Esav’ın Mirasçıları: Roma, Hıristiyanlık ve Batı’nın İnşası
Bu makalenin ilk bölümünde Esav, modern Batı’nın biyolojik bir atası olarak değil, Roma, Hıristiyanlık ve nihayetinde Batı gücünün seküler yapıları aracılığıyla varlığını sürdüren medeniyetsel bir arketip olarak ele alınmıştı. Yakup antlaşma hafızasının koruyucusu olduysa, Esav dünyevi düzenin kurucusu oldu.
Batı her ikisini de miras aldı, ancak Roma’yı daha görünür biçimde miras aldı. Medeniyetlerin kalıcı gücü yalnızca toprak fethetmelerinde değil, siyasi yapıları çöktükten çok sonra da sembolik olarak varlıklarını sürdürebilmelerinde yatar. Roma düştü, ancak Batı Romalı kaldı. Kutsal Kitap’taki krallıklar tarihe karıştı, ancak adları teoloji, siyaset ve kolektif hafıza aracılığıyla yankılanmaya devam ediyor.
Bu anlamda Esav’ın hikâyesi Edom’la sona ermedi. Çok daha büyük bir şeye evrildi: çoğu zaman bilinçsizce, imparatorluk, Hıristiyanlık ve nihayetinde modern seküler güç aracılığıyla Batı dünyasının temellerine işlenmiş medeniyetsel bir mirasa.
Modern Batı kendisini nadiren Kutsal Kitap’taki soykütüğü üzerinden görür. Kendisini kurumlar, liberalizm, bilim, demokrasi ve teknolojik ilerleme üzerinden tanımlar. Ancak bu modern öz imgenin altında, Roma’dan ve Roma’dan önce de Edom’un sembolik hafızasından miras alınmış daha eski bir yapı yatar.
Batı dünyası inançta Hıristiyan, yapıda Romalı ve tahayyülde Kutsal Kitap’a dayalı hâle geldi. Bu sentez, artık Esav’ı kelimenin gerçek anlamıyla bir ata olarak kabul etmeyen bir medeniyet yarattı. Yine de Kutsal Kitap yorumunda tarihsel olarak onunla ilişkilendirilen özelliklerin birçoğunu bünyesinde barındırmaya devam etti: pragmatizm, yayılma, maddi güç, bölgesel düzen ve siyasi evrensellik.
Önceki makale, Esav’ın Batı’nın mecazi babası hâline gelmesinin kan bağıyla değil, medeniyetsel miras yoluyla gerçekleştiğini savunuyordu. Bu miras daha derinlemesine incelenmeyi hak ediyor; çünkü modern Batı’nın neden çoğu zaman birbiriyle çatışan iki dürtü arasında bölünmüş göründüğünü açıklamaya yardımcı oluyor: güç ve ahlak, imparatorluk ve antlaşma, Roma ve Kudüs.
Batı bu gerilimi hiçbir zaman tam olarak çözemedi; çünkü aynı anda her ikisinin üzerine inşa edildi.
Antik Roma İmparatorluğu, antik dünyada yapısal ve emperyal pragmatizmin belki de en büyük tezahürüydü. Roma esas olarak peygamberlik veya vahiy yoluyla değil; yönetim, hukuk, yollar, ordular, mühendislik ve düzen vaadi aracılığıyla yayıldı.
Yurttaşlığın kendisi emperyal hâle geldi. Roma, ulusları kurumsallaştırarak bünyesine kattı. Bu, kendisini evrensel fetih yoluyla değil, dinî kimlik ve tarihsel bilinçle birbirine bağlı daha küçük bir halk içinde hukuk, ritüel ve hafızanın devamlılığı yoluyla koruyan Yahudi antlaşma geleneğinden temelde farklıydı.
Ancak tarih beklenmedik bir kaynaşma ortaya çıkardı. Hıristiyanlık Yahudi dünyasından doğdu, ancak Roma aracılığıyla evrenselleşti. Sezar’ın imparatorluğu nihayetinde Mesih’in imparatorluğu hâline geldi. Böylece Batı dünyası aynı anda iki medeniyetsel enerjiyi miras aldı: Kudüs’ün antlaşma etiğini ve Roma’nın emperyal yapısını.
Bu sentez Avrupa’yı yüzyıllar boyunca şekillendirdi. Kilise İbrani kutsal metinlerini korurken, Roma’nın siyasi mantığı Hıristiyan medeniyetini kıtalara yayılan evrensel bir düzen içinde örgütledi.
Antlaşma ile imparatorluk arasındaki bu gerilim, Batı’nın tanımlayıcı çelişkilerinden biri hâline geldi. Hıristiyanlık alçakgönüllülüğü, fedakârlığı ve Tanrı önünde ruhsal eşitliği vaaz ederken, Hıristiyan imparatorluklar dünyanın dört bir yanını fethetti, sömürgeleştirdi ve yayıldı.
Avrupa, kurtuluşun diliyle konuşurken emperyal gücün mekanizmaları aracılığıyla işliyordu. Haç ve kılıç tarih boyunca, çoğu zaman huzursuz bir birliktelik içinde, yan yana yol aldı.
Bu anlamda “Esav meselesi” hiçbir zaman ortadan kalkmadı. Yalnızca dönüştü. Batı, açık Roma kimliğini terk ettikten sonra bile Roma pragmatizmini miras aldı. Modern Batılı devletler hâlâ Roma’nın sistem kurma, altyapı oluşturma, hukuki evrenselcilik ve stratejik yayılma yönündeki içgüdüsünü yansıtıyor. Uluslararası hukuk, küresel ticaret yolları, askerî ittifaklar, bürokratik yönetişim ve hatta modern yurttaşlık kavramı, moderniteye uyarlanmış Roma mantığının yankılarını taşıyor.
Aynı zamanda Batı’nın ahlaki söz dağarcığı derinden Kutsal Kitap’a dayalı kalmaya devam etti. İnsan hakları, ahlaki evrenselcilik, kurtarıcı siyaset ve hatta seküler tarihsel ilerleme kavramları, yüzyıllar boyunca Yahudi-Hıristiyan kategorileri tarafından şekillendirilmiş bir medeniyet içinde ortaya çıktı.
Modern sekülerizm Kutsal Kitap’a dayalı yapıyı ortadan kaldırmadı; çoğu zaman onu sekülerleştirdi. Siyasi ideolojiler teolojinin yerini aldı, ancak teolojik ritimleri korudu: kurtuluş, özgürleşme, çöküş ve evrensel hakikat tasavvurları.
Bu ikili miras, Batı’nın modern çelişkilerinin birçoğunu açıklamaya yardımcı oluyor. Batılı güçlerin jeopolitik müdahaleleri neden çoğu zaman ahlaki bir dille sunduğunu açıklıyor. Liberal demokrasilerin evrensel değerleri savunurken aynı anda stratejik çıkarlarının peşinden acımasız bir pragmatizmle gitmelerini açıklıyor. Roma, Kudüs’ün altında hiçbir zaman tamamen kaybolmadı; Kudüs de Roma’nın altında kaybolmadı. Batı dünyası, ikisi arasında kalıcı bir müzakereye dönüştü.
Modern İsrail’in kurulması bu mirası daha da karmaşık hâle getirdi. İsrail yalnızca bir ulus-devlet olarak değil, Kutsal Kitap hafızasının modern jeopolitiğe dönüşü olarak ortaya çıktı. Birdenbire, yüzyıllar boyunca Batı’nın dinî bilincini şekillendiren antlaşma anlatıları, modern egemen bir devlette siyasi olarak vücut buldu. Bunun sonucu, bölge genelinde ve ötesinde birçok aktör için psikolojik ve siyasi açıdan istikrarsızlaştırıcı oldu.
Batı için İsrail paradoksal bir şeyi temsil ediyordu: hem modern bir müttefiki hem de tarihe yeniden giren kadim bir hafızayı. Birçok Yahudi için İsrail, yüzyıllar süren sürgün ve kırılganlığın ardından devamlılığın yeniden tesis edilmesiydi.
Ancak Arap ve İslam dünyasındaki birçok kişi için İsrail, sömürgecilikten kaynaklanan parçalanma, mülksüzleştirme ve jeopolitik müdahale bağlamında ortaya çıktı. Bir kez daha iki tarihsel zaman çizgisi çarpıştı; her biri kendi meşruiyet ve tarihsel adalet yorumunu taşıyordu.
İslam dünyası, Avrupa’yı şekillendiren Roma-Hıristiyan sentezinin dışında gelişti. İslam, kendi evrensel yapısı, siyasi teolojisi ve emperyal yörüngesiyle Arabistan’dan doğdu.
Hıristiyanlık Roma’nın iskeleti üzerinden yayılırken, İslam medeniyetini vahye, hukuka ve genişleyen hilafetlere dayanan farklı bir eksen üzerinden inşa etti. Bu, yalnızca dinî bir farklılık değil, birbiriyle rekabet eden tarihsel tahayyüller de ortaya çıkardı.
Bugün Batı ile İslam dünyasının bazı kesimleri arasındaki gerilimin bir bölümü, medeniyetsel oluşumdaki bu daha derin ayrışmayı yansıtıyor. Batı Hıristiyanlaştırılmış bir Roma’yı, İslam dünyası ise evrenselleştirilmiş bir Arabistan’ı miras aldı. Her ikisi de evrensel iddialara sahip, yayılmacı medeniyetlere dönüştü; ancak meşruiyetlerini farklı temellere dayandırdılar.
Biri Hıristiyanlık aracılığıyla imparatorluğu antlaşmayla, diğeri ise İslam aracılığıyla peygamberliği siyasi düzenle kaynaştırdı.
Ancak modern çatışmaları yalnızca kadim soykütüklerine indirgemek basit ve tehlikeli olurdu. Medeniyetler sürekli olarak evrilir, birbirine karışır ve dönüşür. Modern kimlikler Kutsal Kitap’taki arketiplere indirgenemez. Yine de semboller önemlidir; çünkü insanlar siyaseti miras aldıkları hikâyeler üzerinden yorumlamaya devam eder. Seküler toplumlar bile modern dilin altında kadim anlam yapılarını bilinçsizce korur.
Bu, özellikle tarihin nadiren ölü olduğu Orta Doğu’da belirgin biçimde görülüyor. Kadim adlar, kutsal coğrafya ve peygamberlik hafızası, çağdaş seküler Batı’nın büyük bir bölümüne yabancı biçimlerde siyasi olarak etkinliğini sürdürüyor.
Kudüs yalnızca bir başkent veya ihtilaflı bir bölge değildir. Antlaşma, imparatorluk, peygamberlik ve egemenliğin kesiştiği sembolik bir kavşaktır. Şehir, binlerce yıllık teolojik ve siyasi hafızayı tek bir ihtilaflı alanda yoğunlaştırıyor.
Esav tezini kışkırtıcı kılan, gerçek anlamda soy bağı iddiası değil, medeniyetlerin zaman içinde sembolik kişilikleri miras aldığı düşüncesidir. Roma bir devletten fazlası hâline geldi; bir şablona dönüştü.
Hıristiyanlık bir dinden fazlası hâline geldi; Batı medeniyetinin ahlaki dili oldu. İsrail bir ülkeden fazlası hâline geldi; antlaşma hafızasının modern siyasi gerçekliğe dönüşü oldu.
Modern Batı’nın kendisi de artık bu miras konusunda belirsiz bir kavşakta duruyor. Avrupa giderek sekülerleşiyor, Amerika giderek kutuplaşıyor ve Batı medeniyeti kendi metafizik temelleri konusunda giderek daha fazla belirsizlik yaşıyor. Bir zamanlar Batı bilincini birleştiren Kutsal Kitap anlatıları artık eskiden olduğu kadar güçlü bir şekilde işlev görmüyor.
Yine de sembolik yapılar kurumlara, etiğe, siyasi retoriğe ve kolektif tahayyüle yerleşmiş durumda.
Bu, Batı’nın artık ikisine de tam olarak inanmadığı hâlde çoğu zaman Kutsal Kitap’a dayalı ve Roma’ya ait çerçeveler içinde hareket etmeyi sürdürdüğü tuhaf bir durum yaratıyor. Roma’nın mekanizmasını ve Kudüs’ün ahlaki söz dağarcığından parçaları koruyor, ancak bir zamanlar ikisini kaynaştıran aynı medeniyetsel özgüvenden yoksun.
Bu arada İsrail, tarihin siyasi kimliği hâlâ doğrudan şekillendirdiği bir bölgede tarihe ilişkin derin bilincini koruyor. Esas olarak idari sınırlar üzerinden oluşturulmuş birçok modern devletin aksine İsrail; hafıza, sürgün, dönüş ve devamlılıkla bağlantılı, alışılmadık ölçüde yoğun bir tarihsel bilinç taşıyor.
İster takdir edilsin ister karşı çıkılsın, aynı anda hem siyasi hem de sembolik boyutlarda var olduğu için bölgede nadiren tarafsız biçimde algılanıyor.
Buradan çıkarılabilecek daha genel ders, medeniyetlerin kurucu anlatılarından hiçbir zaman bütünüyle kaçamadıkları olabilir. Bu anlatıları modernleştirir, sekülerleştirir, yeniden yorumlar ve bazen inkâr ederler, ancak nadiren silerler. Babil, Roma, Kudüs ve Mekke yalnızca tarihî yerler değildir. Toplumların meşruiyeti, gücü, ahlakı ve kaderi nasıl anladıklarını şekillendirmeye devam eden medeniyetsel referans noktalarıdır.
Bu anlamda Esav’ın hikâyesi Edom’la birlikte ortadan kalkmadı. Roma, Hıristiyan âlemi, Batı’nın yayılması ve nihayetinde hem emperyal yapıyı hem de Kutsal Kitap hafızasını, ikisinin de tam olarak farkında olmadan miras alan modern seküler düzen aracılığıyla varlığını sürdürdü.
Modern Batı artık Yaratılış’ın diliyle açıkça konuşmuyor olabilir, ancak Yaratılış’ın yankıları hâlâ onun kurumlarını, savaşlarını, ahlaki söz dağarcığını ve siyasi tahayyülünü şekillendiriyor. Roma onun yapılarında, Kudüs ise vicdanında yaşamaya devam ediyor. İkisinin arasında Esav’ın çözüme kavuşmamış mirası duruyor.
*Nadia Ahmad, Lübnanlı bir gazeteci, kamu politikası araştırmacısı ve siyasi analisttir. Yakın Doğu ve Orta Doğu’ya odaklanmakta; jeopolitiği siyasi teoloji yaklaşımı ve İbrahimîlik dinamikleri üzerinden analiz etmektedir.
Kaynak: https://theliberum.com/the-heirs-of-esau-rome-christianity-and-the-making-of-the-west/