Esengül’den Güllü’ye Uzanan Bir Ses Hattının Ortasındaki İsim: Bergen
1989 yılında trajik şekilde kocası tarafından öldürülen Bergen’in, -ilginç şekilde- katilinin etrafından ayrılamayan kişiliğini üniversitedeki ruh sağlığı dersi hocamız rahmetli Aydın Ankay uzun uzun çözümleme yaptığında çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Dışarda akıp gitmekte olan hayatın bir ders konusu biçiminde önümüze konması, diğer hocaların yoğun teorik müfredatı karşısında çok sıra dışı gelmişti bana. Ki, lise yıllarımda -şimdi de öyle- sıkı bir Bergen dinleyicisi idim ve o vakte kadar çıkmış çoğu kasetini satın almıştım. Dolayısı ile Gazi’de psikolojik danışma okumaya giderken, sürekli kasetini dinlediğim isimlerden birisinin bana ders konusu olarak sunulması açıkçası hiç beklemediğim bir deneyimdi.
2022 yılında Bergen’in filmi çekildiğinde de aynı duyguyu yaşadım. Takip ettiğim müzik dergilerine yansıyan haberleri, kasetlerinin reklamları ve söz yazarlarından bestecisine, müzik yönetmeninden fotoğrafları çeken Stüdyo Erol’a kadar şarkılarının arka planına aşina birisi olarak filmi izlerken de o yıllarda onunla ilgili okuduğum her şey birer birer gözlerimin önünü geldi. Gazete kupürleri, dergiler ve kasetleri arşivimin en kıymetli parçaları.
Bazı sanatçıları, şarkıları ve müzikal hareketlerini sosyolojiden bağımsız düşünmek mümkün değil. “Kültürel çalışmalar” olarak nitelendirilen ve “yüksek” sanatsal verimler dışındaki üretimlere değer biçmeyen (Frankfurt Okulu’nun popüler kültür karşısındaki eleştirel tutumu gibi), hatta üzerinde kafa yormaya gerek bile görmeyen yerleşik seçkinci üslubu terk ederek daha evvel çalışılmamış alanlara yönelen bakış açıları sayesinde Türkiye’de çoktandır müzik ve sosyoloji arasındaki irtibatı ele olan sayısız metin üretilmeye başlandı.
Bu manada 1990’ların başına kadar hem Marksist çevrenin, hem kabaca “sağcı” biçiminde değerlendirebileceğimiz düşünce biçiminin mesela, “arabesk” müziğin varlığı karşısında yok sayıcı tavır takınmakla kalmadığı, onu yozlaşmanın, kimliksizleşmenin göstergesi olarak algıladığı malum. Örneklendirmek gerekirse, sağcı dünyanın saygın tarihçilerinden Yılmaz Öztuna, Türkiye Günlüğü dergisinin bir sayısında (Ağustos 1989, Sayı 5) aynen şöyle diyor: “Arabeskin arkasında Asala, bölücü güçler ve bunların destekleyicisi yabancı mihraklar vardır(s.51)”.

Oysa 1950’lerden itibaren geleneksel mekanından (taşra/kır) koparak büyük kentlere akmaya başlayan toplumsal kütlenin sadece yaşama pratikleri, hayatı anlamlandırma biçimleri değişmedi. Beraberinde getirdikleri müzikal birikimleri de bu değişimin bir parçası halinde dönüştü. Dolayısı ile arabeskin, kendisi dışında kurgulanan Batı tipi modernleştirme basıncı karşısında toplumun duygu durumuna eşlik eden en önemli sosyolojik enstrüman olduğu söylenebilir. 60’ların ikinci yarısından itibaren formel özelliklerini kazanmaya başlayan bu müziğin 70’lerdeki seyri ile 1980 sonrasının dünyasına paralel gelişen macerası da farklı. Bu yüzden 80’lerin arabeskinin, derdini anlatma konusunda tam bir “özgüven patlaması” içerisinde şekillendiğini gözlemleriz. Nurdan Gürbilek, “Vitrinde Yaşamak” kitabında bu yılları çözümlerken “îç dökmenin, anlatma istencinin, ifşa etme arzusunun” ilk kez böylesi “özgüvenle” öne çıktığını belirtir(s.9).
Esengül’den Güllüye Uzun Ses Hattının Tam Ortasında
Bergen, kanaatimce Esengül’den Güllü’ye uzanan ses çizgisinin tam ortasında yer alan bir isim. Bu ses çizgisi, erkek egemen ve sert bir dünyada (gazinolar ve gece kulüpleri vs) varolmaya çalışan, çalıştıkça ses rengi buna göre dönüşen bir müzikal yolculuk aslında. Asıl adı Belgin Sarılmışer olan ve trajik ölümüyle geniş kitlelerin ilgisini çeken Bergen bu “iç dökme, duyguları ifşa etme arzusu”nu 80’lerde en melankolik biçimde sesiyle bütünleştiren bir kadın sanatçı biçiminde ortaya çıktı. Melankoli deyince her ne kadar Müslüm Gürses’e gitmemiz gerekiyorsa da Bergen gerek yaşamı ve gerekse sesinde taşıdığı hüznün frekansı ile bu kavramın içini dolduran önemli bir kadın sanatçı.

Gürses’in, temsil ettiği toplumsal katmanın çığlığını içe doğru akıtan bir ses taşıdığı iddia edilebilir ama Bergen’in, içinden süzülüp geldiği sosyolojinin 80’lerde ulaştığı özgüveninin etkisi ile bu sesi feryat halinde dışa doğru savurduğu üzerine de düşünmek mümkün. Çok tanınmadan evvel, 1970’lerin ikinci sınıf gazinolarında sahneye çıkan, kimi zaman müziği bırakıp düzenli bir işe girmeyi deneyen ama yapamayan, annesinin uyarıları varken gerçekleştirdiği talihsiz evliliğinin acı sonuçlarını yaşamak zorunda kalan bir sanatçı Bergen. 1982 yılında İzmir’de yüzüne atılan kezzap onun bütün hayatını değiştirdi. Artık ömrünün geri kalan bölümünü, gözünün birisini kaybetmiş ve vücudunun önemli kısmında kezzap izleri taşıyan, acılar içinde bir kadın olarak geçirecektir.
Ancak -ilginç şekilde-, yaşanan bu talihsiz olayın Bergen’e büyük “şöhret” kapıları açtığını söyleyebiliriz. 1983’te ilk kasetini yapma imkanı bulmuş, -her ne kadar beklediği ilgiyi uyandırmasa da- birileri tarafından sesinin sıra dışılığı fark edilmiştir. Bu kişilerin başında ünlü yapımcı Yaşar Kekeva geliyor. 1980 sonrası arabesk müziğin geniş kitlelere ulaşmasına hem yaptığı önemli besteleri hem de yönetmenliği ile damga vuran Uğur Bayar da yine bu isimler arasında kuşkusuz. Ama Bergen asıl popülerliğini -yine- Uğur Bayar ile çalıştığı, Bayar’ın kendi söz-müzikleri yanı sıra Unkapanı’nın en önemli söz yazarlarından Ali Tekintüre, Gönül Şen’in güftelerine yaptığı bestelerinden oluşan “Acıların Kadını” kaseti sonrasında elde etti. Çıktığı dönem müzik listelerinde ilk sıraya oturan ve kendisine “Altın Kaset” ödülünü getiren “Acıların Kadını” albümünün arabesk müzik tarihinde artık kült bir çalışma olduğunu tartışmaya gerek yok.
“Acıların Kadını”
Bergen’in müzik yolculuğunun sinemaya aktarımından evvel müzik yazarı Yavuz Hakan Tok tarafından hayatının 2014 yılında bir kitapla tarihe not düşüldüğünü söyleyelim. “Acıların Kadını” ismini taşıyan ve içerisinde benim bu aktardığım bilgilerin de bulunduğu kitap belgesel nitelik taşıyan bir roman aslında. Belgesel nitelikteki roman kaleme alınırken başta Bergen’in yeğeni olmak üzere yakın akrabaları, yapımcısı Yaşar Kekeva, doktorları ve sanatçı için yıllar boyu özel arşiv tutan Garip Özdel, Anıl Gürsun’un bilgi ve belgelerinden yararlanılıp birebir kronolojik sıra takip edilmiş. “Acıların Kadını” romanını sadece trajik biçimde öldürülen bir sanatçının hikayesi biçiminde okumak yeterli olmaz kanaatindeyim. Onu da içinde barındıracak şekilde, Türkiye’nin, 1970’lerden 80’lerin sonuna kadar olan kısa tarihini müzik sektörü üzerinden gözlemlemek mümkün. Sesinde taşıdığı melankolik buğuyu, okuduğu şarkılarla içselleştirip adeta hayata yönelik attığı çığlığa, haykırışa çeviren Bergen’in yıllar geçmesine karşın unutulamaması onu dinleyerek varolan kuşakların duygu dünyasında bıraktığı özdeşlik ile de ilgili olduğu muhakkak.

Kitap, Bergen’in 16 yaşında genç bir kız olarak Ankara’ya gelişi ve sıradan hayat yaşarken, eğlenmek için gittikleri gece kulübünde arkadaşlarının sahnedeki sanatçıya ismini verip şarkı söylemesi için mikrofona davet ettirmesinden başlayan olaylar dizisini belgesel anlatımlarla da destekleyerek gayet sürükleyici biçimde okuyucuya veriyor. Büyük umutlarla çıkardığı ilk plağının hiç satmamasından, Müslüm Gürses ile aynı sahnede şarkı okumanın hayallerini kurduğuna -bu dileği sonra gerçekleşiyor-, hayatında önemsediği anlar için günlükler tutmasından, hak etmediği parayı almayacak kadar yüksek ahlaki karakter taşıdığına kadar birçok özel bilgiyi roman sayesinde öğrenmek gerçekten benim gibi yıllar boyu Bergen dinlemeyi ayine çeviren ilgili birisi için bile etkileyici anlatımlar. Ancak romanın hemen başında yeğeni Esra Zorlular’ın yazdı önsöz de, okuyucuya nasıl bir öykünün kendisini beklediğini hissettirmesi bakımından önemli. “O’nunla çok güzel vakit geçirir, çok eğlenirdik, ama ağladığında korkardım. Çok ağlardı, hep ağlardı teyzem… Saatlerce süren, o çok korktuğum şiddetli ağlamaları da gördüm, konserlerde başından aşağı gül yaprakları dökülürken de. Sahneye çıkarken gözümün önünde bıçaklandığını da… Sanki ‘bir gün hayatımı roman yapın’ der gibi kendi el yazısıyla tarih düşülmüş notlar, gazete kupürlerini kesip biriktirerek hazırladığı albümleri bırakan sevgili teyzem…” cümlelerinin yer aldığı önsözle başlayan “Acıları Kadını” romanı sayesinde, arabesk müziğinin gelmiş geçmiş en önemli kadın seslerinden Bergen’in öyküsü üzerinden adeta 1980’lere masalsı bir yolculuk yapıyoruz.
Rap Müzik ve Bergen
Bergen’in 1980’lerin dünyasından çıkıp gelerek milenyum yıllarında toplumsal karşılığının sürmesinin bir tarafında müzikteki değişimin de etkisi söz konusu. Özellikle arabeskin yerini alan rapin bir kanadının, bu müziğin 80’lerdeki örneklerini eklektik şekilde kendi formuna taşıması Bergen dahil birçok sanatçının yeni kuşaklar tarafından tanınmasına yol açtı. Rapin önemli temsilcilerinden Sagopa’nın, Bergen’in yıllar evvel okuduğu “Sen Affetsen Ben Affetmem” şarkısını yeniden yorumlaması kuşkusuz bahsettiğim eklektik formun en ilgi çeken örneklerinden. Bu şarkı ile sadece Bergen’i öğrenmiyor aslında yeni kuşaklar. Onunla beraber şarkının söz yazarı Ali Tekintüre’yi, bestecisi Burhan Bayar’ı da bir şekilde keşfettiği iddia edilebilir. Dolayısı ile arabesk müziğin 80’lerde kalan özneleri ile dijital mecralar üzerinden ilişkinin hiç kesilmediğini görüyoruz. Bu ilişkiyi rapin kurması ise bir o kadar manidar.