Ekonomiyi Yeniden İnsancıl Kılmak

Amerika Birleşik Devletleri başkan yardımcısı da küresel ticarete pek sıcak bakmayanlar arasında. Margaret Thatcher’ı, Milton Friedman’ı ve Wall Street Journal yayın kurulunu eleştirerek, Amerika’nın küresel piyasalara derinden eklemlenmesini gerektiriyorsa ekonomik refah ve büyümeye gereğinden fazla değer veriliyor olabileceğini öne sürdü.

Postliberaller, ana akım iktisadı tüketim ve GSYİH büyümesine odaklandığı için insanlık dışı gördüklerini grup olarak hiç gizlemediler. Argümanları bazen tartışmaya açıktır, ancak modern iktisadın dünyaya tek boyutlu, faydacı bir bakışı benimseme ve zaman zaman bu bakışı ait olmadığı alanlara taşıma eğiliminde olduğu da doğrudur.

Peki iktisatçılar erdem, etik ve mutlulukla ilgili kaygıları iktisat teorilerine dahil etmeli mi? Evet, ancak bu soru göründüğünden daha zordur. Mesele etiğin önemli olup olmadığı değil, ekonomik modellerin kendisini mi yoksa yalnızca bu modellerin uygulanma biçimini mi etiğin şekillendirmesi gerektiğidir.

Modern iktisat değer tarafsızlığına büyük önem verir. İktisatçılar, ahlaki yargıları işin içine katmanın pozitif-normatif ayrımı, öznel değer ve rasyonel seçim teorisi gibi temel kavramları zayıflatacağından korkar. Ne de olsa doğal ekonomik yasalar kişisel erdemden bağımsız olarak işler: talep eğrileri aşağı doğru eğimlidir, teşvikler davranışları yönlendirir ve bağlayıcı fiyat tavanları kıtlığa yol açar. Keynesçiler, Avusturya Okulu iktisatçıları ve arz yönlü iktisatçılar (faydacılar, erdem etikçileri ve Kantçılar da) bunu kabul eder.

Öyleyse iktisatçılar neden erdem, etik ve mutluluk anlayışlarını çalışmalarına dahil etmeye çalışmalı?

Çünkü bunu yapmak onları daha iyi iktisatçılar hâline getirecek, çalışmalarının uygulama alanını genişletecek ve ikna gücünü artıracaktır. Adam Smith ahlaki meseleleri iktisadi araştırmanın temeli olarak görüyordu. Günümüz iktisatçıları da böyle görmelidir. Aralarında Vernon Smith, Bart Wilson ve Deirdre McCloskey’nin de bulunduğu isimlerce geliştirilen Humanomics, Smith’in yaklaşımını yeniden yakalamaya çalışıyor. İktisatçılara, ele almaya pek de ehil olmadıkları etik meseleler hakkında ahkâm kesme yetkisi verdiğim için beni yerden yere vurmadan önce söyleyeceklerime kulak verin.

Birçok iktisatçı öznelciliği gereğinden geniş uygular. Vanilyayı çikolataya tercih etmekle pornografiyi evliliğe tercih etmeyi aynı şekilde ele alırlar. Peki kısıtsız fayda maksimizasyonu toplum olarak bize yol gösteren kutup yıldızı mı olmalı? Evsizlik örneğini düşünün. İnsanları kamusal alanlarda ağır uyuşturucular kullanarak sistematik biçimde kendilerini mahvetmekte özgür bırakmak, onların faydasını (ya da evsizlere “hizmet” sunmak için para almayan herhangi bir başkasının faydasını) maksimize eder mi?

Evsizliğin elbette karmaşık boyutları vardır, ancak evsizlerin çoğu için asıl sorun satın alma gücü eksikliğinden ziyade bozuk bir fayda fonksiyonu gibi görünüyor. Evsizlere istedikleri şeylere harcamaları için daha fazla para vermenin, zaman içinde maddi, duygusal, sosyal veya manevi esenliklerini artırması pek olası değildir. Üstelik bu yalnızca evsizlerin yaşadığı bir sorun da değildir; ilişkisel yoksulluk, depresyon ve diğer tatminsizlik kaynaklarıyla mücadele eden insanların çoğu, maddi durumlarını iyileştirmenin tek başına insan olarak gelişimlerine görece az katkıda bulunduğunu görecektir.

Ancak iktisatçıların öznelciliği bu denli geniş uygulaması, etiği ahlaki görecilik veya örtük ve sorgulanmamış bir faydacılığa indirger. Adam Smith insanların üretkenliğinin, zenginliğinin ve tüketim olanaklarının artmasından kuşkusuz yanaydı, ancak faydacı değildi. İktisadi yaşamı adalet ve insan gelişimi üzerine temellendirmişti.

Yöntemsel saflık yanlıları bu kavramları “bilim dışı” bularak iktisat teorisinin sınırları dışında görebilir. Ne var ki dar kapsamlı “teknik” bir iktisat teorisi hatalardan kaçınmamıza yardımcı olabilse de insan gelişimine ulaşmamıza pek yardımcı olmaz. Alfred Marshall ile John Maynard Keynes’in de kabul ettiği gibi, salt iktisat teorisi etik yargı olmaksızın politikaya çok az yol gösterir.

Yine de Friedman’dan Stigler’a, Becker’dan Mises’e kadar birçok seçkin iktisatçı, dar kapsamlı teknik iktisadın daha nesnel, bilimsel ve güçlü olduğunu düşünüyordu. Ancak Adam Smith zenginliğin artmasını memnuniyetle karşılarken bile, erdemle çatışmaları hâlinde bazı tüketim biçimlerinin mutsuzluğa yol açabileceği konusunda uyarıyordu. İnsanların nasıl gelişip serpileceğine ilişkin daha geniş ahlaki değerlendirmeleri göz ardı ederek iktisat “bilimini” değer tarafsız optimizasyona ve ödünleşimlere indirgeyen bir yaklaşımı reddederdi.

Kısıtlı optimizasyon, regresyon analizi ve yalın modeller üzerine kurulu modern teknik iktisat, ödünleşimleri analiz etmede son derece başarılıdır: firmalar kârlarını maksimize eder, fiyat artışları talep edilen miktarı azaltır ve vergiler ölü ağırlık kaybına yol açar. Bu mekanizmalar herhangi bir erdem teorisi gerektirmez. Mises’in yazdığı gibi, “iktisat, eyleyen bireylerin seçtikleri amaçlara ulaşmak için kullandıkları araçlarla ilgilenir. Sefahat düşkünlüğünün çilecilikten daha iyi olup olmadığı gibi meseleler hakkında herhangi bir görüş bildirmez. … Nihai amaçların herhangi bir biçimde incelenmesi tamamen öznel ve dolayısıyla keyfîdir.”

Bu değer tarafsız optimizasyon, eski geleneklerden keskin bir kopuşu temsil eder. Modern iktisat teorisi, tercihleri tarafsız veriler olarak ele alarak davranışı rutin biçimde ahlaki bağlamından koparır: “Gary Becker ve George Stigler (1977), iktisatçının insanların amaçlarını değil, bu amaçlara ulaşmak için kullandıkları araçları değerlendirmeye odaklanabilmesi için tercihlerin verili kabul edilmesi gerektiğini savunur. Normatif yargıların iktisat ‘biliminde’ yeri yoktur ve ekonomik olguları tercihlerle açıklamak aslında hiçbir açıklama sunmaz.”

Bu iktisatçılar, değer tarafsız fayda fonksiyonları veri alındığında, insanların gelirleri ve dolayısıyla tüketim seçenekleri artırılarak daha iyi duruma getirilebileceğini öne sürerdi. Ancak Hayek’in dediği gibi, “yalnızca fizikçi olan bir fizikçi yine de birinci sınıf bir fizikçi ve toplumun son derece değerli bir üyesi olabilirken, … yalnızca iktisatçı olan hiç kimse büyük bir iktisatçı olamaz — hatta şunu eklemeye bile meylediyorum: yalnızca iktisatçı olan bir iktisatçı, doğrudan bir tehlike olmasa bile baş belası hâline gelmeye yatkındır.”

“Felsefi” iktisat, insan davranışını toplumsal yaşamın ve insan gelişiminin daha geniş gerçekliği içine yerleştirir. Tercihleri verili kabul etmek yerine, kurumların, anlatıların ve ahlaki bağlılıkların bireylerin gerçekte neye değer verdiğini nasıl şekillendirdiğini inceler. Teknik iktisat, faillerin belirli amaçlara ulaşmak için araçları nasıl tahsis ettiğini gösterirken, felsefi iktisat bu amaçların gerçek esenliği destekleyip desteklemediğini sorar. Felsefi iktisat, teknik analizi anlamlandırmaya ve onu ne zaman, nasıl kullanmak gerektiğini belirlemeye çalışır.

The Great Gatsby gibi bir roman, bütçe kısıtlarını gevşetmenin neden daha fazla mutluluğu garanti etmediğini gösterir. İnanılmaz derecede zengin insanların nasıl umutsuzca mutsuz olabildiğini anlatır. Zenginliklerini (ve dolayısıyla tüketimlerini) artırmanın durumlarını iyileştirmeyeceği açık görünüyor. Mutsuzlukları aşırı sıkı bütçe kısıtlarından değil, daha derindeki bir şeyden — tüketimleriyle veya zenginlikleriyle bağlantılı olmayan bir tatminsizlik ve neşe eksikliği sorunundan — kaynaklanır.

The Great Gatsby Sorunu, fayda maksimizasyonu çerçevesinin yapısal sınırlarını açığa çıkarır. Gatsby ve arkadaşlarının sorunu bütçe kısıtı değildir; karakterlerindeki kusurlarla bağlantılı bir fayda fonksiyonu sorunudur. Aslında zenginlik, dünyada eyleme kapasitemizi genişlettiği ölçüde, düzensiz tutkuları ve arayışları güçlendirebilir. İktisatçılar bu insanlara değerli bir şey sunabilir mi?

Smith, zenginlik ve başarının peşinden körü körüne koşanları, sonunda şunu keşfettiklerinde karşılaşacakları durum konusunda uyarır: “zenginlik ve büyüklük, önemsiz faydanın basit süslerinden ibarettir …. bedene birkaç önemsiz rahatlık sağlamak üzere tasarlanmış devasa ve zahmetli makineler … her an parçalanmaya ve talihsiz sahiplerini enkazları altında ezmeye hazırdır.”

Şunu fark etmezler: “Mutluluk huzur ve hazdan oluşur. Huzur olmadan haz olamaz; kusursuz huzurun olduğu yerde ise insanı eğlendiremeyecek neredeyse hiçbir şey yoktur …. kibir ve üstünlük hazları, gerçek anlamda tatmin edici her türlü hazzın ilkesi ve temeli olan kusursuz huzurla nadiren bağdaşır.”

The Great Gatsby Sorunu yalnızca anlaşılması güç bir edebî metafor değildir. Modernitenin temel bir patolojisine — eşi benzeri görülmemiş maddi bolluk karşısındaki yaygın hoşnutsuzluğa — teşhis koyar. Kabul etmek gerekir ki maddi yaşam daha rahat hâle gelmiştir: akıllı telefonlarla kuryeleri kapımıza çağırabiliyoruz, dünya çapında seyahat erişilebilir durumda, yiyecek bol ve modern evler her zamankinden daha büyük. Ancak tarihin en zengin insanlarının rekor düzeyde yalnızlık ve depresyon bildirdiğine şöyle bir göz atmak bile, Fitzgerald’ın son derece gerçek bir olguyu tam isabetle yakaladığını düşündürüyor.

GSYİH büyümesi, borsanın rekor seviyelere ulaşması, kişi başına gelirin ve kişi başına düşen servetin artması gibi maddi zenginlik göstergelerine göre bugün hayat açıkça daha iyi. Ancak insanlar cüzdanlarının sınırlarından ziyade fayda fonksiyonlarının içeriğiyle mücadele ederken bu argümanlar genellikle karşılık bulmaz. Zenginlik anlam sağlamaz. Joseph Schumpeter’in ifadesiyle, “borsa, Kutsal Kâse’nin yetersiz bir ikamesidir.”

Gündelik bir ifadeyle, yaşam tarzı enflasyonundan mustaribiz. Tarihteki insanların çoğundan, hatta yalnızca 50 yıl önce yaşayan insanların çoğundan nesnel olarak daha zengin olmamıza rağmen bugün birçok kişi, ev sahibi olmamak, evli olmamak veya çocuk sahibi olmamak gibi konularda kendini hayatında daha yoksul hissediyor. Ancak bunlar ekonomik kısıtlardan ziyade insanların değişen önceliklerinin ve kültürel dinamiklerin dönüşmesinin sonucudur. Benim öne sürdüğüm, insanların daha yüksek maaşları veya daha iyi işleri olsaydı değil, öncelikleri farklı olsaydı daha erken evlenip daha erken çocuk sahibi olacaklarıdır.

Gatsby’nin sorunu hiçbir zaman bütçe kısıtı değildi. O sorunu çoktan çözmüştü. Asıl sorun, ne kadar yeşil ışık, göz kamaştırıcı parti, hatta baştan yaratılmış bir benlik olursa olsun, bunların ona gerçekten istediği şeyi verememesiydi; çünkü arzuladığı şeyin sahip olmaya değer olup olmadığını sormak için hiç durup düşünmemişti. İktisatçılar piyasaların ve ticaretin Gatsby’yi nasıl var ettiğini açıklayabilir. Neden mutsuz olduğu konusunda ise söyleyecekleri çok daha azdır.

Dar kapsamlı teknik iktisadın bir başka sorunu da insanların basit ve açıkça tanımlanmış bir zevk ve tercihler kümesine sahip olmamasıdır. Arzuları bazen bir kaleydoskop gibi sürekli değişiyor görünür; üstelik bu değişim azalan marjinal faydaya değil, ruh hâllerine bağlı gibidir. İstikrarsız tercihler, kısıtlı optimizasyon modellerimizi darmadağın eder. Aynı zamanda dış çevrenin içsel iştahlarımızı nasıl şekillendirdiğine ilişkin hayati sorular doğurur.

Tercihlerimiz hakkında da tercihlerimiz vardır: üst tercihler. Olduğunuzdan farklı biri olmayı isteyebilirsiniz. Çoğumuz fiziksel olarak daha formda olmak isteriz. Egzersiz yapmayı daha çok, sağlıksız yiyecekler yemeyi ise daha az seviyor olmayı isteriz. Yine de belirli bir anda bir sürü patates cipsi veya donut yemeyi seçip ardından keşke yemeseydik diyebiliriz. Dolayısıyla insanlar kendi tercihlerinden hoşlanmayabilir; yani sevdikleri şeylerden hoşlanmayabilirler. Üst tercih teorisi söz konusu olduğunda teknik iktisat açısından çeşitli güçlükler ortaya çıkar.

Bu güçlüklerden biri, üst tercihlerin hızla özyinelemeli hâle gelmesidir. Yalnızca sevdiğimiz şeyler hakkında tercihlerimiz (birinci dereceden tercihlerimiz) yoktur; birinci dereceden tercihlerimiz hakkındaki tercihlerimize ilişkin tercihlerimiz de olabilir. Egzersize çok, sağlıksız yiyeceklere ise az değer veren biri olmayı tercih edebilirsiniz; fakat aynı zamanda egzersiz ve beslenme tercihleriniz hakkında böyle bir tercihe sahip olan biri olmayı da isteyebilirsiniz. Alışkanlıklarınızı değiştirecek kadar sağlıklı olmayı önemsiyor olmayı istersiniz.

Peki bu üst tercihler nereden gelir? Ve ne kadar derine inerler? Pek çok filozof ve dinî gelenek bu tür sorularla uğraşmıştır. Adam Smith ve on dokuzuncu yüzyıl ile yirminci yüzyılın başlarındaki iktisatçıların çoğu için Hristiyanlık yerleşik entelektüel gelenekti.

Hristiyan teolojisi ise insanların beden, zihin ve ruhtan oluşan karmaşık varlıklar olduğunu öne sürer. Bu çerçevede insanların birbiriyle çatışabilecek farklı düzeylerde veya türlerde tercihlere sahip olması son derece anlamlıdır. Havari Pavlus ünlü bir pasajda kendi içindeki derin çatışma hâlindeki arzuları şöyle anlatır: “Çünkü istediğimi yapmıyorum, tersine nefret ettiğim şeyi yapıyorum. … Doğru olanı yapmayı arzuluyorum, ama bunu gerçekleştirecek gücü kendimde bulamıyorum. Çünkü istediğim iyiliği yapmıyorum, istemediğim kötülüğü ise yapmaya devam ediyorum” (Romalılar 7).

Bu pasaj, farklı arzu düzeyleri arasındaki derin çatışmayı anlatır. İnsan neden nefret ettiği şeyi yapar ya da istediği şeyi yapamaz? Üst tercih sorunu en çarpıcı biçimiyle burada karşımıza çıkar: birinci dereceden bir arzu (kötülük), düşünüp değerlendirerek benimsenmiş bir arzunun (iyilik) önüne geçerken fail kendi seçimlerinin seyircisi hâline gelir. Nitekim Yeni Ahit’in büyük bir bölümü kurtuluşu insanların arzularının, yani “fayda fonksiyonlarının” özünün dönüşmesi üzerinden anlatır.

İktisatçıların insan doğasıyla hesaplaşması gerektiğinde ısrar etmek, akademik anlamda kılı kırk yarmak değildir. Ahlak ve etik iktisat bölümlerinden sürgün edilmeden önce politik iktisatçılar; erdem, hoşnutluk, neşe ve anlam gibi insan gelişiminin maddi olmayan boyutlarını ve bunların kıtlık ve ödünleşimlerle dolu bir dünyayla nasıl ilişkili olduğunu düzenli olarak ele alırlardı. Politik iktisatçılar kamu politikasının karmaşık dinamikleri olduğunu, farklı açılardan değerlendirilmesi ve tevazuyla ele alınması gerektiğini kabul ediyorlardı. Felsefi iktisadi sorgulamayla uğraşıyorlardı.

İnsanların fayda fonksiyonlarındaki kusurlar nedeniyle kötü tüketim tercihleri yapabileceklerinin — kendilerini mutsuz ve hoşnutsuz eden biçimlerde fayda arayabileceklerinin — kabulü, iktisat politik iktisat ve ahlak felsefesinden ayrılmadan önce onun temelini oluşturuyordu. Antropoloji, etik ve insan gelişiminin, sosyal yardım programlarından vergi sistemlerine ve düzenleyici rejimlere kadar kamu politikası açısından önemli sonuçları vardır.

Taşıyıcı annelik, fuhuş ve kürtaj gibi konulara ilişkin politikalar hakkındaki tartışmalar, yalnızca basit rıza veya fayda maksimizasyonu değerlendirmelerinden daha fazlasını içermelidir. Pek çok sosyal yardım politikasının, faydayı maksimize etmek veya verimliliği artırmak söz konusu olduğunda beyaz tahta üzerinde basit “çözümleri” varmış gibi görünür; ancak bu politikalar iş, bir şeyler başarma ve başarı yoluyla elde edilen mutluluk ve hoşnutluğun temel unsurlarını gözden kaçırdıkları için gerçek hayatta uygulandıklarında çoğu zaman başarısız olur.

İktisat, yanlış yönlendirilmiş ütopik politikaları dizginlemek için vazgeçilmez olmaya devam ediyor. Niyetlerle sonuçlar, araçlarla amaçlar arasında bağ kuran disiplindir. Postliberallerin yaptığı gibi iktisat teorisini ve iktisadi bulguları bir kenara atmak, durgunluk, yolsuzluk ve daha büyük eşitsizlik de dahil olmak üzere pek çok istenmeyen sonuca yol açacaktır.

Ancak iktisatçının bu sonuçların iyi mi kötü mü olduğu meselesinden tamamen kopuk kalabileceğini varsaymak safdillik olur. Yalnızca nicel hesaplamalara değil, nitel yargılara da ihtiyacımız var. Üst tercihleri — neye değer vermek istediğimize ilişkin seçimlerimizi — değerlendirmek, bu meseleyi ciddiye almak için iyi bir başlangıç noktasıdır. İnsanlar yalnızca fayda maksimizasyonu yapan veya rasyonel kararlar alan varlıklar değil, etik varlıklardır.

Etiği yeniden iktisat teorisine dahil etmek, “kasvetli bilimi” yeniden gerçekten insancıl kılmanın tek yoludur.

*Paul Mueller, American Institute for Economic Research’de kıdemli araştırma görevlisi; ayrıca Center for Religion, Culture, and Democracy bünyesindeki Religious Liberty in the States projesinde araştırma görevlisi ve yardımcı direktördür. Ten Years Later: Why the Conventional Wisdom about the 2008 Financial Crisis is Still Wrong (2018) adlı kitabın yazarıdır. USA Today ve Fox News’in yanı sıra Intercollegiate Review, Christian History, Adam Smith Works ve Religion and Liberty gibi yayınlarda yazıları yayımlanmıştır.

Kaynak: https://lawliberty.org/making-economics-humane-again/