Fabio Vighi: Programlanabilir Para ve Siyasal Dilin Çöküşü
Krizin İşe Koşulması/Konuşlandırılması, Programlanabilir Para ve Siyasal Dilin Çöküşü Hakkında Fabio Vighi ile Söyleşi
Mekanizma şöyle işliyor: ABD federal borcu artık o kadar büyük ki (38 trilyon dolar ve artıyor) borçlanma maliyetlerindeki herhangi bir yükseliş varoluşsal bir tehdit hâline geliyor. Tahvil getirilerini düşük tutmak için alıcılara ihtiyacınız vardır. Alıcı bulmak içinse doların tek güvenli liman olarak kalması gerekir. Doların tek güvenli liman olarak kalmasını sağlamak için, diğer her yerde kaosa ya da en azından inandırıcı bir kaos tehdidine ihtiyaç duyarsınız. İran’daki gerilim bu sapkın modele mükemmel şekilde uyuyor, çünkü sonunda dış alıcılar azalacak olsa bile Fed süvarisinin harekete geçmesini sağlayacaktır. Tahran’daki mollalar, 11 Eylül sonrasındaki “terörist öcü” figürüyle aynı işlevi görüyorlar: kapitalist “gerçekliği” yani borç sarmalını uzak tutan olumsuz imgesel unsuru oluşturuyorlar. Ta ki bu çaresiz ve suç niteliğindeki strateji bile işe yaramaz hale gelene dek.
*Fabio Vighi, The Philosophical Salon Yazarı
- Son yazılarınızın içeriğine girmeden önce, okuyuculara biraz geçmişinizden söz eder misiniz-psikanalitik teori ve kültürel eleştiri eğitimi almış bir akademisyen, merkez bankacılığı, tahvil ihaleleri ve borçların yeniden finansman mekanizmaları üzerine en keskin yorumlardan bazılarını yazmaya nasıl başladı?
Kısa cevap şu ki; psikanalitik kuramdan, felsefeden, kültürel eleştiriden ve bilhassa politik ekonomi eleştirisinden hiçbir zaman gerçekten kopmadım. Bir bakıma, son zamanlarda keşfettiğim şey, teori için daha acil bir nesne oldu. Örneğin Lacan, bana semptomu takip etmeyi öğretti. Son yirmi yıldır semptomun kültürel, felsefi veya hatta siyasi metinlerde saklanmayı bıraktığı ve bunun yerine finans sayfalarından çığlık atmaya başladığı benim için giderek daha açık hâle geldi. Kendime şu soruyu sormaya başladım: ya merkez bankacılığı, kapitalist bilinçdışının söylemiyse? Ya tahvil getirileri, dünya sahnesindeki anlatıları ve olayları düzenleyen asıl efendi göstergeleriyse? Bana öyle geldi ki, finansal kapitalizmde kriz yönetimi mantığı, Lacancı “gerçek” ile aynı yapıyı izliyor: her zaman tuhaf bir saplantılı haz biçimi olarak kendi yerine geri dönüyor ve daima yeni simgeleştirmeler (kamuya satılacak acil durum anlatıları) talep ediyor. Eğer durum buysa, teori, kültürel eleştiri ve repo piyasaları arasında hareket etmek imkânsız bir disiplinler arası sıçramadan ziyade aynı analitik çerçeve içinde kalmak gibi geliyor. Dolayısıyla teoriyi terk etmedim. Sadece finansın başka bir yerde olduğunu varsaymayı bıraktım.
Ancak açık olmak gerekirse, ekonomi politiğin eleştirisi özellikle de Wertkritik ya da değer eleştirisi olarak bilinen post-Marksist gelenek uzun zamandır çalışmalarımın merkezinde yer almaktadır. Bu gelenek, son yaklaşık 50 yılda neler olduğunu tarihselleştirmek için bize araçlar sağlıyor. Reel ekonomiden muhayyel/fiktif sermayeye yani baskın güç olarak finansın öne çıkmasına doğru yaşanan geçiş gökten zembille inmedi; üstelik mesele sadece aramızdaki Gordon Gekko’lardan (kurgusal bir sinema karakteri) da ibaret değil. Bu süreç 1970’lerde üçüncü sanayi devrimiyle (mikroelektronik) başladı. Teknolojik otomasyondaki hızlı ivmelenme, yeniden istihdam edilebilecek olandan daha fazla sayıda verimli işin ortadan kalkması anlamına geliyordu. Bu, neoliberal finansallaşmaya yol açan dönüm noktasıydı. Rubicon’un sistemik olarak aşılmasıydı (Rubicon’u geçmek ifadesi, “geri dönüşü olmayan noktayı geçmek” anlamına gelen bir deyimdir. Bu anlam, Julius Caesar’ın MÖ 49 yılının Ocak ayında 13. Lejyon’un başında Rubicon Nehri’ni geçmesinden kaynaklanmaktadır). Sermaye artık reel (yani emeğe dayalı) değer üretimi yoluyla genişleyemez hale gelmişti; bu nedenle, meta üreten işçiler yerine bizzat paranın işe koşulduğu/konuşlandırıldığı finansal spekülasyona yöneldi. Bugün, dördüncü yapay zekâ devrimiyle birlikte, geri dönüşü olmayan noktayı çoktan geçmiş durumdayız; bu da kapitalizmin artık emek temelli üretim yoluyla kendini hiçbir şekilde yeniden üretemeyeceği anlamına geliyor. Artık yalnızca finansal balonlar, devletlerin uyguladığı kurtarma paketleri, çöküşün sürekli ertelenmesi ve elbette daha otoriter kontrol önlemlerini gerektiren kitlelerin hızla yoksullaşması sayesinde ayakta kalabiliyor. Sistemsel açıdan bakıldığında, finansal sermaye, reel ekonomideki kâr oranının mutlak düşüşüne karşı bir telafi mekanizması işlevi görüyor. Durum son derece basittir; buna rağmen, modernitenin bu temel olgusunun ya görmezden gelinmesi ya da medyanın kuşatması altındaki ortamımızda dipnotlara hapsedilmesi bana hayret verici geliyor.
Çağdaş filozoflara yönelik eleştirim de bu yöndedir. Söz konusu “ekonomi” olduğunda, fazlasıyla hassas davranma eğilimindeler. Ellerini gerçekten kirletmek istemiyorlar. Finans sisteminin “ekonomizm” ile eşanlamlı olduğunu; yani fikirlerin o yüce dünyasıyla ilişkilendirilemeyecek denli “bayağı” bir şey olduğunu düşünme eğilimindedirler. Ve bu, belki de çökmekte olan bir sistem içindeki o gerçeklikten kopuk kabullenişlerine dayanan büyük bir hata.
- Çalışmalarınız boyunca tekrarlanan bir ifade “krizin işe koşulması/konuşlandırılması”-acil kriz durumlarının sistemin başarısızlıkları değil, onun temel çalışma biçimi olduğu fikri. Bunu okuyuculara açıklayabilir misiniz ve Covid ortaya çıkmadan aylar önce, Eylül 2019’daki repo piyasası müdahalesinin neden sonrasında yaşanan her şeyi anlamak açısından Rosetta Taşı (bilim insanlarının Mısır hiyerogliflerini çözmelerine yardımcı olan antik bir granodiyorit steldir) olduğunu düşündüğünüzü anlatabilir misiniz?
Normalde daha tarafsız bir ifade olan “kriz yönetimi”ni kullanırım ancak “krizi işe koşma/konuşlandırma” ifadesini daha cesurca buluyorum çünkü bu, acil durum dediğimiz şeyin asla sadece sistemsel bir arıza olmadığını, aksine sistemin varsayılan/temel işleyiş biçimi olduğunu kabul etmek anlamına geliyor. Gerçek kriz, hiper-finansallaşmış sermayenin terminal durumudur ve acil durumlar onun yaşam destek sistemidir. Eylül 2019’daki repo artışı, pandemi gösterisi başlamadan önce bize “kriz kapitalizmi”nin gerçeğini gösterdiği için Rosetta Taşı’dır. Peki, ne oldu? Gecelik repo oranları %2’den %10,5’e fırladı; bu, gölge bankacılık sisteminin kendi zehri altında boğulduğu anlamına geliyordu. Bu artış planlanmış mıydı? Öyle olsa bile ki bu son derece muhtemeldir, yine de günümüzün borç batağındaki, ölümcül hastalığa yakalanmış sisteminin o temel gerçeğini yansıtıyordu. Buna karşılık Fed, ani çöküşü önlemek için haftalık olarak yüzlerce milyar dolar enjekte etmek zorunda kaldı. Ardından, aylar sonra Covid geldi. Ve birdenbire Fed, örtülü olarak yapmaya başladığı şeyi açıkça ve devasa ölçekte yapabildi: sınırsız niceliksel genişleme, yaratılan trilyonlarca dolar, her şeyin arkasında durma. Kritik olarak, bütün bunlar bir virüs anlatısının örtüsü altında gerçekleşti. Karantinalar yalnızca para basma çılgınlığını meşrulaştırmakla kalmadı, aynı zamanda reel ekonomiyi dondurarak bu likidite tsunamisinin derhâl hiper-enflasyona dönüşme riskini de önledi. Dolayısıyla öne sürdüğüm tez şu; pandeminin bir kriz olarak işe koşulması/konuşlandırılması, zamanlaması, şiddeti ve koordinasyonu nihayetinde tek bir efendiye hizmet etti; o da, Kovid’e ilişkin henüz tek bir vaka bile bildirilmeden önce zaten can çekişmekte olan bir finansal sistemi kurtarmak ve yeniden ayağa kaldırmaktı.
Ve şimdi mevcut duruma bakın. İran’la yeniden tırmanan gerilim, buna olası viral tehditlerin (bugün hantavirüs) geri dönüşü ihtimali de eklendiğinde, olağanüstü parasal enjeksiyonların geri dönmek üzere olduğunu düşündürüyor. Model tekrarlanıyor: jeopolitik kriz artı biyolojik acil durum anlatısı, yeni bir likidite konuşlandırılması turu için mükemmel örtüyü yaratıyor. İsimler değişiyor, ancak yapı aynı kalıyor. Krizin işe koşulması/konuşlandırılması bir yöntemdir.
- “Tahviller İçin Bombalar”da Amerikan dış politikasını “başka yollarla getiri eğrisi kontrolü” olarak tanımlıyorsunuz. Bu çarpıcı bir ifade. Savaşların artık ABD’nin borçlanma maliyetlerini düşük tutmak için yapıldığını söylemek ne anlama geliyor ve İran’daki tırmanış bu modele nasıl uyuyor?
“Başka yollarla getiri eğrisi kontrolü” ifadesi, bilinçli bir şekilde Clausewitzvari bir nitelik taşımaktadır. Çağdaş (üretim sonrası, finansallaşmış, borca dayalı) sermaye, yeniden üretimini devletin şiddet üzerindeki tekeline devretmiştir. Mekanizma şöyle işliyor: ABD federal borcu artık o kadar büyük ki (38 trilyon dolar ve artıyor) borçlanma maliyetlerindeki herhangi bir yükseliş varoluşsal bir tehdit hâline geliyor. Tahvil getirilerini düşük tutmak için alıcılara ihtiyacınız vardır. Alıcı bulmak içinse doların tek güvenli liman olarak kalması gerekir. Doların tek güvenli liman olarak kalmasını sağlamak için, diğer her yerde kaosa ya da en azından inandırıcı bir kaos tehdidine ihtiyaç duyarsınız. İran’daki gerilim bu sapkın modele mükemmel şekilde uyuyor, çünkü sonunda dış alıcılar azalacak olsa bile Fed süvarisinin harekete geçmesini sağlayacaktır. İşe yarayıp yaramayacağı bir yana, borç nöbetçilerinin bir B planı yok gibi görünüyor; bu durum da, sözde seçkinlerin ve daha genel anlamda teknokratik aklın o meşhur hayal gücü yoksunluğunun bir kanıtı niteliğinde. İşin mantığı yine şu: Hazine ne zaman zorlu bir ihaleyle (borç senetlerini satma mücadelesiyle) karşı karşıya kalsa, jeopolitik bir “olay” tam da zamanlaması manidar bir şekilde başka yerlerdeki risk algısını yükseltiyor. Öngörülen sonuç, sermayenin dolara kaçması ve tahvil getirilerinin daralmasıdır. İçerideki krizi çözmek amacıyla dışarıdan bir kriz yaratılıyor. Tahran’daki mollalar, 11 Eylül sonrasındaki “terörist öcü” figürüyle aynı işlevi görüyorlar: kapitalist “gerçekliği” yani borç sarmalını uzak tutan olumsuz imgesel unsuru oluşturuyorlar. Ta ki bu çaresiz ve suç niteliğindeki strateji bile işe yaramaz hale gelene dek.
- İsrail’in Mart ayında İran’a düzenlediği saldırıların, ABD tarihindeki en büyük Hazine borç çevirme işlemiyle yani on iki ay içinde yaklaşık 9,6 trilyon dolarlık işleme denk gelecek şekilde zamanlandığını öne sürdünüz. Tahvil ihalesi takvimine hiç bakmamış sıradan bir okuyucu, yurtdışında düşen bombalar ile yurtiçindeki yeniden finansman baskısı arasındaki bağlantıyı nasıl anlamalı?
Sıklıkla, Immanuel Kant’ın hayal gücünü aşacak denli büyük bir olgu olan “matematiksel yüce” kavramıyla kurulan paralellikten yararlanırım. Bu açıdan bakıldığında, on iki ay içinde gerçekleşen 9,6 trilyon dolarlık (9,6 ve ardından gelen on iki sıfır) yeniden finansman tutarı, salt bir sayıdan ziyade bir sinir krizinin göstergesidir. Birilerinin bu borcu satın alması gerekiyor ve alıcıların ABD Hazine piyasasının hâlâ oyundaki tek seçenek olduğuna ikna edilmesi gerekiyor. Mart ayında İsrail’in gerçekleştirdiği saldırılar bir sinyal olarak okunmalıdır: ABD hâlâ güç yansıtabiliyor, rakiplerinin enerji hesaplarını bozabiliyor ve küresel risk anlatısını kontrol etmeye çalışabiliyor-ne gerekiyorsa. Buradaki bağlantı Tel Aviv ile Hazine işlem masası arasında gerçekleşen gizli telefon görüşmeleriyle ilgili değil. Çok daha yapısaldır. Tüm ekonomik modeliniz devlet tahvillerinize yönelik sürekli bir talebe bağlıysa, askeri açıdan geriliyormuş izlenimi vermeyi bile göze alamazsınız. İşte bu yüzden, ABD liderliğindeki Batı için savaş, en eski güvenilirlik aracıdır. Düşen bombalar tahvil piyasalarına şunu söyler: hey millet, biz hâlâ hegemonuz! Sermayeniz burada güvende!
- “Programlanabilir Kriz” adlı kitabınızda, stablecoinlerin, Federal Rezerv ana hesaplarına sahip kripto para borsalarının ve programlanabilir dijital dolarların, parasal müdahalenin bir sonraki dağıtım mekanizması olarak adlandırdığınız şeye sessizce nasıl dönüştürüldüğünü anlatıyorsunuz. Sıradan bir insan bu yeni “dijital boru hattı” hakkında ne düşünmeli ve paranın kendisinin yakında bir son kullanma tarihi olabileceği ihtimali neden önemli?
Ortalama bir insan iki şeyi ve ardından her ikisini de açıklayan üçüncü bir şeyi anlamalıdır.
Birincisi, stablecoinlere ve Fed ana hesaplarına doğru hareket merkezsizleşme değildir. Fed’in, tıkanmış ticari bankacılık damarlarını devre dışı bırakarak likiditeyi doğrudan her cüzdana enjekte etmeyi öğrenmesidir. “Dijital boru hattı”, gelecekteki kurtarma operasyonları ve özellikle de gelecekteki kontrol teknolojileri için bir iletim mekanizmasıdır. İkinci olarak, son kullanma tarihi olan para, yani programlanabilir dijital para, toprak üzerindeki egemenlikten zaman üzerindeki egemenliğe geçişi tamamlar. Eğer paranızın bir son kullanma tarihi varsa, kurallara uymanız bir tercih meselesi olmaktan çıkar. Devletin sizi zorlamasına gerek yoktur; sadece fonlarınızın, onaylanmış şekillerde harcamadığınız sürece değersiz hâle gelmesini bekler. Bu distopik bir kurgu değildir; çünkü hâlihazırda pilot uygulamaları yapılmaktadır.
Fakat size söylemeyecekleri şey şudur. Ortadan kaldırılmakta olan şey, parayı toplumsal emeğe bağlayan son duyusal izdir. Para-sermaye, “emek özü”nden sıyrılmakta ve böylece gerçek mahiyetini açığa çıkarmaktadır: içerikten yoksun, zorunlu bir kendi kendini genişletme süreci. Özünde stablecoin, programlanabilir hale getirilmiş bir “sıfır”dır: Hazine tahvilleriyle (yani vaatlerle desteklenen vaatler) teminat altına alınan, yetkilendirmeyle yaratılan ve komutla silinen bir token (kendi blok zinciri olan paralara coin denirken, bir projeyi, hizmeti veya platform içi faydayı temsil eden varlıklara token adı verilir). Nakit, en azından hâlâ hamiline dayalıdır: elinizde tutuyorsanız onu kullanırsınız. Dijital para koşulludur. Kontrol sahiplikten izne kayıyor. İran cüzdanlarına bakın: Tron ağı üzerinde 344 milyon dolar değerinde USDT (stablecoin) donduruldu; zincir üzerinde görünür durumdalar fakat gerçekte hareketsizler. Artık para değiller. Anlamsızlığın bir anıtıdırlar: sıfır tarafından işaretlenmiş ve çürümeye bırakılmışlardır. Hazine tahvilleriyle desteklenen bir stablecoin, bir sıfır tarafından desteklenen sıfırdır. Toplumsal emekle olan herhangi bir bağlantısından arındırılan para, toplumsal özün yanılsamasını sürdürmek için artık gözetim ve zorlamaya ihtiyaç duyuyor. Bu anlamda kapitalizm artık özgürlükle ilgiliymiş gibi davranmıyor bile. Her zaman amaçladığı şeyi açığa çıkarıyor: artık kendi iflasını kodun içine yazan bir total yönetim sistemi. Tek gerçek geçiş, bizzat para-sermayeden çıkış olurdu; yani malların sermaye birikimi amacıyla değil, alternatif toplumsal koordinasyon biçimleri aracılığıyla üretilmesi ve dağıtılması. Bu geçiş olmadan, distopik bir dünyaya doğru kaymaya dair şikayetlerin çoğu, ne kadar haklı olursa olsun, sonuçta histerik nitelikte olacak; gürültü ve öfke hiçbir yere varmayacaktır. Dolayısıyla asıl soru şudur: yaşam araçlarına, artık sıfırın zorbalığı aracılığıyla değil de başka bir biçimde nasıl erişebileceğimizi düşünmeye başlayabilir miyiz?
- Avrupa’nın karbonsuzlaşmak yerine yeniden silahlandığını ve savunma harcamalarının yeşil sanayinin sunamadığı bir şeyi yani garantili talebi sağlaması nedeniyle Yeşil Mutabakat’ın sessizce geri plana itildiğini yazdınız. Bu değişim, söylemlerin ötesinde, Avrupa projesinin aslında neyi amaçladığına dair bize neler söylüyor?
Yeşil Mutabakat gerçekten terk edilmiş değil, yeniden amaçlandırılmış durumda. Yeşilin yeni tonu askerîdir artık. Ursula von der Leyen, Yeşil Mutabakat’tan Avrupa’nın Ay’a inişi olarak söz ediyordu ve şimdi savunmadan varoluşsal bir zorunluluk olarak söz ediyor. Neden? Çünkü savunma harcamaları, yeşil sanayinin sunamayacağı bir şeyi sunuyor: garantili talep.
Yeşil dönüşüm tüketici tercihine, piyasa sinyallerine ve fiyat rekabetine bağlıyken, savunma tedariki devletin açık çek yazmasıdır. Bu bize Avrupa projesi hakkında ne söylüyor? Değerler, iklim adaleti ve toplumsal dayanışma söylemlerinin altında gerçek motorun her yerdekiyle aynı olduğunu söylüyor: fazla sermaye için kârlı finansal çıkış alanları bulmaya yönelik çaresiz arayış. Yeniden silahlanma artık başarısız olamayacak teşvik paketi olarak görülüyor. Bu, üretken ekonominin ortadan kaldırıldığı bir çağ için tuhaf bir Keynesçiliktir. Avrupa; ne demokrasiyi savunmak ne de yalnızca üretimcilik hayalini canlı tutmak için yeniden silahlanıyor. Avrupa yeniden silahlanıyor çünkü askeri sektöre sağlanan bu ivme, daha fazla ekonomik teşviki ve dolayısıyla daha fazla borçlanmayı meşrulaştırıyor. Her iki durumda da teşvikler aşağıya sızmıyor, aksine tepede emilip yukarı çekiliyor. Üretim sonrası çağımızda sermaye, giderek artan bir pervasızlık ve yüzsüzlükle yukarı doğru hareket etmektedir. Geriye kalanlar, her türlü “aşağıya sızma” söylemi de dâhil olmak üzere artık bayatlamış retorikten ibarettir.
- “Başarılı Paranoyanın Balonu İçinde” adlı yazınızda mevcut halimizi teşhis etmek için Fransız psikanalist Jacques Lacan’dan yararlanıyorsunuz. Lacancı düşünceyle hiç karşılaşmamış okuyucular için “başarılı paranoya”nın ne anlama geldiğini basitçe açıklayabilir misiniz ve bunun bugün teknoloji ve sermayeyle kurduğumuz ilişkiyi neden tanımladığını düşünüyorsunuz?
Bunu anlamak için Freud’a ve Lacan’a geri dönmemiz gerekiyor. Freud’un ele aldığı Başkan Schreber vakası bunun klasik bir örneğidir: Tanrı tarafından hamile bırakılmak üzere bir kadına dönüştürüldüğüne, bedenine ışınların nüfuz ettiğine ve dünyanın sonunun geldiğine inanan bir adam. Klinik olarak sanrılıydı ve yine de berrak, sistematik bir anı kitabı yazdı, yıllarca yargısal bir görevde bulundu ve hiçbir zaman tamamen yetersiz olmadı. Paranoyası “işe yaradı”. Zapt edilemez olanı kapsayan bir çerçeve sağladı. Lacan, paranoyanın yalnızca bir çöküş olmadığını, çöküşe karşı başarılı bir savunma olabileceğini gösterdi. Lacan için James Joyce belki de kilit örnekti: onun yazısı, yani “sinthome”u (bireyin iç dünyasını, zevkini ve psişik dengesini ayakta tutan özgün bir semptom biçimidir) ayakta kalan psikotik bir yapıydı. Joyce, simgeleştirilemeyen gerçek karşısında çökmek yerine, onu saplantılı ve tuhaf bir biçimde de olsa işleyen bir düğüm hâline getirdi.
Şimdi bize bakın. Nesnel olarak delice olan tekno-kapitalizm adlı bir inanç sisteminin içinde yaşıyoruz. Sonsuz büyüme, emekten kopmuş ve saf bir sıfır olarak dolaşan değer. Sosyal devleti parçalarına ayırırken kurtuluş vaat eden yapay zekâ. Felaketi fırsat olarak fiyatlayan piyasalar. Ve yine de bağlılığımızı sürdürüyoruz. Yıkılmıyoruz. Kaydırıyoruz, yatırım yapıyoruz, yazılımlarımızı güncelliyoruz ve buna “gelecek” diyoruz. Bu kolektif ve başarılı paranoyanın en bariz ifadesi, tekno-hızlanmacı manifestodur. “Sistemin çökene ya da kendini aşana dek hızlanmasına izin verin”-strateji kılığına büründürülmüş, sonu bile bile çağırma hali. İvmeciler, kapitalist çılgınlığı mümkün olan tek yol olarak kucaklıyorlar. Bu, nesnesiyle barışmış paranoyadır. Bu inanç sanrısal bir nitelik taşıyor, “daha hızlı, daha sert, küt!” anlayışı üzerine ciddi bir siyaset inşa edilemez, ne var ki yine de işliyor. Dolaşıma giriyor ve fonlanıyor. Bir şeylerin yanlış olduğunu hisseden fakat çerçevenin dışına çıkmayı hayal edemeyen parlak gençleri kendisine çekiyor. Başarılı paranoya bu durumun adıdır: sistemin bizi yok ettiğini biliyoruz, mantığın çatlak olduğunu biliyoruz ve yine de inanıyoruz-çatlaklara rağmen değil, çatlakların üzerinden. Sanrı işe yarıyor. Ondan kaçmayı bu kadar zorlaştıran da budur.
- İnkâr (“Bilmesem daha iyi”) ile sanrı (“Her şey anlamlı”) arasında bir ayrım yapıyorsunuz ve birinden diğerine geçtiğimizi savunuyorsunuz. Bu değişim gündelik hayatta nasıl görünüyor ve Sol’un büyük bölümünün neden sizin “toplumsal olarak onaylanmış sanrısal sistem” dediğiniz şeye çekildiğini düşünüyorsunuz?
İnkâr şöyle der: “Bilmesem daha iyi.” Bu, aktif bastırmadır. Sanrı ise şöyle der: “Biliyorum ve her şey anlamlı!” Anlam önceden sindirilmiştir, öfke öngörülebilir pozisyonlara yönlendirilmiştir, yapı mümkün olan tek ufuk olarak kabul edilmiştir. Sanrı, bu sanrısal fantezi ne kadar çılgınca olursa olsun, sisteme inanmanın ve sisteme bağlanmanın bir biçimidir. Topluca inkârdan sanrıya geçtiğimizi savunuyorum, çünkü inkâr yorucuydu. Haber döngüsü bilgiyi üzerinize boca ettiğinde “bilmesem daha iyi” durumunu sürdüremezsiniz. Bu yüzden, kendimizi bilgilendirilmiş ve etik açıdan konumlanmış hissetmemize izin verirken işlevsel olarak felç kalmamızı sağlayan ayrıntılı yorumlama söylemleri inşa ettik. Özellikle Sol, eleştirinin bir rahatlık alanına dönüşmesi nedeniyle sanrısal anlatılara çekildi. Sorunları adlandırmak artık sorunun ne olduğunu görmek yerine geçiyor. Politik ekonominin eleştirisinin yerini zamirlerin eleştirisi ve benzer şekilde ahlaki yatırım içeren pozisyonların eleştirisi aldı; bunlar kusursuz biçimde sanrısal yapılar olarak işlev görüyor.
- Epstein dosyaları üzerine yazınızda, skandalın sistemde bir kopuş olmadığını, aksine sistemin kendisini sürdürme biçiminin bir parçası olduğunu savunuyorsunuz. Bu, sezgilere aykırı bir durum zira çoğu insan bu belgeleri, seçkinlerin yolsuzluğunun gerçek bir ifşası olarak görüyor. Sizce, ifşaatların parça parça sızdırılması, iktidarı tehdit etmek yerine neden aslında onu istikrara kavuşturuyor?
Bana öyle geliyor ki bu Epstein meselesi, sözünü ettiğim sanrısal mimarinin bir parçası. İşte bu yüzden, ifşaatların parça parça sızdırılması, muhafazakâr bir “kontrol altında tutma teknolojisi” olarak görülmelidir. Belki de bütün gerçek bir anda ortaya çıkarılsaydı iki şey olurdu: birincisi, kamuoyu öfkesi gerçekten siyasal açıdan yönetilmesi zor bir şeye dönüşebilirdi; ikincisi, hikâye sona ererdi. Dizi bölümleri hâlinde yapılan yayın ise öfkenin dağınık kalmasını sağlıyor: her zaman mevcut, fakat herhangi bir yapısal değişiklik talep edecek kadar yoğunlaşmış değil. Dahası, dosyalar herkes için skandal üretiyor. Hem soldan hem sağdan elitler işin içine çekiliyor. Gösteri iki partili hâle geliyor ve dolayısıyla siyaseten işe yaramaz hale geliyor. Epstein, Maxwell ve uçuş kayıtlarındaki belirli isimlere, bireylere karşı öfke duymaya davet ediliyoruz oysa onları var eden, böylesi bir avcılığın mümkün hale geldiği güç ve sermaye ağlarını örgütleyen sistem dokunulmazlığını koruyor. Ve asıl kilit nokta da bu. Esasen ifşa, sistemi istikrara kavuşturuyor çünkü öfkeyi yapıdan kişilere yönlendiriyor ve suçluluk duygusunu kişiselleştiriyor. Dönüşüm olmaksızın bir katarsis yaşıyoruz: nihayetinde güç yapısını pekiştiren, kendi kendini tatmin eden bir tür homeostaz.
- Kapitalizm ile cinsel istismarın “aynı yağmacı mantık” tarafından yönlendirildiğini yazıyorsunuz. Bu, insanı yüzleşmeye zorlayan bir iddia. Ne demek istediğinizi ve Epstein’in ağının neden sistem içinde bir sapma olarak değil de sistemin bir tür simgesi, metonimisi olarak görülmesi gerektiğini düşündüğünüzü biraz açabilir misiniz?
Bu, insanı yüzleşmeye zorlamayı amaçlıyor. Kapitalizm her şeyi varlıklara, yani istihraç edilebilir bir değere; kullanılıp atılacak nesnelere indirger. Cinsel istismarcı da aynı şeyi yapar: öteki bir özne değil, bir nesne, bir metadır. Dolayısıyla Epstein ağı bir sapma değil, daha ziyade sermaye mantığının beden üzerine uygulanmasıdır. Demek istediğim şu ki, başkalarını birer araç olarak kullanma, risk hesaplama ve ilişkileri birer al-sat işlemi gibi görme kapasitesi gibi başarılı bir milyarderi var eden beceriler, sistematik istismara olanak tanıyan becerilerle rahatsız edici derecede iç içedir. Kapitalizm yalnızca sapkın değil, esasen psikotiktir. Epstein’ın bir canavar olduğunu söylediğimizde çoğu zaman kendimize onun sistemin dışında olduğuna dair güvence vermek istiyoruz. Ona canavar demek bizim başarılı paranoyamızdır: kötülüğü adlandırmamıza ve aynı zamanda onu üreten yapıyı korumamıza izin verir. Ama gerçekte onun ağı; meşru sermayenin geçtiği aynı yönetim kurullarından, aynı vakıflardan, aynı üniversitelerden ve aynı siyasi çevrelerden geçiyordu. Epstein’ın adası, istisnadan ziyade yönetim kurulunun uygarlık maskesinden arındırılmış karanlık yüzüdür. Bu nedenle o, bir ad aktarması yani bütünü açığa çıkaran parça olarak görülebilir. Pier Paolo Pasolini’nin Salò ya da Sodom’un 120 Günü (1975) filmini görmüşsünüzdür; işte bu film, günümüzde yalnızca merkezine Epstein sınıfı yerleştirilerek yeniden çekilebilir.
- “Demir Yumruk Eldiveni İndiriyor” başlıklı son yazınızda, çökmekte olan bir sistemin ilk işaretinin dilinin çöküşü olduğunu savunuyorsunuz. Devlet başkanlarının artık açıkça katiller gibi konuştuğuna dikkat çekiyor ve Hitler ya da Stalin’in bile bunu kamuoyu önünde yapmadığını söylüyorsunuz. Siyasi söylemin bu bozulması, gerileme döngüsünde aslında nerede olduğumuzu bize ne anlatıyor?
Giorgio Agamben, ölmekte olan bir uygarlığın ilk işaretinin dilinin, yani sembolik düzeninin bozulması olduğunu gösterdi. Fakat bugün tanık olduğumuz şey daha da tuhaf ve daha ileri bir aşamaya işaret ediyor. Hitler hiçbir zaman kamuoyu önünde “Yahudileri öldürüyorum” demedi. Kitlesel cinayetlerin şiddeti; zorunluluk, güvenlik ve tarihsel kaçınılmazlık mazeretine ihtiyaç duyuyordu. Bir tür simgeleştirme gerekiyordu. Günümüzde Trump gibi devlet başkanları, açıkça psikotik suikastçılar gibi konuşuyorlar çünkü onlar, böylesi siyasi kısa devrelere ihtiyaç duyan bir sistemin ürünüdürler. Kaosun programlanmış bir şekilde açığa çıkarılmasına dayalı bir sistem, kaotik liderlere ihtiyaç duyar. Dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da, bu tür bir siyaset sonrası duruma karşı o denli duyarsızlaşmış olmamızdır ki, artık ortada ciddi bir tepki kalmamıştır. Dolayısıyla, İsrailli bir bakan Gazze’yi aç bırakmayı “meşru” bir taktik olarak rahatlıkla dile getirdiğinde, bunu gizleme gereği bile duymuyor. Aslında test ettiğini bile söyleyebiliriz: sistem doğrudan ne kadar gerçeği kaldırabilir? Burada olguların doğruluğundan değil, reel olanın hakikatinden yani sembolik düzenin anlamlandırması ve uzakta tutması gereken o ham, sembolleştirilemez gerçeklik çekirdeğinden söz ediyorum. Daha “ılımlı” siyasetçilerden bile etkili bir tepkinin gelmemesi bize sembolik düzenin bağlayıcı gücünü kaybettiğini gösteriyor. İkiyüzlülüğün ötesindeyiz. Kolektif psikozun açığa çıktığı bir döneme girdik. Ve dil artık iktidar üzerinde bir kısıtlayıcı işlevi görmediğinde, bu, çöküşün sadece üzerimize gelmekte olmadığı; çoktan burada olduğu anlamına gelir.
- Giorgio Agamben’den yola çıkarak, “West” sözcüğünün kelimenin tam anlamıyla “hiç durmadan düşen şey” anlamına geldiğini ve uygarlığımızın kendi sürekli çöküşü aracılığıyla kendisini yönettiğini öne sürüyorsunuz. Giderek daha gerçekdışı hissettiren manşetleri anlamlandırmaya çalışan bir okur için, bu etimolojik bakış açısı haberleri okuma biçimimizi nasıl değiştiriyor?
Agamben’in etimolojik tespitini sarsıcı buluyorum. Latince occidens kökeninden gelen “Batı”, daima düşen, daima batan şeyi ifade eder. Medeniyetimiz kendini bir çöküş olarak adlandırır. O, hiçbir zaman refah ve istikrar yoluyla yönetilmemiştir. Çoğu zaman krizler, olağanüstü haller ve dış ya da iç bir düşmana karşı sürekli seferberlik hali üzerinden hüküm sürdü. Ve şimdi, bu yapısal kriz araçsallaştırma stratejisinin son aşamasındayız. Haberleri bu bakış açısıyla okumak oldukça aydınlatıcıdır. “Enflasyon korkuları”, “göçmen krizi” veya “demokrasiye tehdit” gibi ifadelerle karşılaştığınızda, “bunu nasıl çözeriz?” diye sormayı bırakıp “bu acil durum kimin iktidarını pekiştiriyor?” diye sormaya başlamalısınız. Haberler bizi olaylar hakkında bilgilendirmiyor; sistemin bağışıklık tepkisini yani organizmayı hâlâ savaştığına ve hâlâ hayatta olduğuna ikna eden o sarsıcı ateş nöbetlerini aktarıyor. Manşetlerin gerçeklikten kopukluğu, krizin devreye sokulması sürecinin devam edebilmesi için zorunlu bir koşuldur. Jean Baudrillard’ın bir süre önce ifade ettiği gibi, hiper-gerçeklik dönemine girdik. Bizi yöneten kurguların ötesini görme kapasitemizi kaybettiğimiz için haberleri gerçeklikle karıştırıyoruz. Gerçek olanın muğlaklığı ortadan kalktı.
- Agamben, Napoli’de yılbaşı gecesi her şeyi pencereden dışarı atma ve sonra sokaktaki parçaları toplama imgesini sunuyor; çünkü parçalar iyi şans getiriyor. Sizce bu parçalar pratikte nasıl görünebilir ve bir insan onları gördüğünde nasıl tanıyabilir?
Benim için bu imge mükemmel. Napoli’de yılbaşı gecesi: her şeyi pencereden dışarı atmak; mobilyaları, ev aletlerini, anıları ve sonra parçaları sokakta toplamak çünkü parçalar iyi şans getiriyor. Bu parçalar nedir? Çöküşten sağ çıkan eski dünyanın parçalarıdır; nostalji olarak değil, potansiyel olarak. Bir gıda kooperatifi; bir karşılıklı yardımlaşma ağı; okula dönüşen bir işgal evi; terk edilmiş arazideki bir topluluk bahçesi; dijitalleşmeyi ve “kitap yakmayı” reddeden bir kütüphane (ya da bir üniversite kütüphanesi)-bir yerlerden tanıdık geliyor mu? Bir program teşkil etmedikleri sürece, bunlar birer çözüm değildir. Bunlar birer kırık parçadır; sermayenin bütünüyle sömürgeleştiremediği bir toplumsallığın kırılmış parçaları. Ve onları basit bir testle ayırt edebilirsiniz: sermaye birikimi mantığına tabi değildirler. Bunlar gerçekten de “kâr amacı gütmeyen” şeylerdir: ne ölçütler ne de büyüme odaklıdırlar. Mümkün olan en iyi anlamıyla, işe yaramazdırlar. Etraflarında alternatif bir toplumsal anlatı inşa ederek, bu işe yaramaz olanlardan yararlanmayı öğrenmeliyiz.
- Daha berrak bir bakış geliştirmek isteyen meraklı bir okur, bir şeylerin yanlış olduğunu hisseden ama ana akım çerçeveye hâlâ yarı yarıya güvenen biri için hangi işaretleri takip etmesini önerirsiniz? Krizin işe koşulmasını/konuşlandırmasını sonradan değil, gerçek zamanlı olarak fark etmek pratikte nasıl mümkün olur?
Üç sinyale bakardım. İlk olarak, olay-haber-olay döngüsünün ani bir şekilde hızlanmasına dikkat edin. Haberlere konu olan krizler, bir sonraki aşama gelmeden hiçbiri çözülemeyecek kadar hızlı bir şekilde birbirini izliyorsa, sistemik bir işe koşmaya/konuşlandırmaya tanık oluyorsunuz demektir. İkincisi, bir krize önerilen çözümün, önceki krize neden olan politika ile aynı politika olduğu zamanlara dikkat edin. Borç krizini çözmek için daha fazla borç. Gözetim krizini çözmek için daha fazla gözetim. Savaş krizini çözmek için daha fazla savaş.
Bu, krizin işe koşulmasının/konuşlandırılmasının imzasıdır: hastalık, tedavi olarak yeniden paketlenir. Üçüncüsü, dikkatiniz dağıtılırken haberlerden neyin kaybolduğuna dikkat edin. Siz Epstein konusunda öfkelenirken Fed ne yapıyordu? Siz Gazze ile ilgili haber akışında kaybolup felaket senaryolarına gömülmüşken, finansal hizmetler yasa tasarısına hangi madde eklendi? Dikkatinizi talep eden kriz, nadiren asıl önemli olan krizdir. Asıl kriz, size pazarlanmasına gerek duyulmayan krizdir; çünkü o, sistemin yapısına çoktan yerleşmiştir.
- Son olarak, şu anda ne üzerinde çalışıyorsunuz ve okurlar yazılarınızı nereden takip edip çalışmalarınızla iletişim hâlinde kalabilir?
Dürüst olmak gerekirse, şu anda içinde bulunduğumuz bu kritik durumun karmaşıklığına ilişkin anlayışımı derinleştirmekten başka yapabileceğim pek bir şey olduğuna inanmıyorum.
Bu, iki biçimde çalışmaya devam etmek anlamına geliyor: sürdürülebilir bir derinlik için kitap ve hız ile erişim için daha kısa makale. Okurlar yazılarımı düzenli olarak yayımladığım The Philosophical Salon’da ve Substack sayfamda bulabilirler. Çalışma devam ediyor, çünkü kriz yakın zamanda sona ermeyecek. Ama umarım düşünme iradesi de sona ermez.
*Unbekoming, bağımsız bir alternatif medya ve yayın platformudur.
Kaynak: https://www.unbekoming.com/p/interview-with-fabio-vighi
Tercüme: Ali Karakuş