Epstein Adası ve Kötülüğün Psikolojisine Açılan Kapı
Komplo teorisyenleri neredeyse her zaman haklı çıkar. Defalarca haklı olduğumuz ortaya çıktı; kurumsal medyanın yıllarca “uç”, “marjinal” diye küçümsediği pek çok konuda yine haklı çıkacağız. Benim gibi yirmi yıldır — hatta daha uzun süredir — bu tehditlere karşı kamuoyunu uyarmaya çalışanlara şunu söylemek istiyorum: Ezici bir zafer kazandık. Elitlerin karanlık sırlarını ana akımın ortasına sürükledik. Bu tren artık rayda; onu durdurabilecek hiçbir güç yok.
Ama savaş bitmiş değil. Kimsenin size madalya takmasını ya da teşekkür etmesini beklemeyin. Bu işin doğası böyle. Hatta uzun vadede en iyi senaryo, bizim gibi araştırmacıların bir gün gereksiz hale gelmesidir. O zamana kadar medeniyeti kurtarmaya yönelik bilgi savaşı devam ediyor.
Kariyerim boyunca — birkaç özgürlükçü yazarla birlikte — özellikle yoğunlaştığım alanlardan biri küreselcilerin psikolojisi ve ideolojisi oldu. Varlıkları bana her zaman büyüleyici gelmiştir. Tiksindirici oldukları kesin; ama aynı zamanda büyüleyici.
Yirmi yıldır savunduğum temel tez şu: Küreselciler, her şeyden önce organize psikopatlardan oluşan okült bir ağdır. Saflarını genişletmek için psikopatik eğilimler taşıyan — ister gizli ister açık — kişileri özellikle seçer ve bünyelerine katarlar. Kamuoyunda hâkim olan görüş ise şudur: Psikopatlar yalnız çalışır; aşırı benmerkezci oldukları için örgütlü hareket edemezler.
Tarih bunun tam tersini gösteriyor.
Mafyadan kanlı uyuşturucu kartellerine, dini kültlerden otoriter rejimlere kadar, tarihin en karanlık anlarında psikopatların bir araya gelip birlikte hareket ettiğini gördük. Elbette bunu karşılıklı çıkar için yapıyorlar. Ama mesele yalnızca çıkar değil. Bunun çok ötesine uzanan bir ajanda var. Son dönemde yayımlanan Epstein Dosyaları da bu geniş kapsamlı komplonun izlerini destekler nitelikte.
Açık konuşalım: Şu ana kadar dosyalarda ortaya çıkanlar, karşı karşıya olduğumuz kötülüğün yalnızca yüzeyini çiziyor. Ayrıca bir noktanın altını çizmek gerekir: Epstein Dosyaları’nda birinin adının geçmesi, bağlam olmadan tek başına hiçbir anlam taşımaz.
Donald Trump ya da Elon Musk gibi bazı kamu figürlerinin dosyalarda adı geçiyor. Ancak herhangi bir suç faaliyetinde yer aldıklarına dair ortada sıfır kanıt var. (Epstein, gücü ya da nüfuzu olan HERKESLE temas kurmaya çalışmış, onları çevresine çekmek için uğraşmıştır.) Öte yandan, kimliği belirsiz tuhaf kişilerin FBI’a yaptığı anonim ihbarlar bir ceza davası oluşturmaz. Bununla birlikte, dosyalarda adı geçen bazı başka isimler için bağlam, son derece iğrenç eylemlere işaret ediyor olabilir.
Bu belgeler, devasa ve uluslararası bir soruşturmayı başlatmak için fazlasıyla yeterli. Ancak şu aşamada mahkemede hüküm verecek düzeyde kesin ve bağlayıcı suç kanıtı sundukları söylenemez.
Hatta Epstein Adası’nın müdavimlerinden herhangi biri hakkında resmî bir iddianame hazırlandığını hiç görmeyebiliriz. Geçen yıl kaleme aldığım “Hükümetin Kendini Koruma Refleksi: Neden Gerçek Epstein Listesi’ni Asla Göremeyeceğiz” başlıklı yazıda da belirttiğim gibi, Trump yönetimi içinde bu dosyanın tutuklamalarla sonuçlanmasını isteyen isimler olduğuna inanıyorum. Ancak aynı yazıda şunu da öngörmüştüm: Dosyalardaki ifşaatlar zincirleme biçimde çok daha karanlık gerçekleri tetikleyebilir ve bu süreç, sistemin bütünüyle çökmesine yol açabilir.
Bu bilgileri elinde tutanlar ağır bir ikilemin ortasında: Gerçeğin peşinden sonuna kadar gidip her şeyi tek hamlede internete boca ederek toplumsal bir patlamayı mı göze alacaklar, yoksa bilgiyi damla damla sızdırarak sistemi ayakta tutmaya mı çalışacaklar? Uzaylı masallarını bir kenara bırakın. Gezegenin, bebek yiyen bankacılar, CEO’lar, politikacılar ve bürokratlardan oluşan luciferian bir kült tarafından yönetildiğine dair somut kanıtların ortaya çıkması asıl Kara Kuğu’dur.
Modern uygarlıkta — özellikle sanayi devriminden sonra — gücün doğası üzerine dürüst bir tartışma yürütebilmek için, yakın tarihimizdeki birçok kritik olayın perde arkasında gizli bir elit konsorsiyumu tarafından yönlendirilmiş olabileceği gerçeğini kabul etmek gerekir. Aynı şekilde, çözüm üzerine ciddi bir tartışma yapacaksak, “kötülüğün” inkâr edilemez bir sabit olduğunu da kabul etmek zorundayız.
İşte ortak payda budur. Denklemin kilidi burada.
Kötülük; insan toplumu üzerinde etkili olan, somut ve özerk bir güçtür. Çoğu zaman ruhsal zaafları olan insanları kendi planlarını uygulamak için araç olarak kullanır. Evet, bu kulağa fazlasıyla kutsal metinleri andırıyor olabilir. Ama bilimin anında açıklayamadığı her şeyi inkâr etmeye meyilli çağdaş zihniyetimiz düşünüldüğünde, geçmişteki dini toplumların kötülüğün doğasını bizden daha iyi kavramış olması ihtimali o kadar da uç değildir.
Epstein Dosyaları, küreselleşme üzerine hiçbir araştırma yapmamış insanlar için akıl almaz bir kötülük manzarası sunuyor. Bu konulara hâkim olanlar bile ortaya çıkan ayrıntılar karşısında sarsılabilir.
Özetle: Jeffrey Epstein piramidin tepesindeki adam değildi. Ama yalnızca güç çevrelerine sızmak için seks ve yozlaşma pazarlayan basit bir dolandırıcı da değildi. O bir aracıydı — kabal üyelerine ödül olarak “dopamin deneyimleri” satan, karşılığında şantaj malzemesi toplayan bir dağıtıcı. Ancak kabal, dosyalarda gördüğümüz çerçeveden çok daha büyük. Herhangi bir ulusun ya da hükümetin sınırlarını aşan bir yapıdan söz ediyoruz.
Belgelerde “klonlama”, karaborsa için bebek yetiştirme ve “üstün ırk” yaratma gibi akıl dışı ve ürpertici ifadelere rastlanıyor. Bu bile tek başına şunu gösteriyor: Epstein ve çevresinin ilgisi yalnızca cinsel sapkınlıklarla sınırlı değildi; mesele çok daha derindi.
Epstein’a ait bazı e-postalarda adaya getirilen kurbanların cinsel istismarı ve işkencesi açık açık konuşuluyor. Ergen yaştaki mağdurların durumu daha az gizlenmiş; dolayısıyla kanıtlanması görece daha kolay görünüyor. Ancak dosyalar bununla bitmiyor. Daha karanlık, daha mide bulandırıcı unsurlar var. E-postalarda, açıkça yasadışı içerikleri temsil eden gıda isimleri üzerinden kurulan sistematik bir şifre dili kullanılıyor — ve bu kullanım tesadüfi değil, yaygın ve ısrarlı.
Wikileaks’in 2016’da yayımladığı Pizzagate belgeleri — özellikle John Podesta’nın e-postaları — bu çevrelerde gıda kodlarının sıradan bir alışkanlık olduğunu ve küçük çocukların istismarıyla bağlantılı göründüğünü ortaya koymuştu. Pizzagate skandalı patlamadan çok önce bile pedofili ağlarında pizza sembolizmi bilinen bir unsurdu. Aynı sembolizm Epstein Dosyaları’nda da karşımıza çıkıyor. “Pizza” kelimesi e-postalarda en az 900 kez kod olarak geçiyor.
Epstein’ın e-postalarında “beef jerky” (kurutulmuş dana eti) ifadesinin yüzlerce kez kullanılması özellikle rahatsız edici. “Jerky’yi buzda tutmak”, porsiyon ağırlıkları konusunda saplantılı bir titizlik, “jerky”nin hastalık riskine karşı laboratuvar testine tabi tutulması… Konu her neyse, bunun bildiğimiz anlamda kurutulmuş et olmadığı açık. Şu soruyu sormak zorundayız: Hangi yenilebilir ürün, bu kadar karmaşık ve ısrarlı bir şifre dilinin arkasına gizlenmek zorunda kalır?
Varılan sonuç nettir: “Jerky” insan etine işaret eden bir kod olabilir. Bazıları insan eti tüketmenin biyolojik bir faydası olmadığını söyleyerek elitlerin neden böyle bir şeye girişeceğini sorgulayabilir. Ancak bu itirazlar meseleyi yalnızca rasyonel bir zeminde ele alır. Oysa burada söz konusu olan şey okült bir zihniyettir. Epstein Adası’nı okült bağlamından kopararak orada yaşandığı iddia edilenleri anlamak mümkün değildir.
Kendilerini antik Babil’in pagan geleneklerine dayandıran elit çevreler için — Molech tapınanlarının (Bohemian Grove) döneminden itibaren — yamyamlık ritüeli inançlarının merkezinde yer alır. İnsan kurban etmenin güç verdiğine inanırlar. Bu anlayış, satanizm dahil pek çok pagan öğretide ortak bir damar olarak bulunur.
Luciferianizm/satanizm, küreselleşme ideolojisinin ayrılmaz bir parçası olarak sunuluyor. Küreselci çevrelerde bu tür pratiklerin izlerinin yoğunluğu göz ardı edilemez. Bazı şüpheciler “satanizm” ile “luciferianizm” arasında ayrım yapmaya çalışsa da, pratikte bu iki inanç sistemi iç içe geçmiş durumdadır.
Satanistler ahlakı hiçe sayarak haz peşinde koşar. Luciferianlar ise yine ahlakı bir kenara iterek güç ve tanrısallık arayışına yönelir. İkisinin de ortak şiarı aynıdır: “Ne istiyorsan onu yap.”
2019’da yayımladığım “Luciferianizm: Yıkıcı Bir Küreselci İnanç Sistemine Seküler Bir Bakış” başlıklı yazıda da belirttiğim gibi, küresel elitler ruhsal coşkularını maddi olana tapınmaktan ve saf olanı bozup kirletmekten devşirirler. Amaçları yaratılışı ve insan doğasını çözündürmek; herkesin kendileri kadar yoz olduğunu kanıtlamak ve ahlakın güç ile haz üzerinde yapay bir pranga olduğunu göstermek.
Bu sistem baştan sona psikopatik göstergelerle doludur. Hatta daha ileri gidiyorum: Luciferianizm, psikopatların ve narsisistik-psikopatik tiplerin yıkıcı eğilimlerini onaylamak ve kutsamak üzere tasarlanmış bir inanç sistemidir. Peki bu eğilimler nelerdir?
Psikopatlar empati yoksunudur. İnsanlığın geri kalanından beslenen parazitler gibi yaşarlar. Onlara dair dikkatimi çeken de tam olarak budur. Bireysel olarak büyüleyici oldukları için değil; varlıklarının insan türü içinde tehlikeli bir sapma gibi durmasından ötürü. Toplam nüfusun yüzde birinden azını oluştururlar; ama insanlık trajedilerinin büyük kısmında onların izi vardır.
Ortalama insanın da kötülük kapasitesi vardır; bunda kuşku yok. İnsan, şartların baskısıyla akıl almaz şeyler yapabilir. Fakat çoğumuzun içinde “vicdan” dediğimiz bir iç denetim mekanizması bulunur. Bu mekanizma bizi çoğu zaman kötülükten alıkoyar; yanlış yaptığımızda içimizi kemiren suçluluk duygusunu üretir.
Eğer insanlığın büyük çoğunluğu vicdan ve ahlakı ortak bir deneyim olarak paylaşmasaydı, tür olarak çoktan yok olup giderdik.
Küreselciler — yani bu psikopatik yapı — böyle bir mekanizmaya sahip değildir. Vicdanı bir zayıflık olarak görürler. Onlara göre vicdan, av olmaya yatkın olanların taşıdığı bir yüktür. Onlar yırtıcı bir insan sınıfıdır. Hatta daha ileri giderek şunu söylemek mümkündür: İnsanlığın bünyesine sızmış kanserli bir sapma gibidirler.
Psikopatlar büyük maddi güce ulaştıklarında, dürtülerini tatmin etmek için ihtiyaç duydukları her şeye sınırsız erişim kazanırlar. Bu aşamada yeni bir evre başlar: sıkıntı. Daha yoğun bir dopamin patlaması arayışıyla giderek daha karanlık, daha yoz ve daha tabu alanlara yönelirler. Eylem ne kadar sapkın ve yasaksa, o kadar uyarıcıdır.
Ama bunlar bireysel dürtülerdir. Asıl mesele organize kabalın hedefidir. Onu ileri iten esas motivasyon nedir?
Okültizmin cazibesi kısmen şuradan gelir: Bazı insanlar kendilerini sıradan insanlardan üstün gördüklerinde sarhoş edici bir haz duyar. Okült yapılar üyelerine şunu vaat eder: “Sırların muhafızlarına katıldığınızda seçkin olacaksınız. Elit olacaksınız.”
Epstein’la bağlantılı sayısız e-postayı, adasını ve New Mexico’daki çiftliğini incelediğinizde çarpıcı bir tablo ortaya çıkar. Onunla yazışan kişiler şaşırtıcı derecede çocukça ve heyecanlıdır. Kodlarla ve bilmecelerle uğraşırken ergenler gibi kıkırdarlar. Ortalama bir insanın tahayyül sınırlarını aşan vahşetler işlerler ve bunu yaparken, tüm o “gizli kapaklı” atmosferin verdiği hazla adeta sarhoş olurlar.
Komplo alanında çalışan birçok kişi için bunu kabullenmek zor olabilir; fakat kabal, karanlık dehaya sahip soğukkanlı stratejistlerden oluşmaz. Çoğunlukla, büyüklük hezeyanları içinde geri zekâlılar gibi kıkırdayan egomanyak narsistlerden oluşur. Bu insanların perde arkasındaki hâllerini görseniz, büyük ihtimalle onlar adına utanır; onları dokunulmaz ve sinsi ustalar olarak hayal ettiğiniz için kendinizi aptal gibi hissederdiniz.
Paraları ve ait oldukları kovunun kolektif koruması olmadan, anlamsız hayatlar süren küçük ve sıradan insanlardır. Ama kimse yanılmasın: Onları son derece tehlikeli kılan da budur. Çocuksu bir yüzeyin altında çürümüş bir sosyopati vardır. Masumların kanı üzerinde sevinç duyarken çocuk kalabilmek, gerçekten şeytani bir zihniyet gerektirir.
Araştırmalarımın vardığı noktaya göre, Epstein Adası elitlerin diğer bazı buluşma merkezleriyle kıyaslandığında görece “hafif” kalmış olabilir. Orası son durak değildi. Bir eşikti. Bir inisiyasyon kapısıydı. Ada, kötülüğün yoğunlaştırıldığı; tereddüt edenlerin elendiği, sınırı aşamayanların dışarıda bırakıldığı bir sınav alanıydı.
En karanlık olanlar ise muhtemelen dünyanın dört bir yanında, göz önünde saklanan ama fark edilmeyen daha da iğrenç yuvalara ilerledi. Epstein Dosyaları’nın asıl önemi tam da burada yatıyor: Küreselci ağların ve onların dehşet verici oyun sahalarının köküne kadar soruşturulmasının kapısını aralıyor.
Bu yüzden “cadı avcıları” kavramını yeniden hatırlamak zorundayız. Okültistler gibi düşünebilen ama modern soruşturma tekniklerini ustalıkla kullanarak bu ağların izini sürebilecek insanlar. Bu yapıları avlayıp yeryüzünden silebilecek bir irade. Devlet kurumları bunu yapmayı reddederse, boşluk boş kalmaz. İnsanlar kendi adaletini kendi sağlamaya yönelir. Kanun dışı adalet kaçınılmaz hale gelir.
Son yıllarda küreselci STK’ların Batı’yı üçüncü dünya göçmenleriyle doldurması ve radikal sol hareketleri harekete geçirmesi tesadüf değildir. Pandemi sonrasında kamuoyunun bilgi doygunluğuna ulaştığını ve kendi ajandalarının açığa çıktığını biliyorlar. Bu nedenle muhafazakâr hareketleri devirmeye, “kullanışlı aptallar”ı kullanarak düşmanlarını hedef almaya ve örgütlü direnişi sabote etmek için genel bir kaos ortamı yaratmaya yöneleceklerdir.
Kaynak: https://alt-market.us/epsteins-island-and-the-gateway-to-the-psychology-of-evil/