Duygunun halleri-I
Felsefe lazımdır
Felsefi bilginin eleştirelliğiyle ve yoruculuğuyla yüz yüze gelmemenin en iyi yolu, sanki o yokmuş gibi davranmaktır. Psikiyatride, psikolojik-nörolojik bilimlerde kavramlara karşı felsefi soruşturma yapmamayı, filozofların katkılarını görmezden gelmeyi buna bağlıyorum. Her ne kadar felsefeye merakın geçmişte olumsuz sonuçlar verdiği ve bilimsel yaklaşımı bozduğu bu tutuma gerekçe olarak sunulsa da boş verme yaklaşımını haklı gösteremez. Ama ne ki boşvermeciliğin aksi yönde çabalar da var. Bu çaba sahipleri, felsefe ve bilim arasındaki olası etkileşimleri ve kesişmeleri büyük bir titizlikle ele alıyorlar; üstelik bir zamanlar çocuksu “anti-psikiyatri” akımının yaptığı gibi bilimsel bilgiyi felsefeleştirme çabasında da değiller. Felsefenin de psikolojik bilimlerin de ayrı bilgi kıtaları olduğunu biliyorlar.
Gerçekten de psikiyatride, psikoloji-nörolojik bilimlerde neyin “bilim” neyin “felsefe” olduğunu belirlemek çok büyük önem taşıyor. Bilimin, felsefenin ve diğer beşeri etkinliklerin neler olduklarını, nasıl işlediklerini açık biçimde ayırt edebilirsek, ancak o zaman, bu alanlarda “bilim”miş gibi arzı endam eden sızmaları saptama ve tasfiye etme şansına kavuşabiliriz. Fakat bunları söylemek, bizim bilimsel çalışmalarımız sırasında asla felsefeye ihtiyacımız olmadığı şeklinde anlaşılmamalıdır. Tam tersine felsefeyi “felsefe” olarak yaptığımızı bildikten, onu “bilim”miş gibi yutturmaya kalkmadıktan sonra, felsefe, bilimsel çalışmalarımızda oldukça yol gösterici olabilir.
Felsefenin “bilim”in sınırlarının belirlenmesinde ve yöntembilgisinde tüm bilimlere yaptığı katkının yanı sıra psikiyatriyle ve psikolojik-nörolojik bilimlerle çok özel bir yakınlığı var. Bu nedenle, Walter Kaufman’ın (1997) “Anlığın keşfine katkıda bulunanlar yalnızca ruhbilimciler olmamıştır. Aslında Freud dışında, meslekten ruhbilimcilerin Goethe, Hegel ya da Nietzsche’den çok daha az katkıları olmuştur” saptaması oldukça yerindedir. “Bilinçdışı”, “anksiyete” gibi kavramları düşünce dünyasında ilk ortaya atanların filozoflar olmaları da bu yakın ilişkinin bir başka kanıtıdır.
Şimdi üzerinde konuşacağımız “duygu” alanı, felsefenin bize nasıl bir yol göstericilik yapabileceği konusunda iyi bir örnektir. Bugün modern psikiyatride, psikolojik-nörolojik bilimlerde “duygu” alanında sağlam bir kavramsal çatıya sahip değiliz. Duyguların biyolojik olarak beyin kabuğunun (korteks) altındaki beyin bölümleriyle daha çok ilintili olduklarını biliyoruz. Duyguların genel ifadesi olarak “emosyon”, bir insanın belli bir andaki emosyonel durumuna “duygulanım” (affection), genel olarak ve son günlerde kendisini nasıl hissettiği konusunda bize söylediklerine “duygudurum”, “mizaç” (mood) diyoruz; dikkatimizi daha çok duygulanım ve duygudurumun niceliksel bozukluklarına ve uygunsuzluklarına çevirebiliyoruz. Duygudurumun birden fazla, duyguların ise genellikle bir yönelimi olduğunu bildiğimiz halde, birisine son zamanlarda nasıl olduğunu sorduğumuzda “harikayım” derse pek itiraz etmiyoruz.
Kabul etmek zorundayız ki, duygu alanı, buraya dâhil birçok bozukluk tanımlanmış ve tedavi ediliyor olsalar da psikiyatrinin, psikolojik-nörolojik bilimlerin en az bilinen ve bilimsel dokusu çok zayıf bir alanı; henüz kavramsal düzeyde var olan sorunlar giderilememiş hatta birçok bilimci tarafından fark bile edilmemiş halde. Bu nedenle “duygu” alanındaki en “sağlam” ve “sıkı” bilimselliğe sahipmiş gibi görünen biyolojik yaklaşım yanlıları bile, niyetleri ne olursa olsun, bilimsellikten oldukça uzak bir konuma sürükleniyorlar. Psikososyal yaklaşım yanlıları ise, çoğu kere “duygu” alanında kendilerinden çok eminmiş gibi görünen bir tutum sergilemelerine rağmen, sundukları bilginin bilimsel kalitesi çok düşük. Psikososyal yaklaşımın “duygu” alanındaki söylemleri, bırakın felsefeyi zaman zaman yarı dini ve hatta ideolojik bir görünüm arz ediyor.
“Duygu” alanındaki kavramsal kargaşa
Hemen bütün dillerde gündelik kullanımda neyin duygu olduğu neyin olmadığı hakkında belirgin bir karışıklık ve ayrışmamışlık söz konusu… Bu durum aynı şekilde bilimsel alana da yansıyor. Mesela “sürpriz”, “yalnızlık”, “estetik deneyim” ne ölçüde duygu ile ilintilidir belli değil, yalnızlık sadece belli bir tür üzüntü hali midir açıklık yok ama öfke ve korkunun duygu olduğu daha kolay kabul ediliyor.
Benzer bir karışıklık his (feeling) ve duygu (emotion) kavramlarının tanımlarında da var. Bunlar arasındaki sınırları kesin olarak belirlemeye çoğu zaman imkân bulunmuyor. İlkinde fiziksel duyumlar, ikincisinde zihinsel duyumlar söz konusu iken bu ikisi kimi zaman (açlık, susuzluk) sadece fizyolojik kimi zaman (kıskançlık, haset, sevgi) sadece bilişsel süreçler için karışık bir tarzda kullanılıyor. Duyguların biyolojik, psikolojik ve toplumsal boyutları ve bir de her duygunun kişisel ve toplumsal bir tarihi olduğu göz önüne alınırsa işler tamamen içinden çıkılmaz hale geliyor.
Bugüne kadar öne sürülmüş olan duygu teorilerinde en çok şu noktaların altının çizildiğini söyleyebiliriz: Duygular, belli ölçülerde dışarıdan gözlenseler de esasen iç dünyamızda yaşanan öznel fenomenlerdir. Değer yüklüdürler yani nötr değil olumlu ya da olumsuz bir görünüm sergilerler. Daima bir kişiye, bir şeye, bir nesneye yöneliktirler. Çoğunlukla oldukça kısa sürelidirler.
Dikkatle bakıldığında, en çok üzerinde durulan, ittifak sağlanmış gibi görülen bu hususların bile tartışmalı olduğu görülecektir. Mesela duyguların öznel oldukları kabul edilse bile, “ham duygu” diye bir şeyin olduğu hayli tartışma götürür. Bir süredir psikolojik bilimlerde yürütülen doğuştan gelen temel duygular olup olmadığı meselesi, hala bir türlü çözüme kavuşturulamamıştır. Ne yazık ki “temel” diye öne sürülen duyguları içeren liste girişimlerinde ortak tek bir duygu bile bulunmamaktadır. Aynı şekilde duyguların beynimizdeki, bedenimizdeki kimyasallarla ilgili biyolojik bir alt-yapısından bahsetmek mümkün ama aynı zamanda bireysel ve toplumsal olarak şekillendikleri de kesin. Her duygunun kendi içinde bir gelişimi, bireysel ve toplumsal tarihi var. Zira kişiler arası alandaki yorumlar da, duygular için kurucu nitelik taşıyorlar. Yine duyguların kısa süreli olduğu genel olarak yerinde bir gözlem ama bazı acılı hallerde, aşk, haset ve kıskançlık durumlarında duyguların uzun müddet sürebildikleri de oluyor.
Bunların haricinde belirtmemiz gereken başka hususlar da var. Doğrudan hissedilmeyen duygu olmaz lakin bir kimsenin fiilen nasıl bir duygusal hal içinde olduğu da her zaman aşikâr değil. Bir his bir kenara itilebilir, insan onu başka şekilde yorumlayıp ifade etmeye kalkabilir. İki insan, aynı duyguyu hissediyormuş gibi göründükleri halde, onu tarif etmek için pekâlâ farklı kelimeler kullanabilirler. Kimi duygular, mesela haset, utanç verici olarak görüldüğünden başkalarına bunları hissettiğini söylemek konusunda gönülsüz davranılabilir, hatta bazı duygularını insan kendisinden bile gizleyebilir, gerçekte o sırada ne yaşadığını ancak bir süre geçtikten sonra fark edebilir. Kaldı ki insanın kendini kandırma kapasitesi nedeniyle bir duyguya sahip olduğumuzda onu doğru biçimde teşhis edebildiğimizin teminatı yoktur.
Başladık devam edeceğiz…