Dünya Nereye Gidiyor?

Dünyanın siyasi deprem denebilecek bir şey yaşadığı artık sır değil.

Özellikle Avrupa’da, analistlerin Soğuk Savaş boyunca “iktidar partileri” olarak gördüğü siyasi partiler, bugün hayatta kalma mücadelesi veriyor.

Bazıları 19. yüzyılda ortaya çıkan ulus-devlet kavramından bile daha eskiye dayanan siyasi kimlik varsayımları artık doğal kabul edilemez. Gözlerimizin önünde, yakın zamana kadar marjinal gruplardan pek de fazlası olmayan popülist hareketlerin baskısı altında sarsılıyorlar.

Aynı şekilde, sandığın meşruiyeti, hukukun üstünlüğü ve sorumlu özgürlük ilkeleriyle desteklenen geniş ulusal uzlaşılar, çekici yanılsamalardan ibaret hâle geldi. Yerleşik çıkarların, derin çelişkilerin, içi boş sloganların ve çifte standartların ağırlığı altında çöktüler.

Aynı zamanda ırksal önyargı ve popülizm illeti, sınırları tarihsel birikimlerin ürünü olan siyasi oluşumlarda özgürlük, demokrasi, kuvvetler ayrılığı ve iktidarın barışçıl biçimde devri ilkelerinin çeşitliliği korumaya yeterli olduğu varsayımını paramparça etti.

Örneğin Almanya’da yakın zamanda, 1949 ile 1990 yılları arasında Doğu Almanya’nın bir parçası olan Saksonya-Anhalt eyaletinde seçimler yapıldı. Dikkat çekici biçimde, kırk yılı aşkın komünist polis devleti yönetimi, bugün eyalet sakinlerinin yüzde 40’ından fazlasının Nazizm nostaljisine Doğu komünizminden de Batı demokrasisinden de daha olumlu bakmasına yol açmış durumda.

Birçok gözlemci, aşırı sağcı Almanya için Alternatif partisinin bu görece seyrek nüfuslu eyalette gösterdiği güçlü performansın Almanya genelindeki eğilimleri mutlaka yansıtmayabileceğini ve bir başka doğu eyaleti olan Mecklenburg-Vorpommern’in yakında farklı bir sınav sunacağını savundu. Ancak pazar günü orada yapılan oylamada da Almanya için Alternatif, oyların yaklaşık yüzde 38’ini alarak tek başına en fazla oyu alan parti oldu.

Fransa’daki durum da daha az kaygı verici değil. Anketlerin çoğu, Marine Le Pen’in aşırı sağ hareketinin bir sonraki cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerini kazanacağını, Jean-Luc Melenchon’un aşırı sol kampının ise onu oldukça geriden izleyeceğini öngörüyor. Bu iki kutbun arasında, öncelikleri konusunda kararsız Gaullizm, Mitterrandizm ve Macronizm kalıntıları duruyor; Charles de Gaulle’ün ünlü sözünden ödünç alırsak, denebilir ki 246 çeşit peynir arasından seçim yapan biri kadar afallamış durumdalar.

Manş Denizi’nin öte yakasında Britanya biraz farklı bir tablo sunuyor. Fransa’nın giderek parçalanan siyasi manzarasının aksine Birleşik Krallık, onlarca yıl boyunca yerleşik iktidar partilerinin hâkim olduğu görece istikrarlı bir sistemi korudu.

Birleşik Krallık’ı oluşturan uluslar uzun zamandır kendilerine özgü kimliklerine güçlü siyasi ve duygusal bağlarla bağlı olsalar da Viktorya dönemi boyunca Britanya siyaseti Anglo-Sakson İngiltere ile İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’nın Kelt bölgeleri arasındaki etnik ve dilsel çeşitlilikten yararlandı.

Nitekim bu Kelt topluluklarının üyeleri Britanya İmparatorluğu’nda lider, devlet adamı ve kabine bakanı olarak önemli mevkilere yükseldi. Bu düzen Soğuk Savaş’tan sonra bile varlığını sürdürdü. Ancak Soğuk Savaş’ın bozamadığını sonunda Brexit bozdu. Britanya’nın AB’den ayrılması, ağırlıklı olarak Birleşik Krallık’ın demografik ve siyasi kalbi olan İngiltere merkezli siyasi baskılardan doğdu

Aynı zamanda değişen parti dinamikleri hem İngiltere’de hem de üç Kelt ulusunda gerilimleri artırdı. Bu bölgelerdeki milliyetçi sertlik yanlıları onlarca yıl boyunca İngiltere’yi işgalci bir güç olarak gördü. Margaret Thatcher dönemindeki (1979-1990) Muhafazakâr hâkimiyet yılları, İngiliz olmayan azınlıklar arasında İngiliz yönetimi altında yaşadıkları algısını pekiştirdi.

Zamanla, Muhafazakârların Avrupa konusundaki tutumuna karşı çıkan İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’daki milliyetçi partilerin tümü güç kazandı. Bugün Britanya kendisini daha önce benzeri görülmemiş bir durumun içinde buluyor.

Burada, yıllar önce genel seçimlerden kısa süre önce İngiltere’nin güneydoğusundaki bir hastanede çalışan Arap bir doktor arkadaşımın bana anlattığı bir hikâye aklıma geliyor. Acil serviste sakin geçen bir gece, kendisine ve bir hemşireye kahve hazırlayıp onunla sohbete başladı. Yaklaşan seçimleri merak ederek hemşireye nasıl oy vermeyi düşündüğünü sordu. Hemşirenin mütevazı maaşını göz önünde bulundurarak İşçi Partisi’ni destekleyeceğini varsaymıştı. Hemşire, onu şaşırtarak, “Elbette Muhafazakârlara,” diye yanıtladı.

Nedenini sorduğunda, hemşirenin cevabı son derece apaçıkmış gibi geldi: “Çünkü İşçi Partisi İskoçların, Gallilerin ve İrlandalıların partisi.”

Bu, Britanya’nın şu anda İşçi Partisi tarafından yönetiliyor olmasına rağmen İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda liderlerinin kısa süre önce yaptığı toplantının medyada neden “Kelt zirvesi” olarak tanımlandığını açıklamaya yardımcı oluyor. Bu da, yeniden gündeme gelen İskoç bağımsızlığı ve İrlanda’nın yeniden birleşmesi ya da en azından Avrupa’ya dönüş talepleri sürerken Britanya’nın ulusal birliğinin artık doğal kabul edilemeyeceğine işaret ediyor.

Aynı dinamikler, bir zamanlar Sovyetler Birliği, Yugoslavya ve Çekoslovakya’da olduğu gibi, İspanya, Fransa ve İtalya için de geçerli. Washington, Kanada ve Danimarka’ya geçmişte davrandığı ve hâlen davranmaya devam ettiği gibi diğer ülkelere de davranmayı seçerse, benzer gelişmeler başka yerlerde de ortaya çıkabilir.

Bugün, bir zamanlar gri tonları içinde var olan birlikte yaşamdan çok uzak, giderek siyah ve beyazla tanımlanan bir dünyada yaşıyoruz.

*Eyad Abu Shakra, bu makalenin ilk yayımlandığı Asharq Al-Awsat’ın genel yayın yönetmenidir.

X: @eyad1949

Kaynak: arab.news/r4be3