Faizcilik Politikadır, Ekonomi Değil
Geçen sonbaharda Papa Leo, yaptığı bir konuşmada “[f]aizcilik (usury) olgusu insan kalbindeki yozlaşmaya işaret eder” diyerek bu uygulamayı aileleri krize sürüklediği ve yoksullarla güçsüzleri köleleştirdiği için kınadı. Günümüzde kamusal ve siyasi meseleler hakkında yorum yapanlar tarafından neredeyse hiç tartışılmasa da (kendilerini esir alanları gücendirmekten korkuyorlar), faizcilik tüm toplumsal, siyasi ve ekonomik sistemimizin belirleyici özellikleri arasındadır.
Son dönemdeki davalar, faizciliği ve onunla mücadele etmeyi amaçlayan eyalet yasalarını gündeme taşıdı. Örneğin bu ayın başlarında Dördüncü Daire, kredi veren TitleMax’ın bir tüketiciyi koruma davasını durdurma girişimini reddederek, Pensilvanya’daki bir kamu kurumunun yasa dışı faizcilik uygulaması nedeniyle 50 milyon doların üzerinde ceza talep etmesinin önünü açtı. Davanın kapsadığı örneklerden birinde TitleMax, Pensilvanyalı bir adama 7.751,39 dolarlık kredi verdi ve %132’nin üzerinde faiz uyguladı; bunun sonucunda kredinin faiz tutarı 33.000 doları aştı. Adam krediyi Delaware’de aldı, ancak Pensilvanya’nın faizcilik yasası uyarınca borcun faiz tutarı 1.000 doların altında olacaktı.
Colorado kaynaklı ve hâlihazırda Onuncu Daire önünde görülen bir dava, faiz oranlarına üst sınır koyan bir eyalet faizcilik yasası etrafındaki benzer bir mücadeleyi gündeme getiriyor; dava, eyalet beratıyla kurulmuş bankaların ülke genelinde bireysel krediler vermek üzere fintek şirketleriyle ortaklık kurmasını konu alıyor. Bu bankalar ve şirketler, kendi eyaletlerinde geçerli ve yasal olan faiz oranlarını diğer eyaletlere taşıma hakkına sahip olduklarını ve Colorado’nun yerel faizcilik kurallarının kendilerine uygulanamayacağını savunuyor. Davaya konu olan bankalardan FinWise Bank, örneğin Utah’ta yasal olan, ancak Colorado’da felony kategorisinde bir suç teşkil eden %160 faiz oranlı kredileri onayladı.
Önemlisi, faizciliğe haksız ve sömürücü güce dayalı bir toplumsal ilişki olarak karşı çıkmak için Papa’nın Hristiyan inancını benimsemek gerekmez. Üstelik bu, salt ekonomik bir ilişki değil, bir güç ilişkisidir; sanki ekonomi güçten ayrı bir alanda var olabilirmiş gibi. Amerikan tarihinin serbest piyasaların ve bireysel özgürlüğün en ateşli ve tutarlı savunucularından birinin aynı zamanda faizciliğin en büyük eleştirmenlerinden biri olması bazılarını şaşırtabilir. Anarşist Benjamin Tucker, “son derece önemli bir soruyla”, yani “emeğin ürettiği ve tüketmediği artık zenginliği” kimin aldığı sorusuyla yüzleşmek üzere yola çıktı. Tucker’a göre faizcilik kapitalizmin temel özelliğiydi, ancak serbest ve gönüllü mübadelenin ekonomik ilişkilerinden değil, siyasi güçten kaynaklanıyordu.
Faydacı filozof Jeremy Bentham, on sekizinci yüzyılın sonlarına doğru meşhur uzun eseri Faizciliğin Savunması (Defence of Usury)’ni kaleme aldı. Bentham’a göre faizcilik yasal olarak yasaklanması gereken bir konu değildi; çünkü onun savunduğu üzere, özgür yetişkinler istedikleri her türlü ekonomik faaliyet ve mübadelede bulunabilmeliydi. Ne var ki Bentham, bugün hâlâ kapitalizmi özgürlük ve güçlü bireysel haklar temelinde yanlış bir şekilde savunanlar gibi, meselenin yalnızca yarısını hesaba kattı. Bağlamı korumaya yeterince özen göstermiyorlar; hataları, görünüşte zararsız olan bu terimin tanımladığı ilişkilerin —tahakküm ve zorlama ilişkilerinin— yalnızca karşılıklı yarara dayalı gönüllü mübadele koşullarından doğduğuna inanmalarıdır. Oysa böylesine otoriter bir düzenlemenin özgürlükçü ideallerden ve araçlardan doğması gerçekten çok tuhaf olurdu. Aslında tarihsel olarak, siyasi ekonomi sistemimizin faizci koşulları, adına ne denirse densin, geçmişte kalmış güç ve ayrıcalık sistemleriyle, örneğin feodalizm ve merkantilizmle, tamamen aynı çizgidedir.
Kapitalizmin savunucuları, çok övülen arz ve talep yasasını kapitalizmin kendisi dışında her şeye uygulayabiliyor gibi görünüyor. Faizciliğin savunucuları, anlamlı hiçbir bakımdan liberal değildir; ekonomik haklar ve özgürlük dilini ve kavramlarını, fiilî ve maddi boyutları bakımından zorla çalıştırmaya benzer bir sistemin hizmetinde kullanırlar. Başka bir deyişle, liberalizmi tepetaklak eder ve onu, gerçekte siyasi yollarla kaynak çekip alma ve sözleşmeli kölelik programı olan bir şeyin alaycı, ideolojik örtüsü hâline getirirler. Bu durum dikkat çekmeden geçip gitmektedir; çünkü günümüz siyasetinin sağ kanadı bunun devletin müdahale etmemesi gereken bir özgürlük sistemi olduğunu söylerken, sol kanadı ise sermayeyi ancak devletin dizginleyebileceğinde ısrar etmektedir. Bu anlatıların her ikisi de temelden kafa karıştırıcıdır ve sistemin tarihinin ve dinamiklerinin doğru anlaşılmasını engellemektedir.
Kapitalizm gibi şiddet içeren bir sistemi özgürlük ve “serbest piyasalar” diliyle sarmak, kullanışlı aptalların kafa karışıklığına ve nüfusa oranla sürekli küçülen, halktan giderek uzaklaşan yönetici sınıfın kötü niyetine ve küçümsemesine dayanan büyük bir suçtur. Günümüz liberallerinin çok azı Benjamin Tucker ve diğer anarşistlerin gördüğü şeyi görmeye özen göstermiştir; çünkü kendileri de çoğu zaman bu yönetici sınıfın gücünü korumaya hizmet eden laptop “profesyonelleri” sınıfının üyeleridir. Ne yazık ki bu, Donald Trump’ın işçi sınıfından bu kadar çok kişinin gözünü boyayabilmesinin başlıca yapısal nedenleri arasındadır. Görünüşte liberalizm, adalet, özgürlük ve eşitlikten ziyade milyarder bir yönetici sınıfın kuklalarının hak edilmemiş toplumsal prestijini korumakla ilgili hâle geldi — öyle bir sınıf ki serbest piyasalarla hiçbir zaman işi olmamış ve devleti elinden geldiğince, her fırsatta kullanmıştır.
Gerçek serbest piyasaların amacı ve işleyişi denge ve kaynakların verimli tahsisi gibi bir şey olabilirse, kapitalizm tarihsel olarak artık değerin sonsuz ve kendini yeniden üreten birikimi anlamına gelmiştir. Serbest piyasalar rantın, faizin ve kârın daima sıfıra yönelmesi anlamına gelecekse, kapitalizm bunların durmaksızın ve sınırsızca büyüyüp birikmesi gerektiği anlamına gelir. Serbest piyasalar pazara girişin önünde hiçbir engel bulunmaması ve ürün ve hizmetler için sonsuz sayıda ikame seçeneğinin bulunması anlamına gelecekse, kapitalizmde güçlü sermayenin çevresinde her zaman devlet eliyle oluşturulmuş yüksek engeller ile derin yapısal ve yasal hendekler bulunmuştur.
Serbest bir piyasada hukukun rolü dışsal ve tarafsız bir hakem olmaksa, kapitalizmde hukukun rolü yasal eşitsizliğin içsel ve etkin mimarı olmaktır. Serbest bir piyasada bilgi ve fikirler mülk edinilemiyor ve doğuştan gelen doğal bir hak olarak insanlığa aitse, kapitalizmde sözde fikri mülkiyet hakları aracılığıyla ayrıcalıklı bir azınlığın münhasır mülkiyeti hâline getirilirler. Ve serbest piyasalarda herhangi bir örgüte veya şirkete katılım tamamen gönüllüyse, kapitalizmde katılım ekonomi dışı şiddet (köylülerin mülksüzleştirilmesi ve toprak tekeli, grevcilere yönelik polis ve özel güvenlik saldırıları vb.) yoluyla yapısal olarak zorlanır. Serbest piyasalarda riski onu yaratanlar üstleniyorsa, kapitalizmde risk devlet aracılığıyla nüfusun geneline yüklenirken yalnızca faydalar belirli ellerde yoğunlaşır. Kısacası, tarihsel kayıtları biraz olsun ciddiye alacaksak, özgürlük ile kapitalizm birbirinin karşıtıdır. Gerçek serbest piyasalarda faizci kârların varlığı, istekli rakipler için kendi başına anında bir sinyal ve teşvik işlevi görür. Tucker’ın bir zamanlar söylediği gibi, kapitalizm rekabeti yasaklayan bir sistemdir. Kapitalistler, serbest piyasanın içinde adil biçimde faaliyet göstererek değil, “serbest piyasayı ortadan kaldırarak” faaliyet gösterirler.
Nihai olarak serbest bir piyasanın ölçütü, kişinin o piyasadan ayrılma hakkıdır; çünkü gerçekten gönüllü bir sistem ancak istendiğinde terk edilebilen bir sistem olabilir. Bizim siyasi ve ekonomik sistemimizde devlet, bağımsız olarak hayatta kalma veya kendi kendine yeterli olma ihtimalinin en ufak bir kırıntısını dahi yasaklar, sınırlar, ruhsata bağlar ya da başka yollarla buna müdahale eder. Yasaları her şeyi kapsar ve gücü örgütlü sermaye ile şirketlerin özel çıkar çevrelerine yönlendirir. Sübvansiyonlar, ayrıcalıklar, kısıtlamalar ve mesleki ruhsatlar bireyi güçten yoksun bırakır ve ona tamamen devlet gücünün eseri olan merkezileşmiş, finansallaşmış bir şirket ekonomisine katılmaktan başka seçenek bırakmaz. Şirket sisteminin tarihinin en yüzeysel biçimde incelenmesi bile, varlık nedeninin küçük ve ayrıcalıklı bir sınıfın yararına serbest piyasa rekabetini yasaklamak olduğunu ve hâlâ da öyle olduğunu ortaya koyar.
Katılım hayatta kalmak için zorunlu olduğundan, ortada gerçek anlamda bir serbest piyasa yoktur ve birey ile şirket sistemi arasındaki ilişki gerçek bir sözleşmenin niteliğini veya biçimini taşımaz. Bu, siyasi ele geçirme ve boyun eğme ilişkisidir. Kapitalizmi saf ekonomi veya liberal özgürlükler diliyle savunmak, gülünç ve alaycı bir sistem için gülünç ve alaycı bir anlatıdır. Tucker’ın fark ettiği şeyi, özgürlük ile eşitliğin — ve dolayısıyla özgürlükçülük ile sosyalizmin — doğal tamamlayıcılar olduğunu yeniden fark etmeliyiz. Belki serbest piyasa sisteminde Bentham’ın faizcilik savunusunu benimsemek uygun olabilir. Ancak bizim böyle bir sistemimiz yok. Bizde kapitalizm var.
*David S. D’Amato bir avukat, iş insanı ve bağımsız araştırmacıdır. Future of Freedom Foundation’da Politika Danışmanı ve The Hill’in düzenli görüş yazısı yazarlarındandır. Yazıları Forbes, Newsweek, Investor’s Business Daily, RealClearPolitics, The Washington Examiner ve hem popüler hem akademik nitelikteki diğer birçok yayında yayımlanmıştır. Çalışmalarına ACLU ve Human Rights Watch gibi kuruluşlar tarafından atıfta bulunulmuştur.
Kaynak: https://www.counterpunch.org/2026/08/14/usury-is-politics-not-economics/