Ekonomik Dayanıklılık Savaşı
İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırıları bir haftayı geride bıraktı. ABD ve İsrail’in askeri endüstriyel kapasitesi ile kendi askeri endüstriyel kapasitesi arasında büyük bir uçurumun farkında olan İran, çatışmayı simetrik bir güç mücadelesi olarak değil, asimetrik bir yıpratma savaşı olarak sürdürmeye çalışıyor. Şu an herkesin aklında ortak bir soru var: Bu savaş ne zaman bitecek? Bu soruya verilebilecek en gerçekçi yanıt; taraflardan biri için savaşın ekonomik maliyeti artık katlanılamaz bir eşiği aştığında, savaşı o zaman bitecektir.
Zira bugün Ortadoğu’daki çatışma, askerî stratejinin çok ötesinde, küresel dengeleri sarsan devasa bir ekonomik satranç tahtasına dönüşmüş durumda. Savaşların galibini artık yalnızca askeri endüstriyel kapasitesinin üstünlüğü değil, tarafların bu çatışmanın maliyetini ne kadar süre taşıyabileceği, başka bir deyişle “ekonomik dayanıklılık” belirliyor. Mühimmat stoklarından enerji arzına, petrodolar akışından küresel enflasyon dinamiklerine kadar her unsur, savaşın gidişatını şekillendiren görünmez birer zamanlayıcı işlevi görüyor.
İran, bu gerçeğin farkında olarak simetrik bir askerî yanıt vermek yerine rakiplerini çok katmanlı bir maliyet tuzağına çekmeyi hedefleyen bir yıpratma doktrini izliyor. Tahran’ın düşük maliyetli drone ve füzeleri ABD’nin değerli mühimmat stoklarını eritirken, Hürmüz Boğazı üzerindeki baskı Körfez’in petrodolar fonlarını ve Batı’nın enerji güvenliğini doğrudan tehdit ediyor. Küresel enerji fiyatlarındaki her sıçrama ise bir yandan Rusya’ya jeopolitik nefes alanı kazandırırken öte yandan Batı başkentlerinde toplumsal huzursuzluğu ve siyasi baskıyı derinleştiriyor. Bu durum yalın bir gerçeği bize tekrar hatırlatıyor; askerî strateji ancak ekonomik gücün izin verdiği ölçüde hayat bulur. Ekonomik dayanıklılık sınırı aşıldığında ise sadece savaşın yönü değil, anlamı da değişir.
Savaşın Görünmez Belirleyicisi Olarak Ekonomik Dayanıklılık
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları bağlamında savaşların nasıl ve ne zaman sonuçlandığını değerlendirirken, “askerî üstünlüğün” tek başına belirleyici olmadığını; en az onun kadar, hatta çoğu zaman daha fazla, “ekonomik dayanıklılığın” çatışmanın süresini ve sonucunu şekillendirdiğini dikkate almak gerekir. Modern savaşlar, yalnızca cephede sağlanan taktik kazanımlarla değil, bu kazanımların ne ölçüde finanse edilebildiğiyle yürütülür. Savunma harcamalarındaki artış ilk bakışta en görünür maliyet olsa da, savaş ekonomisinin etkileri bunun çok ötesine uzanır. Enerji tedarik zincirlerindeki kırılganlık, sigorta primlerindeki yükseliş, ticari taşımacılıkta artan navlun maliyetleri, dış finansmana erişimin zorlaşması, yaptırımların dolaylı baskıları, müttefikler üzerinde oluşan siyasi ve ekonomik yük ile piyasalardaki belirsizlik, devletlerin ekonomik direncini doğrudan sınayan faktörlerdir.
Bu nedenle ekonomik maliyet, savaşın gidişatını belirleyen görünmez fakat son derece etkili bir zamanlayıcı işlevi görür. Ekonomik kapasite zorlandıkça taraflar stratejik hedeflerini yeniden tanımlamaya, müzakere seçeneklerini değerlendirmeye veya çatışmayı daha kontrollü bir çerçevede sürdürmeye yönelir. Uzun vadede askerî stratejinin sürdürülebilirliği, tamamen ekonomik dayanıklılığın sınırlarıyla belirlenir. Ekonomi bu sınırın ötesine geçtiğinde ise hem politik hem de askerî yaklaşım kaçınılmaz biçimde değişir.
Sonuç olarak ekonomik maliyet, savaşın bitişini tek başına belirlemese bile, tarafların hedeflerini gözden geçirmeye, tırmanmayı sınırlamaya ya da diplomatik kanalları zorlamaya iten görünmez bir geri sayım mekanizmasıdır. Askerî strateji, ekonomik gücün izin verdiği ölçüde hayat bulur. Ekonomik dayanıklılık zayıfladığında ise sadece savaşın yönü değil, savaşın anlamı da değişir.
İran’ın Maliyeti Artırma Stratejisi
İran’ın ABD ve İsrail’e karşı doğrudan askerî güç dengesine dayanmak yerine savaşın maliyetini artırmaya odaklanan stratejisi, dört temel başlık altında incelenebilir. Bu yaklaşım, Tahran’ın sınırlı kaynaklarını maksimum stratejik etkiyle kullanmasına imkân verirken, ABD ve İsrail’in uzun vadeli savaş kapasitesini ekonomik, lojistik ve jeopolitik açılardan zorlamayı hedefler. Her bir unsur, görünürde taktik bir hamle gibi görünse de, bütün olarak değerlendirildiğinde İran’ın rakiplerini küresel ölçekte baskılayan kapsamlı bir maliyet-enflasyon mekanizması oluşturduğu görülmektedir.
İlk olarak; asimetrik mühimmat maliyeti ve ABD’nin stratejik stok sorununa odaklanmak gerekiyor. İran’ın en etkin araçlarından biri, düşük maliyetli mühimmat ve insansız sistemler kullanarak ABD ve İsrail’i çok daha pahalı savunma sistemlerini tüketmeye zorlamasıdır. Basit dronelardan kısa menzilli füzeye uzanan bu mühimmat portföyü, maliyet açısından büyük bir asimetri yaratıyor. ABD ve İsrail, İran’ın bu nispeten ucuz sistemlerini bertaraf etmek için Patriot, Arrow, Iron Dome ve diğer yüksek maliyetli savunma sistemlerini devreye sokmak zorunda kalıyor. Geniş coğrafyalarda sürdürülen operasyonlar, özellikle ABD’nin hassas güdümlü mühimmat stoklarını hızla tüketirken, bu stokların yenilenmesi ise hem zaman hem de kritik hammadde ihtiyacını artırıyor.
Daha da önemlisi, modern savunma sanayiinin kalbi olan nadir toprak elementlerinin büyük bölümü Çin tarafından kontrol edilmesidir. ABD, Çin’le stratejik rekabet içindeyken Ortadoğu’da mühimmat stoklarını eritmesi, uzun vadede Pasifik’teki caydırıcılığını zayıflatacaktır. Çin ile olası bir Tayvan krizinde ihtiyaç duyulacak kritik mühimmatın önemli bir kısmının Ortadoğu’daki çatışmalarda tükeniyor olması, ABD açısından doğrudan bir stratejik güvenlik açığı doğuracaktır. Bu durum, Washington’ın küresel askeri rezervlerini aşındırırken, aynı zamanda Çin ve Rusya gibi rakipleri için hem askeri hem de diplomatik alanda geniş bir fırsat penceresi aralamaktadır. Rand Corporation gibi önde gelen analiz kuruluşlarının da vurguladığı gibi ABD’nin çift cepheli bir çatışmayı kaldıracak stok kapasitesi bulunmamaktadır. Dolayısıyla İran’ın ucuz mühimmat stratejisi, yalnızca bölgesel bir maliyet değil, ABD’nin küresel güç projeksiyonunu zayıflatan yapısal bir tehdittir.
İran’ın maliyet artırma stratejisinin ikinci ayağı, Hürmüz Boğazı üzerinden Körfez ekonomilerini baskılamaktır. Dünya petrol ticaretinin yaklaşık üçte biri bu boğazdan geçmektedir. İran’ın boğazı kapatması ya da gemi trafiğini uzun süre aksatması, Suudi Arabistan, BAE, Katar ve Kuveyt gibi enerji ihracatına bağımlı rejimler için ağır bir ekonomi-politik maliyet yaratacaktır. Petrol akışındaki her kesinti, bu ülkelerin bütçe dengelerini bozacak, sosyal harcama kapasitesini daraltacak ve iç siyasette meşruiyet krizine yol açacaktır.
Dahası, Körfez’in devasa petrodolar fonları, Batı finans piyasalarının likiditesini besleyen en kritik kaynaklardan biridir. Bu gelirlerde yaşanacak her düşüş, yalnızca Körfez bütçelerini değil, ABD ve Avrupa finans sistemlerini de doğrudan etkileme potansiyeline sahiptir. Trump yönetiminin geçtiğimiz yıl duyurduğu 3.2 trilyon dolarlık yatırım anlaşmasının önemli ölçüde Körfez sermayesiyle finanse edilmesi beklenirken, Hürmüz’de yaşanacak kalıcı bir deniz ticareti aksaması bu vaatleri fiilen imkânsız hale getirebilir.
Son günlerde Körfez ülkelerinin büyük şirketleri, çatışmanın enerji fiyatları, sigorta maliyetleri ve bölgesel risk primi üzerindeki olumsuz etkilerinden dolayı hem ABD’ye hem diğer muhataplarına yönelik hoşnutsuzluklarını açıkça dile getirmeye başladı. Yerli-yabancı yatırımcıların artan tedirginliği, Körfez borsalarında dalgalanmaları tetiklerken, bölgedeki uzun vadeli yatırım planlarının revize edilmesine yol açacaktır.
Bu ekonomik rahatsızlığın büyümesi, ABD ve İsrail üzerinde çift yönlü bir baskı mekanizmasına yol açacaktır: Bir yandan Körfez rejimlerinin siyasi desteğinin zayıflaması, diğer yandan küresel sermayenin risk algısındaki bozulma Washington ve Tel Aviv’i stratejilerini yeniden düşünmeye zorlayabilir. Kısacası, Körfez ekonomilerinin ve yatırımcılarının duyduğu rahatsızlık, savaşı sadece bir askerî hesap değil, giderek daralan bir ekonomik sabır sınırı haline getirmektedir.
İran’ın maliyet artırma stratejisinin üçüncü ayağı enerji arzının daralmasının yol açacağı yeni sonuçlardır. İran kaynaklı bir kriz nedeniyle petrol ve LNG arzının kısıtlanması küresel enerji fiyatlarını hızla yükseltirken, aynı zamanda Rusya üzerindeki yaptırımların gevşetilmesi yönünde güçlü bir baskı üretecektir. Hâlihazırda Ukrayna savaşının ardından Avrupa için ciddi bir güvenlik tehdidi oluşturan Rusya, artan enerji gelirleriyle ekonomik ve askerî kapasitesini yeniden güçlendirebilir. Avrupa ve Asya-Pasifik ülkeleri, Körfez’den gelen arzın aksaması durumunda zorunlu olarak Rus pazarına yönelmek zorunda kalabilir.
Bu yönelme, Moskova’ya hem ekonomik kaynak sağlayacak hem de diplomatik manevra alanı kazandıracaktır. Avrupa güvenliğini tehdit eden Rusya’nın güçlenmesi, ABD’nin stratejik odaklanmasını bölerek Washington’ın hem İran hem Rusya hattında aynı anda baskı altında kalmasına yol açacaktır. İran böylece dolaylı bir hamleyle ABD’nin küresel stratejik planlamasını zayıflatmaktadır.
İran’ın maliyet artırma stratejisinin dördüncü ayağı artan enerji fiyatlarının küresel ölçekte yol açacağı sosyoekonomik etkilerdir. İran’a yönelik saldırıların tetikleyebileceği enerji arz kesintileri, Avrupa başta olmak üzere büyük ekonomilerin enerji faturalarını dramatik biçimde artıracaktır. Bu artış yüksek enflasyon, üretim maliyetlerinde yükseliş, büyümede yavaşlama ve işsizlik riskinin artması gibi zincirleme etkiler doğuracaktır. Toplumsal düzeyde yaşam maliyetinin artması siyasi kutuplaşmayı ve hükümetlere yönelik memnuniyetsizliği derinleştirecek, bu da başta ABD olmak üzere Batı kamuoyunda İran operasyonlarına verilen desteği azaltacaktır. Devlet düzeyinde artan enerji sübvansiyonları bütçe dengelerini bozacak, mali sürdürülebilirliği zayıflatacak ve hükümetlerin dış politikada daha temkinli davranmasına yol açacaktır. Avrupa ve Asya-Pasifik’teki müttefiklerin isteksizliği ise ABD ve İsrail’in İran operasyonlarını hem diplomatik hem ekonomik açıdan daha maliyetli hale getirecektir.
İran ile ABD–İsrail arasındaki mevcut çatışma, klasik askerî hesaplamaların ötesine geçerek ekonomik dayanıklılığın belirleyici olduğu yeni bir savaş dinamiğini gözler önüne seriyor. Cephede atılan her adım, enerji piyasasında, küresel tedarik zincirlerinde, finansal akışlarda ve iç siyasi dengelerde yankı buluyor. İran’ın maliyet artırma stratejisi, yalnızca taktiksel değil; ekonomik, diplomatik ve psikolojik boyutlarıyla çok katmanlı bir baskı mekanizması üretirken, ABD ve İsrail’in uzun vadeli savaş kapasitesini aşındırıyor. Bu nedenle çatışmanın geleceğini anlamak için silah sistemlerinin menzilinden çok ekonomilerin dayanıklılık eşiğine bakmak gerekiyor. Savaşın ne zaman biteceğine dair en gerçekçi belirleyici, taraflardan biri için maliyetin artık taşınamaz hale gelmesi olacak.
[1] Doç. Dr., Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm başkanı., [email protected].