba böyle fanatikçe bağlanma ihtiyacının altında psikolojik bir savunma mekanizması olduğunu söyler. Ona göre, benliğinin (ego) bir bölümünü atmak pahasına, kendi benliğini çok katı kuralları olan bir grupla, kişiyle, ideolojiyle özdeşleştirmenin altındaki ruh hali, insanın hayattaki belirsizliğe karşı kendisini savunma çabasıdır. Summers, fanatiklerdeki bu hastalıklı bağlanma halinin, hem bağlanan hem bağlanılan tarafından karşılıklı olarak birbirini beslediği kanaatindedir. Fanatikçe bağlanılan gruplar ve ideolojiler, onlara bağlanan bireylerden, kendilerini tamamen gruba adamalarını ve farklı fikirler taşıyanlara karşı şüpheci olmalarını ister. Summers, hızlı gelişen teknolojinin ve hızla değişen yaşam tarzlarının etkisi altında modern çağa ayak uydurmakta zorlanan bazı bireylerin, içlerindeki birtakım ilkel kaygılara karşı fanatizme saptıklarını söyler. Ona göre fanatizm, modern zamanların ürünüdür. Modern zamanların yükünden başka türlü kurtulmayı başaramayan bireyler, kendi benliklerini grubun sarsılmaz derecede katı olan ve ötekileri dışlayan grup-içi yapılanmasına yapıştırırlar. Tüm bunlar, modern bireylerin kimliklerindeki kırılganlığa işaret eden gelişmelerdir.
Fanatik zihniyetin en belirgin özelliklerinden biri mutlakiyetçi oluşudur. Fanatik gruplar, varlıklarını dayandırdıkları ilkeleri, kuralları ve normları mutlak kabul eder; bunların yorumlanmasını, eleştirilmesini, değiştirilmesini yasaklarlar. Esas ilkelerin mutlak ve değişmez bir biçimde doğru olduğuna inanırlar. Bu “ya hep ya hiç” tarzı “siyah-beyaz” düşünce yapısıyla kendilerini de dünyayı da bölerler. Bunu yapmalarının nedeni, Summers’ın dediği gibi, bu yolla benliklerini içlerinden gelen ilkel kaygılara karşı koruyacaklarını sanmalarıdır. Elbette bu sanı bilinçli değil, bilinçdışıdır yani kişi farkına varmaksızın psikolojik ihtiyaçlarına uygun bir zihniyet işleyişi geliştirir. Bu söylenenlerden, fanatizmin, insanın bilinçli bir seçimi değil, yaşanan güçlükler karşısında bazı psikolojik mekanizmalarla savrulduğu bir durum olduğu ortaya çıkar. Bu nokta, özellikle fanatizmle mücadele açısından çok önemlidir, çünkü bize mantıklı tartışmalarla, bilinen ikna yöntemleriyle fanatiğin görüşlerinin değiştirilemeyeceği gerçeğini gösterir.
Ayrışma ve bireyleşme
Fanatiğin dünyayı mutlak ve katı bir şekilde “siyah-beyaz” olarak algılamasının psikolojik nedenlerinden en önemlisi, psikolojik gelişim sürecinde bireyin her nasılsa kendisini (self; kendilik, öz) “öteki”nden ayıramamış ve bireysel sınırını kuramamış olmasıdır. Elbette burada “öteki” derken kastettiğimiz anne, ya da bebeğe birinci dereceden bakım veren kişidir. Bireyler benlik gelişim sürecinde, ilk başta kendi benliklerini anneyle bir bütün olarak algılarlar; çevredeki her şeyin kontrol edildiğine dair tümgüçlü (omnipotent) bir algılama ve fantezi dünyası içindedirler. Annenin iyi bakım vermesi, bebeğe zarar gelmesini engellemesi, onun hayatta kalması için asgari koşulları oluşturmakla birlikte, bebeğin psikolojik bütünlüğü için de çok önemlidir. Aynı zamanda bebeğin doğal olarak ortaya çıkan birtakım küçük hayal kırıklıkları ve yoksunluklar yaşaması da bu tümgüçlü algılamanın yumuşak bir şekilde gerçeğe dönmesine hizmet eder ve bebeğin anneden sağlıklı bir şekilde ayrılmasını, daha doğrusu psikolojik olarak ayrışmasını sağlar.
Bebeğin doğumdan sonraki ilk aylarda kendisini annesiyle bir bütün olarak algılamasının ardından, yavaş yavaş annesinden farklı bir birey olduğunu hissetmeye başlaması, ayrı bir varlık olduğuna dair başlangıç bilgileri, daha sonradan tutarlı ve sağlam bir kişilik geliştirmesinin ilk aşamasıdır. Bir başka deyişle, ötekinin ayrı bir öznelliğe (subjectivity) sahip olduğunun kavranması, bireyin kişilik gelişiminin sağlam olması açısından büyük önem taşır ve bunun psikolojik kaynakları bebekliğimizin ilk zamanlarına kadar uzanır. İnsan hayatındaki normal gelişim süreci, bebeğin fiziksel olarak anneden nasıl ayrışmışsa psikolojik olarak da böyle bir ayrışmayı başarabilmesi şeklinde işler. Ayrışmayı, bireyselleşme izler; bu ikisi at başı gider. Ne kadar ayrışabilmişsek o kadar kendi bireysel varlığımıza, kişiliğimize yol açmışız demektir. Yeterince iyi anne-bebek ilişkisinde, bu ayrışmanın ve bireyselleşmenin sağlanabileceği temel güven ortamı vardır.
Ama bazen çeşitli nedenlerle psikolojik ayrışma ve bireyselleşme başarılamaz. Bu nedenlerin başında, annenin çocuğa yeterince iyi annelik yapamaması gelir. Yeterince iyi anneliğin yapılamadığı, yani annenin bebeğin tümgüçlülüğünü travmatik bir şekilde yok ettiği ve kendisinden ayrılmasına izin vermeyecek şekilde ya fazla yakın ya da fazla uzak davrandığı durumlarda, bebek ayrışma sürecini normal seyrinde yaşayamaz. Anneden ayrılmayı, ayrışmayı ve bireyleşmeyi (separation-individualisation) tamamlayamadan erişkin yaşama gelmiş olan kimseler, annenin kimliğine karışmış bir benlikle yaşamlarına devam ederler.
Ayrışma ve bireyleşme süreçlerini tamamlayamadan erişkin hale gelen kişi, kendisine ait duygusal bir alan üretemez, öznelleşemez, kendini var etmek için hep başkasına bağımlı olduğu bir varoluş halinde kalır. Kendi varlığını ya hep bir ötekine “göre”, ya da ötekine “rağmen” kurar. Ötekileri, kendi başlarına farklı bireyler olarak görmek yerine, ya kendini mutlu eden, bağımlı tarzda ilişkileri olduğu “iyiler” ya da kendini mutluluktan mahrum eden düşmanlar ya da “kötüler” olarak görür. Ötekilerle ya sevgi ya nefret ilişkisi geliştirir.
Fanatiklerin kişilikleri bozuk mu?
Anlattığımız bu olumsuz psikolojik özelliklerin kişilik bozukluklarının gelişimi için de geçerli olması dikkat çekicidir. Fanatizme eğilim gösteren kişilerin, başta borderline, narsisistik, bağımlı, antisosyal ve paranoid kişilikler olmak üzere sağlıksız kişilik profilleri göstermeleri şaşırtıcı olmayacaktır. Ancak bundan fanatik özellikler gösteren kişilerin tamamında kişilik bozukluğu olduğu gibi bir sonuç çıkarılmamalıdır. Yukarıda anlatmaya çalıştığımız gibi, her insan karşılaştığı güçlükler karşısında kimi zaman fanatik tepkiler verebilir, ayrıca gündelik hayattaki birçok bağlanma biçiminde fanatizme benzer işaretler görebiliriz. Bir âşığın, bir takım veya müzik grubu taraftarının şiddetli bağlanma biçimleriyle, bir siyasi ve ideolojik fanatiğin ölmeyi ve öldürmeyi göze alacak bağlanma biçimleri arasında benzerlikten çok farklılık olsa gerektir.
Ayrışma ve bireyselleşmeyi başaramamış kimseler, bunların haricinde, kendi başlarına kaldıklarında varoluş kaygısı ve yalıtılmışlık duygusu yaşadıklarından gruplara bağlanma ve aidiyet alanında da sorun yaşarlar. Birey olarak var olamayanlar, kendi başlarına var kalmayı beceremeyenler, kendileri için yeterli bir bireysel kimlik duygusu geliştiremeyenler, fanatik özellikleri olan gruplar içinde bireyselliklerini yitirerek dünyayla daha iyi baş eder hale gelirler. Bağımlılık ve bir başkasıyla bütünleşme ihtiyaçlarını, bir liderle ya da grubun fanatik ideolojisiyle birleşerek giderirler. Bunun karşılığında gruptan onay ve kabul görürler.
Fanatik gruplarda ideolojinin mutlaklığı, grubun kendisiyle dış dünya arasında bazen fiziksel bazen de psikolojik sınırlar kurmasına yardımcı olur. Bu sınır koyma işini, bireyleşememiş kişi kendi başına yapamamaktadır. Bireyleşememiş kişi, kendisini ancak bağımlı tarzda bir ilişkinin içinde var edebilir ki fanatik gruplarda böyle bir bağımlılık ilişkisi zaten grup için bir normdur. Fanatik grupların tam sadakat beklentisi, kesin ve mutlak kuralları, bireyleşememiş kişinin hayatın içindeki doğal belirsizlikten duyduğu temel varoluş kaygısını yok eder. “Kutsal” olarak algılanan ideoloji ya da töreden kaynaklanan ilke ve normlara bağlı olmak, bu gruplarda yer alan bireyleşememiş insanların içsel yalıtılmışlık duygularını ortadan kaldırarak, onlara nispi bir ferahlık hissi verir.
Bu noktada yine bir uyarı yapmamız gerekiyor. Elbette mütedeyyin bir insanın dinine, yurtsever, muhafazakâr bir insanın ülkesine ve geleneklerine bağlılığından da bir hoşnutluk, ferahlık neşet eder. Ama bu hoşnutluk ve ferahlığın nedeni, görevini yapmış, sorumluluğunu yerine getirmiş olmanın rahatlığıdır. Onların hoşnutluğu, fanatik kimselerde görüldüğü türden, yalnızlıktan kıvranan ruhlarını bir parça dizginleyebildikleri için değil, hasbi (otantik) yaşantıları nedeniyledir. Kaldı ki sağlıklı bağlılıklarda, fanatik kimselerde görüldüğü gibi, insanın dünya hayatından kopması, her şeyiyle, tüm varlığıyla hastalıklı bağlanma nesnelerine adanması söz konusu değildir.
Bireyleşememiş kimseler böyle gruplarda, aynı zamanda, anneleriyle kendilerini bütün hissettikleri bebeksi tümgüçlülüğü yeniden yaşarlar. Fanatik gruplarda, dünyayı grubun temel ilkelerine göre değiştirme isteği en önemli motivasyonlardan biridir. Fanatik, kendisini o kadar adanmış ve o kadar güçlü hisseder ki, tüm dünyanın, kendisinin ve grubunun istediği gibi olmasının an meselesi olduğuna inanır.