Eko-Politika, Müzik Ve Türk Sağı

Türk sağı ve müzik ilişkisi dikkate alındığında kurucu isimlerin başında gelen Hasan Sağındık’ın 1990 yılında yayınlanan ilk albümü “Yusuf Yüzlüler”de, verili sağcı, muhafazakar, ülkücü, İslamcı müzikal dilin çok dışındaki bir şarkıyla, Türkiye’de tercüme metinler üzerinden kendisini yenilemeye çabalayan yeni sol söylemin alt başlıklarından birisi olan “yeşil politika” hareketinin senkronik biçimde aynı zamanlarda ortaya çıkışı önemlidir.

-Her ne kadar dünyada ekoloji ve politika ilişkisine dair kuramsal metinlere 1970’lerden itibaren rastlasak da- (1973 yılında İngiltere’deki Ekolojik Parti ve sonrasında 1980’de Almanya’da kurulan Yeşiller Partisi bu anlamda ilk siyasal deneyimler), Berlin Duvarı’nın yıkılışı, reel sosyalizm deneyiminin çöküşü ardından çağın koşullarına göre kendi literatürü ve insanı, toplumu, tarihi, doğayı kendi çözümleme biçimine göre sosyalist paradigmadan hareketle yeniden yorumlayıp, yeni politik dil üreten solun, özellikle bütün dünyada çevre hareketlerini besleyen bir motivasyon inşa ettiği tartışma götürmez.

Sol ekol içerisinde tanımlayabileceğimiz Ayrıntı Yayınları’nın politik ekolojinin kuramsal metinlerini çevirerek 1980’lerin sonu ve 90’lar boyu Türk okuruna sunduğu kitaplar bu açıdan çok değerli metinler. Jonathon Porritt’in “Yeşil Politika” (Alev Türker çevirisi, 1989), Andre Groz’un “Kapitaliz, Sosyalizm, Ekoloji” (Işık Ergüden çevirisi, 1993), Ernest Callenbach’ın meseleyi roman bütünlüğünde ele alan “Ekotopya” (Osman Akınhay çevirisi, 1994), hatta otomobil kazaları sonucu ölümleri azaltmak için mesela bisiklet, toplu taşıma gibi alternatif ulaşım araçlarını öneren Peter Freund ve George Martin’in kaleme aldığı “Otomobil Ekolojisi” (Gürol Koca çevirisi, 1996) gibi kitaplar için önce metinler diyebiliriz.

Özellikle “yeni sosyolojik hareketler”in Türkiye’de tartışılmaya başlandığı yıllar açısından ekolojik duyarlılığının, devletlerarası resmi çevre anlaşmaların dışında bağımsız, sivil olarak 1980’lerin sonu ve 90’lar boyu -küçük topluluklar biçiminde de olsa- meselenin kendisine yaşam alanları bulmasını, sonraki bir çok gelişmeyi besleyen kıymetli girişimler biçiminde ele almak gerekli. Bu arada, Ayrıntı Yayınları’nın çevirdiği kuramsal metinlerle beraber Türkiye’deki ilk ekolojik politik örgütlenme olan Yeşiller Partisi’nin de 1988 yılında kurulduğunu hatırlatmak isterim.

Ülkücü sanatçı Hasan Sağındık’ın 1990 yılında çıkan ilk albümündeki “Beni Bu Şehirden Al Götür Anne” isimli eser ekolojik bir söyleme sahiptir.

 

Ülkücü bir kimliğe sahip olan sanatçı Hasan Sağındık’ın, 1970’lerin ortalarından kendisine kadar ulaşan ve Ozan Arif, Ozan Hilmi Şahballı’da karşılık bulmuş sünni politik ozan geleneğini modern müziğin imkanları ile buluşturup, kentli bir ozan kimliği üzerinden yeniden ürettiği ilk çalışması “Yusuf Yüzlüler” her ne kadar ağırlıklı şekilde 12 Eylül mağduriyetine atıflar yapan eserlerden meydana gelse de özellikle bir şarkı bu, bahsettiğimiz eko-politik tartışmalarla beraber okunmaya müsaittir. 1990 yılında Günalp Müzik etiketi ile kaset formatında yayınlanan albümün B yüzünün ikinci sıralamasında yer alan “Beni Bu Şehirden Al Götür Anne” isimli şarkı kapitalist döngü içerisinde sanayileşmeye paralel olarak kirlenen kenti, havayı, denizi eleştirip, çözüm olarak insanî yaşama koşullarını kaybetmiş bu mekanik ortamı terk etmeyi önerir. Şarkının sözleri şöyle:

BENİ BU ŞEHİRDEN AL GÖTÜR ANNE

Söz: Cumali Balıkçıoğlu

Müzik: Hasan Sağındık

 

Beni bu şehirden al götür anne

martıları can çekişen denizler istemem

ben suları içilen billur ırmakların çocuğuyum

sabahları çiçek kokusu ve kuş sesleriyle uyanmak istiyorum

 

Beni bu şehirden al götür anne

badem ağaçlarını resimlerde görmek yetmez bana

ben mehtaplı akşamların samanyolu çocuğuyum

yüreğim sığmaz bu sefertası apartmanlara

gökyüzünü görmeden yaşayamam

 

“Martıları can çekişen deniz”, insanların üst üste sıkıştırıldığı “sefertası apartmanlar”dan, “suları içilen billur akan ırmakların”, “sabahları çiçek kokusu ve kuş sesleriyle” uyanılan, “gökyüzünün görülebildiği”, “badem ağaçları”nın bulunduğu yeni bir yaşam alanına dair isteklerin bir çocuğun dilinden şarkıya dönüştüğü eser, bahsettiğimiz politik mahfil dikkate alındığında hem öncesi, hem sonrası açısından benzeri olmayan bir söyleme sahiptir. Çevreyi koruma bilinci meselesinde kuşkusuz muhafazakar sağın beslendiği kaynaklardan birisi olarak dini metinlerde tabiat ve mahlukata karşı duyarlı davranmayı gerektirecek ayet ve hadisler bulmak mümkün. Ancak çevreye dair farkındalığın aynı zamanda politik bir dil ve tavra büründüğü bir örgütlenme ve söylemden bahsedemeyiz o yıllar için -ve aynı zamanda şimdi de-. Yakın zamanlarda birkaç makaleye sığdırılmaya çalışılan “ekoloji fıkhı” arayışları da kanaatimce mahallesinde çok karşılık bulmuş değil.

Benim de çocukluğumun bir bölümünün geçtiği Fatsa’daki maden arama işinden görüntü. Sağcı muhafakazar dini stk’lar, ilahiyat ve sanat çevresi bu katliam karşısında bir dile sahip değil.

 

Geçtiğimiz günlerde bir müftünün, Karadeniz yayla festivallerinde horon tutulurken kadın ve erkeklerin ellerinin birbirine değmesi konusunu kendisine görev biçip eleştiren açıklama yapması da tartıştığımız mesele bakımından dikkate değer. Çünkü bunca zaman müftünün, Karadeniz yaylalarında çevre katliamları yapılırken, insanların yüzyıllar boyu süren geleneksel yaşam alanlarının tabi dengesi vahşi maden arama ve HES’ler yüzünden bozulurken hiç konuşmaması karşımıza dinin adalet, vicdan ve mahlukatın hakkının korunması açısından bir -en hafif ifadeyle- duyarsız temsil çıkarmakta. Zehirli kimyasal maddelerle toprağın yapısına ve yeraltı sularının saflığına karşı gerçekleştirilen bu saldırı ve HES’ler ile içip, içerisinde hayat bulacakları suları kesilen börtü böceğin, mahlukatın hakkı ile bu vakte kadar hiç ilgilenmeyen din temsili ve aynı zamanda uluslararası büyük şirketlerin gelip topraklarımızda doğal yapıyı zedeleyen yöntemlerle çalışıp, dere sularımızın rengini değiştirmeleri, bitki örtüsünü acımasızca kazıyıp tepeleri çıplak bırakmaları gibi meselelerde ulu hocaların(!) geçmişte ve şimdi hiç konuşmamasını nasıl açıklayacağız (bunu, yayla tahribatının mağduru, tanığı bir Karadeniz çocuğu olarak yazıyorum).

Dolayısıyla gerek ülkücü ve gerekse İslamcı müzik üretimi düşünüldüğünde, ekolojinin tahribatı karşısında çağdaş eleştirel bir dil, tutum, tavır, ekol ve vicdan üretmek gibi pozisyona yaklaşmayan ilahiyatın yoksunluğu doğal olarak muhafazakar sağ mahfil içerisinde yer alan sanatçıların da benzer fotoğrafta konumlanmalarına yol açıyor. Keza sağcı muhafazakar dini stk’ların da böyle bir gündeminin olmadığı tartışma götürmez.

Kimi sağcı çevrelerde bu bahsettiğimiz çevre hareketleri ve köylü direnişlerinin uluslararası örgütler ve hatta uluslararası şirketler ile bağlantılı olduğuna dair iddialar bulunmasına rağmen, ekolojik dengenin bozulmasının neden sadece solcuları ilgilendirip, dini, muhafazakar yapıların meselesi olmadığı sorusu da ortada durmakta. Din bu konuda ne diyor mesela. Bir şey diyorsa peki kim suların, otların, havanın, böceğin, kuşların ve ağaçların hakkı için konuşacak. Sadece solcular mı?

Sağındık’ın “Beni Bu Şehirden Al Götür Anne” eserindeki vurgulamalarını düşündüğümüzde, mevcut mahallede daha evvel herhangi bir şarkıda bu denli yoğun çevre duyarlılığının bulunmaması açıklanabilir ancak devamında gelen sanatçıların buna benzer söylemi mesele edinmemesi ilginç. Bunu hem ülkücü hem İslamcı örgütlenme mahfilinde yer alarak müzik üretenler açısından söylüyorum.

Sol müzik birikimi içerisinden misal vermek gerekirse Yeni Türkü’nün “Yeşil Şarkı” (“Dünyanın Kapıları, 1987) ve devamında  “Yeşilmişik” albümündeki  (1988) kimi vurgulamaları, Mozaik grubunun “Bildiklerimiz” (Plastik Aşk, 1990), Bulutsuzluk Özlemi’nin albüm ismini taşıyan “Güneşimden Kaç” (1992),  Moğollar’ın “Bu Dünya Bizim” (Moğollar ’94, 1994) şarkıları başta olmak üzere kentleşme eleştirileri yapıp, ekolojik bilinç oluşturmaya yönelen birçok şarkı bulmak mümkün. Bunun yanında yine 1990’lı yıllarda Bergama’daki köylülerin tabiata zarar verecek yöntemlerle altın aranmasına itirazları ve mesela Doğu Karadeniz’de inşa edilen HES’lere karşı duran köylülere sol, sosyalist öykülerden gelen sanatçıların verdiği konser destekleri ele alındığında Türkiye’deki eko-politik hareketlere sağcı müzisyenlerin ilgi göstermediği malum. Dolayısı ile ülkücü bir sanatçı olarak Hasan Sağındık’ın bundan 36 yıl evvel öncü bir şarkı olarak ortaya koyduğu “Beni Bu Şehirden Al Götür Anne” bütün özgünlüğü ve tekliği ile koca bir müzik geleneği içerisinde orada tek başına yapayalnız ve karşılığını bulamamış şekilde duruyor ne yazık ki.