Duygunun tarihsel ve kavramsal halleri-III

Kaygı insanın özüdür ama … 

Renata Saleci’nin Kaygı Üzerine kitabındaki, “Aydınlanma, korkuya çözüm bulmak yerine aslında korkuyu radikalleştirmiştir” (s.140) ifadesi çok önemlidir zira bilinenleri ters yüz eder. Korku ve kaygının cehaletten ve bilinemezden kaynaklandığını sanan Aydınlanma düşünürleri, insan bilgisiyle doğaya hâkim oldukça ve dizginleri eline aldıkça yersiz korku ve kaygılardan kurtulacağını ileri sürüyorlardı oysa tam tersi bir durum ortaya çıktı. Modern zamanların en büyük hayal kırıklıklarından birisi duygu alanından geldi.

Hz. Muhammed’in (sav) kendisine vahyedilen ilahi mesaja dayanarak insanı “kaygı ve ümit (havf ve reca) arasında” olarak tanımlaması, başlı başına bir varoluş manifestosu olarak önümüzde duruyor. İbni Hazm’ın (994-1054) kaygıyla ilgili şu sözleri de varoluşçu yaklaşımın aslında İslam dünyasında hep olduğuna dair bir delil sunuyor: “İstisnasız bütün insanların güzel bulup peşinden koştuğu tek hedefin ne olduğunu araştırdım ve bunun bir tek şey olduğunu gördüm: Kaygı ve korkudan kurtulma… Dünya var olalı beri kaygıyı iyi sayan ve ondan kurtulmak istemeyen bir tek kişi bile yoktur. İşte bu değerli bilgi tam olarak zihnime yerleştiği, bu ilginç sır çözülüp aydınlandığı ve Yüce Allah bu büyük hazineyi düşüncemde açığa çıkardığı vakit, tasadan kurtulmanın gerçek yolunun ne olduğunu araştırmaya başladım. Âlimiyle cahiliyle, iyisiyle kötüsüyle bütün insanların üzerinde ittifak ettikleri bu hedefe ulaşmanın yolunun ahiret kurtuluşu için gerekli amelleri işlemek suretiyle Allah’a yönelmekten başka bir şey olmadığını anladım.”

İbni Hazm, bunları söylediğinde, bugün psikolojik bilimlerde kullandığımız “anksiyete” kavramının anlamını borçlu olduğumuz Kierkegaard’ın düşüncesini geliştirmesi için daha yüz yıllar vardı. İnsan için “yek katre-i hunest, hezar endişe” yani “İnsan, bir damla kan ve sayısız kaygıdır” sözünün sahibi Sadi Şirazi (1193-1292), “Kaygı sahip olduğumuz bir şey değil, olduğumuz bir şey” diyen Kurt Goldstein’dan yüzyıllar önce çoktan endişenin ontolojik niteliğini kavramıştı. Bunlar yani kaygı ve endişenin önemiyle ilgili ciddi bir teolojik ve edebi mirasımız olduğu doğru lakin “kaygı” kavramının bilimsel ifadesine karşılık gelen “anksiyete” kavramının bugünkü kullanılışını, Kierkegaard’ın felsefi dehasına borçlu olduğumuz saptamasından ilerleyelim..

Kierkegaard’ın “somut bir şeyden korku” ile “özgürlüğün baş dönmesi” diye tanımladığı “hiçliğin büyük kaygısı” (anksiyete) arasında yaptığı ayrım, sonradan varoluşçu felsefenin hem psikolojik bilimlerdeki bakışın temel taşı olacak muhteşem keşifti. Ama kaygı ile korku arasında ayrım yapıldı diye tüm sorunlar ortadan kaldırılmış olmadı. İnsanın duygusal alanıyla ilgili bilimsel bir çalışma yapmak, her zaman güçlüğünü korudu.

Dil zenginleşmelidir

“Duygu” alanındaki kargaşanın dolayısıyla bilimsel çalışmanın güçlüklerin nedenlerinden birisi, doğrudan doğruya dil ile ilgili.  Biz bir dilde tasfiye hareketine maruz kaldık. Sözüm ona öze döneceğiz derken dilin ana kaynağı olan gelenekle, tarihle bağının acımadan sökülüp atıldı. Birçok hal ve durum için benzeri misaller verilebilir ama konumuzla bağlantılı olduğu için geçenlerde internette dolanan tarihçi Halil İnalcık Hocaya atfedilen bir sözden bahsedeyim. Hoca, “stres” kelimesinin olur olmaz yerde kullanımına isyan ediyor ve şunları söylüyordu: “Bin kelimeyle iktifa edersek zihni melekelerimiz dumura uğrar. Herkesin ağzında bir stres. İyi de stresten maksadın ne güzelim? Dert mi, gam mı, kahır mı, keder mi, gussa mı, yeis mi, tasa mı, mihnet mi, elem mi, üzüntü mü, endişe mi, kasvet mi, nedamet mi, melal mi, enduh mu, hüzün mü, hüsran mı, hicran mı, ıstırap mı, inkisar mı, kâbus mu, hafakan mı, teessüf mü, teessür mü, vehim mi, buhran mı, matem mi, gaile mi? Söyle hangisi?’’

Dilde tasfiyeciliğin yol açtığı hasarları tanıyalım, onarmaya çalışalım, kızalım, üzülelim ama şunu da bilelim modern psikolojik bilimlerde anlam zenginliğini tek bir kelimeye indirgeyerek yok etme girişimi her dil için söz konusu. Hatta Karl Jaspers’tan Eugene Minkowski’ye Viktor Frankl’dan Christopher Lash’e kadar birçoklarına göre modern zamanlarda artan psikopatolojilerin nedenlerini ele alırken ortaya çıkan bu dilde daralmayı da hesaba katmalıyız. Tekrar duygu tartışmasında örnek olgu olarak ele aldığımız kaygıya dönecek olursak…

Kaygının çeşitli halleri

Bugün “kaygı” dediğimizde batı dillerinde de birçok durumu aynı anda kast ediyoruz. Mesela insan varlığının temeli olan kaygı (sorge; care) ve onun küçük zaman dilimlerinde kendini hissettirmesi olan endişe (angst; dread) ile, bir kişiyi, bir şeyi umursama (besorgen; concern), temel kaygının gündelik biçimlenmesi olan dertlenme (fürsorgen; solicitude), bir sorun tarafından boğulma, tasalanma (besorgnis; worry), bunların hepsi de  “anksiyete” kavramında içeriliyor. Bugün modern psikolojik bilimlerde bir insana “anxious”, yani endişeli, anksiyeteli dediğimizde onun hem belirsiz bir şeyin kaygısını yaşadığını, belirli bir şeyden dolayı tasalandığı aynı anda anlatılmak isteniyor.

Oldukça farklı bir anlam serüveni olmasına rağmen modern psikolojik bilimler için uzun zamandır, kaynağı belli olsun ya da olmasın endişeli durumlara “anxiety” deniyor. Yani modern psikolojik bilimler, “anxious”u ve “worrying”i birleştirerek, onları tarih içinde yeni bir anlam kaymasına da uğratmış oluyor. Biz de onlardan kopya ederek anlam kaymasını buraya taşıyoruz. Artık kaygı, endişe dendiğinde batı dillerinin çoğunda kullanılan ve tüm dünya dillerine doğru yaygınlaşan “anksiyete” kavramına çok yakın manalarda kullanıyoruz. Bunu not ederek söyleyeceklerimizi sürdürelim.

Aslında kaygılı düşünce, tasalanma diyebileceğimiz “worrying” ile kaygılı yaşantı manasına gelen “anxiety” benzer ama aynı şey değiller. Tasalanmayı daha ziyade kafamızda bizi yiyip bitiren vehimlerle, anksiyeteyi ise bedenimizde nefes darlığı ve çarpıntı gibi belirtilerle yaşıyoruz. Tasalanma, belli bir konuya, mesela uçağa yetişip yetişemeyeceğimize yoğunlaşırken anksiyete, karışık imajlarla her şeye nüfuz ediyor, tam olarak neden endişelendiğimizin adını koyamıyoruz, anlatamıyoruz. Tasalanma, nispeten daha gerçek nedenlerle alakalı oluyor, bizi sorunu çözmeye doğru hareketlendiriyor ama anksiyetede zihnimiz dağılıyor, elimizi kolumuz bağlanıyor, bir fasit daire içinde dönenip duruyoruz. Doğal olarak tasalanmaya göre anksiyete yaşantısı, daha çok sıkıntı veriyor, daha uzun sürüyor ve denetim altına alınması çok daha zor oluyor. Tasa kaynağı olan sorun çözüldükçe rahatlıyoruz ama anksiyetede adeta debelendikçe batıyoruz, bizi evhamlandıran bir dertten diğerine atlayıp duruyor zihnimiz. Böyle olunca yani sürekli huzursuzluk yaşayıp bir noktaya yoğunlaşamayınca, anksiyetenin mesleki ve kişisel yaşantımızı daha olumsuz etkileyeceğini ve normale daha uzak olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek.

Bu bilgiler muvacehesinde sanki şunları düşünmek uygun gibi. Nasıl fiziksel sağlık halinde bedenimizi hissetmezsek ruhsal sağlık halinde de varoluşumuzu hissetmeyiz. Bedenimiz de psikolojimiz de bize bir ağırlık yapmaz, kuşlar tabiatları icabı nasıl uçuyorsa biz de varoluşumuzun gereği olan yaşantıları yaşar gideriz. Ama dünyayla bağlantımızı sağlayan uğraşlarda sorun olmaya, dünyayla aramız açılmaya başladığında çoğu zaman önce can sıkıntısı ardından tasa ve kaygı çıkar gelir. Bunları karşılayacak gücümüz varsa, yolumuza devam eder, yeni uğraşlara, gailelere, aldırışlara bırakırız kendimizi. “Sevgili dünya” ile yeniden kaynaşıp angaje oluruz.  Eğer bu gücümüz yoksa sıkıntımızı, endişemizi gidermek için ne yapsak fayda etmez. Giderek kaygı hali yerleşmeye, normal yaşantıyla izah edemeyeceğimiz sağlıksız bir hal almaya başlar. “Yaygın Anksiyete Bozukluğu” dediğimiz, “sürekli, aşırı ve durumla uygun olmayan bir endişe durumu”na yakalanırız. Her durumda en kötü ihtimalleri düşünmemize neden olan aşırı endişe yüzünden günlük yaşam faaliyetlerimizi sürdüremez hale geliriz. Modern psikiyatrinin iyi bilinen, daha çok kadınlarda olmak üzere oldukça sık görülen ve tedavi gerektiren bir rahatsızlığına duçar olmuşuzdur.

Kaygı, sıradan korkudan farklı olarak konjonktürel değil ontolojik… Fanilik bilincimizin olması, dünyamızın her an elimizden alınıvereceği hissine neden oluyor. Yani varoluşumuz sürekli tasa, kaygı üreten bir yapıda. Olağan tasa ve kaygı, tamamen normal olduğu gibi bizi yeni yaşantılara, heveslere, ilgilere doğru çevirdiğinden yararlı da… Bizim böyle bir varoluşa sahip olmamız, biyolojik donanımızdaki sorunlarla, yetiştirilme tarzımızdan gelen dinamik problemlerle, baş etme becerilerimizdeki eksiklik ve hatalarla ve yaşadığımız dünyanın dertleriyle birleştiğinde, kimimizde kaygılı olmak, kişiliğimizin, huy ve mizacımızın bir parçası haline gelirken kimimizde  “kaygı bozuklukları” için uygun vasat ortaya çıkmış oluyor. Değişik sebepler yüzünden birçoğumuzun kaygısı, hastalıklı bir boyutta yaşanıyor.  “Kaygı hem sonsuz bir acı kaynağı hem de gerçekliğin yaratıcı dönüşümüdür… Her birimiz kaygının içeriksel ifadelerini ve dönüşümlerini ona kulak vererek ve onu yorumlayarak tanımalıyız, doğal olarak onu ne idealleştirmeli ne de tamamen lanetlemeliyiz” derken Borgna kaygının bu farklı hallerini kast ediyor.

Olağan, normal, sağlıklı endişe ile sağlıksız hastalıklı endişe farkı, zaten hayli güç olan duygu alanına duygunun şiddet ve süresi ile ilgili yeni bir boyut daha ekliyor. Kişilik, mizaç, huy kavramlarının tartışmaya ilave edilmesi gerekli hale geliyor.