Epstein sınıfını, Offshore Britanya yarattı
Cayman Adaları, Epstein arşivinde 1.301 kez anılıyor. Dünyanın nüfus bakımından sekizinci büyük ülkesi olan Bangladeş ise yalnızca 148 kez anılıyor.
Şu ana kadar yayımlanan belgelerde aşırı derecede yer alan tek Britanya Denizaşırı Toprağı bunlar değil: 64.000 nüfuslu Bermuda’nın adı, belgelerde 967 kez geçiyor. Britanya Virjin Adaları’nı ifade eden “BVI” ise 997 kez anılıyor. Dünyanın nüfus bakımından altıncı büyük ülkesi olan Nijerya ise yalnızca 463 kez geçiyor.
Bu özellikle Britanya’ya özgü bir olgudur. Hollanda toprağı olan Karayip adası Curaçao 5 kez anılıyor. Her ikisi de Fransa’ya bağlı olan Martinique ve Guadeloupe ise sırasıyla 38 ve 92 kez geçiyor. Sadece birkaç ada ötede bulunan Britanya toprağı Anguilla ise 265 kez anılıyor.
Üstelik bu durum yalnızca Britanya’nın Karayip toprakları için geçerli değildir. Cebelitarık 254 kez; “Isle of Man/Man Adası” 116 kez; “Guernsey” ise 240 kez anılıyor.
Şimdiye kadar Birleşik Krallık’ta Epstein dosyalarına ilişkin haberler, haklı olarak, suça ortak olan kişilere, Peter Mandelson ile Andrew Mountbatten-Windsor’un kişisel ihanetlerine ve bunlardan doğan çeşitli sonuçlara odaklandı. Ancak eğer bir adım geri adım atıp bakarsak, bunun zamanımıza dair daha geniş bir hikâyenin; 50 yıllık neoliberalizmin yarattığı eşitsizliğin, hesap vermeyen küresel bir oligark sınıfının yükselişini körüklemesinin ve bu sınıfın kendi zevki için kadınlara ve kız çocuklarına kötü muamele etmenin yanı sıra dünya çapında aşırı sağı finanse ederek ortaya çıkan otoriter kapitalizm sistemine doğru kayışı yönlendirmesinin parçası olduğunu görebiliriz.
Bu bağlamda bakıldığında, Epstein dosyaları üç başka belge sızıntısıyla birlikte değerlendirilmelidir: Panama Belgeleri, Paradise Belgeleri ve Pandora Belgeleri. Bu devasa belge sızıntılarının her biri, aşırı zenginlerin vergiden, yasal düzenlemelerden ya da hesap verebilirlikten kaçınmak için paralarını denizaşırı bölgelere nasıl aktardıklarına ilişkin ayrıntıları ortaya koydu. Bu gelişmelere dair haberlerin çoğu, ifşa edilen yüzlerce münferit usulsüzlük eylemine odaklansa da, bu usulsüzlükler bir araya geldiğinde daha geniş bir tabloyu gözler önüne seriyordu: belgelerde adı geçen şirketlerin büyük kısmı, İngiliz topraklarında yani bizzat Birleşik Krallık’ta ya da onun bir Denizaşırı Bölgesi veya Kraliyet’e Bağlı Bölge statüsündeki offshore finans merkezlerinde kayıtlıydı. Bunlar, Britanya’ya kadar uzanan devasa bir kâğıt izi oluşturuyordu.
İngilizler bu bölgeleri düşündüklerinde, ki bunu nadiren yaparlar, onlara genellikle yoldan çıkmış çocuklar muamelesi yapma eğilimindedirler; sanki birçoğunun organize suç gelirlerini aklama, kleptokratların servetini koruma ve aşırı zenginlerin sırlarını saklama işlerine bulaşması sadece talihsiz bir tesadüfmüş gibi, kendi hallerine bıraktığımız imparatorluk kalıntıları olarak görürler. Resmî anlatıya göre Whitehall (İngiliz Hükümeti/Beyaz Salon), bu bölgelerin kendilerine çeki düzen vermesini istemektedir, ancak çok ileri gitme konusunda temkinlidir. Tarihe daha yakından bakıldığında ise farklı bir hikâye ortaya çıkmaktadır: bu bölgelerin her biri, Britanya Sömürge Ofisi, Birleşik Krallık merkezli danışmanlık şirketleri ve Londra’daki the City’de bulunan bankalar tarafından birer offshore finans merkezine dönüştürülmüştür.
Benzer şekilde bunlar, dönemin Kabine Sekreteri Robin Butler’ın bir keresinde “süreç içinde şekillendirdiğimiz bir şey” olarak tanımladığı, Britanya’nın meşhur esnek anayasası sayesinde mümkün olmaktadır; oysa Guadeloupe ve Martinik, anakara Fransa ile olan ilişkilerini belirleyen net ve yazılı kurallara sahip Fransa Denizaşırı İdari Bölgeleridir. Britanya Denizaşırı Toprakları ise Britanya devletinin diplomatik ve askerî korumasından yararlanırken, vergi, şeffaflık ve benzeri konulardaki kuralları büyük ölçüde kimseye gerçek anlamda hesap vermeden kendileri belirleyebilmektedir.
Yakında yayımlanacak olan Abolish Westminster (Faber and Faber, Kasım ayında çıkacak) adlı kitabım için kendisiyle yaptığım röportajda Cebelitarık’ın iş dünyasından sorumlu bakanının bana açıkça ifade ettiği gibi, bu bölgelerin Britanya statüsüne sahip olması, aşırı zenginlere paralarının burada güvende olduğu konusunda güven vermede kesinlikle hayati önem taşımaktadır. Örneğin Privy Council’in (Kraliyet Danışma Meclisi) en yüksek temyiz mercii olması, çoğu zaman çalınmış olan paralarını sessiz köşelerde saklamak isteyenlere sunulan temel güvencelerden biridir.
Epstein dosyaları bize dünya hakkında birçok önemli şey anlatıyor: bu, istismarcı erkekler hakkında bir hikâyedir. Bu; mevcut Beyaz Saray, Buckingham Sarayı ve Downing Street; Norveç monarşisi; teknoloji dünyasının önde gelen isimleri ve olaya adı karışan diğer tüm erkekler hakkındaki bir hikâye.
Ama bu aynı zamanda, hiçbir şekilde hesap vermek zorunda olmadıklarına inandıkları için diledikleri gibi hareket eden küresel bir seçkinler grubunun elinde servet ve gücün tekelleşmesine nasıl izin verildiğine dair de bir hikâyedir. Paranın izini sürdüğünüzde; bu insanların varlıklarını nerelerde sakladıklarına, sırlarını nasıl koruduklarına ve hesap vermekten nasıl kaçındıklarına baktığınızda, Britanya’nın denizaşırı bölgelerinin yine ve yeniden stratejilerinin merkezinde yer aldığını görürsünüz.
*Adam Ramsay, openDemocracy’nin eski editörü, Birleşik Krallık editörü ve özel muhabiridir. Günümüzde Abolish Westminster adlı haber bültenini yazmaktadır.
Source: https://abolishwestminster.substack.com/p/offshore-britain-created-the-epstein