“Drakula” aslında Yahudilere yönelik bir sosyal eleştiriydi

Yönetmen Luc Besson’un yeni Drakula filmi yakın zamanda yayımlandıktan sonra, o eski korku efsanesi Kont Drakula yeniden insanların gündemine girdi. Ama size Drakula’nın aslında bir korku kurgusu olmadığını söylesem ne dersiniz? Aslında eser, yazıldığı dönem için siyasi ve sosyal açıdan oldukça önemli bir hicivdi. Çünkü 1890’ların sonlarında İngiltere’yi rahatsız eden bir toplumsal sorunla yüzleşiyordu. Bu sorun, Aşkenaz Yahudi mültecilerin Londra’ya akın etmesi ve bu simgesel İngiliz şehrinin yapısını değiştirmeleriydi. Bu yorumum birçok insana gerçekten çılgınca gelebilir ve insanların şöyle diyeceğini biliyorum; “Tamam Cato, çok çılgınca şeyler söylüyorsun ve çok iyi araştırma yapıyorsun ama bence bu konuda biraz abartıyorsun.” Ve ben bu tepkiyi anlayışla karşılıyorum ancak bu videonun sonunda Bram Stoker’ın Kont Drakula’sının, yazıldığı dönemde kesinlikle ne demek istediğini anlayacak insanlara bir mesaj iletmek için tarihsel kurgu olarak kodlanmış, tartışmasız bir sosyal eleştiri olduğuna sizi ikna edeceğim. Ancak bu eleştiri, yerel gazetelerdeki öfkeli köşe yazılarından daha kabul edilebilir bir biçimde sunulmuştu.

Bu gerçekten ilginç bir hikâye çünkü hepimiz Drakula’nın kim olduğunu biliyoruz. Ama çok az insan bunun aslında o dönemde bir sosyal eleştiri olduğunu biliyor. Bu bilinmezliğin nedeni, Batı toplumunda sahip olduğumuz bağlamın büyük ölçüde değişmiş olmasıdır. Gerçek şu ki, Batı medeniyetinin tarihinin büyük bir bölümünde Yahudiler ve Hıristiyanlar ya çoğunlukla dini ve sosyal boyutları olan ve bazen şiddet içeren açıkça çatışma halindeydiler. Ya da Yahudilerin genellikle Hıristiyan toplumunun periferisinde bulunduğu, tam olarak kabul edilmediği bir tür gergin denge içinde var oldular. Ancak Yahudiler de Hıristiyan toplumunun bir parçası olmak istemiyordu. Orta Çağ boyunca büyük ölçüde kendi tercihleriyle Hıristiyan toplumunun kenarında yaşamayı seçtiler.

Tarihsel olarak bu iki topluluk arasında özellikle ticaret ve finans etrafında dönen oldukça fazla etkileşim vardı. Avrupa tarihinin tamamı boyunca Yahudiler Hıristiyanların periferisinde bulunuyordu. Herkes onların var olduğunu biliyordu, ancak genellikle toplumun kenarında yer alıyorlardı. Bu yalnızca Hıristiyanların onları orada istemesinden değil, Yahudilerin de orada olmayı tercih etmesindendi. Böylece iki topluluk arasında kelimenin tam anlamıyla 2.000 yıl boyunca süren huzursuz bir ilişki vardı. Hıristiyan toplumlarında Yahudilerin neler yapabileceğini ve hangi tür işlerle uğraşabileceğini sınırlayan birçok yasa da vardı. Genellikle hukuki, kültürel, sosyal ve ticari açıdan oldukça kısıtlanmışlardı. Tarihin büyük bölümünde finansla çok uğraşmalarının sebeplerinden biri de buydu, çünkü yapabilecekleri az sayıdaki işten biri buydu.

Ancak tüm uygulamalar 1800’lerin başlarında, esas olarak devrimler çağında değişti. Fransız Devrimi ve Napolyon dönemiyle başlayan süreçte Yahudiler Avrupa’da özgürleştirildi; yani üzerlerindeki hukuki kısıtlamalar kaldırıldı. O andan itibaren Yahudi olmayanların iş yapabildiği her sektörde faaliyet gösterebilir hâle geldiler. Böylece başta medya, finans ve devlet yönetimi olmak üzere kilit sektörlere yöneldiler. 1800’lerde olan şey; yüzyıllar boyunca Avrupa uygarlığının periferisinde yaşayan Yahudileri artık bu uygarlığın güç merkezlerine girmeye başlamasıydı. 1800’lerin sonuna gelindiğinde Avrupa’nın her yerinde bu yeni durum hakkında büyük bir huzursuzluk vardı. Çünkü Avrupa genelinde Yahudi nüfusu çoğu yerde yalnızca %2 veya %3 civarındaydı ancak finans, medya veya idare gibi alanlara bakıldığında bu pozisyonlardaki Yahudilerin oranı bu faaliyet alanlarının %30, %40, %50 hatta %60’ını oluşturabiliyordu. Bu durum Avrupa’nın her yerinde ciddi bir huzursuzluk yaratıyordu. Almanya’da, Macaristan’da, Avusturya’da, Fransa’da, İngiltere’de, Avrupa’nın her yerinde bu çok büyük bir meseleydi. Bu durum Yahudi Meselesi (the Jewish Question) olarak adlandırılmaya başlandı.

Bu huzursuzluk yalnızca Avrupalılar tarafından hissedilmiyordu; Yahudiler tarafından da hissediliyordu. Aslında Yahudi Meselesi ifadesi, o dönemde iki topluluk arasındaki gerilimle ilgili yazan Yahudi yazarlar tarafından ortaya atılmıştı. Şimdi odağımızı Londra’ya çevirelim çünkü Drakula efsanesi Bram Stoker adlı bir yazarla Londra’da başladı. Bram Stoker; Londra’da yaşayan İrlandalı bir yazardı ve bu kitabı 1897’de yayımladı. Ve Yahudi Meselesi’nin 1880’ler ve 1890’larda Avrupa genelinde çok büyük bir mesele olması tesadüf değildi. Dolayısıyla bu kitabın çıktığı dönemde Yahudi Meselesi fikri öneminin zirvesindeydi. Şimdi buna geçmeden önce Yahudilerin neden başta Londra’ya akın ettiğini konuşarak başlayalım. Bu akın o dönem için oldukça büyüktü. Sadece 1880’ler ve 1890’larda yaklaşık 150.000 Yahudi mülteci olarak Londra’ya geldi. Ve neredeyse hepsi Aşkenaz Yahudileriydi. Aşkenaz Yahudileri, kökenleri Doğu Avrupa’nın derinliğine dayanan Yahudi bir gruptur.

Aslında, Doğu’dan o kadar uzak oldukları düşünülüyordu ki, 1800’lerde birçok Avrupalı ​​bu konuda yorum yaparken onlara Asyalı derdi. Ancak çoğu zaman bu Yahudilerin Doğulu bir topluluk oldukları düşünülüyordu. Görünüşleri ve davranışları, esas olarak Batı Avrupa’dan gelen ve özellikle yüzyıllar boyunca İspanya’da yaşamış olan Sefarad Yahudilerinden oldukça farklıydı. Avrupa’daki birçok insan ve hatta Avrupa toplumuna oldukça uyum sağlamış Seferad Yahudileri için bile Aşkenaziler çok yabancı bir halk olarak görülüyordu. Onlar gerçekten dışarıdan gelen kişiler olarak algılanıyordu.

Uzun bir süre boyunca, bu Aşkenaziler en çok, Rusya ile sınır komşusu olan ve Hudut Kuşağı olarak adlandırılan Doğu Avrupa’da kendi bölgelerinde, diğer topluluklara karışmadan, oldukça rahat bir şekilde yaşıyorlardı. Hudut Kuşağı, Karadeniz’deki Ukrayna’dan başlayıp kuzeye doğru Estonya, Letonya ve Litvanya’ya kadar uzanan geniş bir toprak şeridiydi. Bu devasa alanın tamamı Yerleşim Kuşağı olarak kabul ediliyordu ve Yahudiler, yüzyıllar boyunca büyük imparatorluklardan küçük prensliklere kadar Avrupa’daki çeşitli Hıristiyan uygarlıklarından farklı nedenlerle kovulduktan sonra burada yerleşmişlerdi.

Dolayısıyla Avrupa’da, batıda geniş bir Avrupa uygarlığı vardı, doğuda ise Rusya bulunuyordu ve ikisinin arasında nispeten boş sayılabilecek bir bölge vardı. Ve Yahudiler birkaç yüz yıl boyunca bu bölgede yoğunlaşmışlardı. 1500’ler, 1600’ler ve 1700’lerde Yahudiler burada giderek daha fazla yoğunlaştıkça, Avrupalılar da oraya gitmemeyi tercih etmeye başladı. Peki, bu bölgede yaşamaktan oldukça memnun olan ve başka toplumlar tarafından da çok istenmeyen, oldukça yabancı görülen bu Yahudiler neden burayı terk etti?

Bunun sebebi, 1700’lerde yaşanan bir dizi savaş sırasında Rusya’nın o bölgenin tamamını ele geçirmesi ve o yerleşim kuşağını kendi topraklarına katmasıydı.

O dönemde Rusya, Avrupa’daki en güçlü, en Hıristiyan ve en Ortodoks monarşilerden biriydi. Ve bu bölgeyi, Hıristiyanlıktan en uzun süre ve en çok nefret besleyen insanların yaşadığı bu kuşağı, adeta yuttular ve daha önce de ifade ettiğim gibi, Yahudiler ve Hristiyanlar Hristiyanlığın başlangıcından beri neredeyse sürekli bir çatışma içindeydiler. Rusya, katı yasalar uygulayarak ve onları farklı Hıristiyan kurallarına uymaya zorlayarak bu insanları kontrol altına alabileceğini düşündü ancak tarihsel olarak Yahudiler bu tür zorlamalardan hoşlanmazdı.

MÖ 1. yüzyılda Roma’nın Yahudiye’yi işgalinden bu yana Yahudiler tarih boyunca başkalarının yasalarına boyun eğmemek konusunda oldukça dirençli olmuşlardır ve Rusya bir savaşı kazandı diye Hıristiyan yasalarına uymaya pek de niyetli değillerdi. Bu durum iki taraf arasında büyük bir gerilim yarattı ve artık Rus İmparatorluğu’nun bir parçası olan Yahudiler ile orada yaşayan Hıristiyan nüfus arasında oldukça gergin ve huzursuz bir ilişki başladı.

Bu, iki yüzyılı aşkın süren çok sorunlu bir dönemdi ve bu nedenle çok ünlü ve saygın bir yazar olan Aleksandr Soljenitsin, Hıristiyan Ruslar ve Yahudiler arasındaki ilişkiyi belgeleyen 200 Yıl Birlikte adlı bir kitap yazdı. Çünkü bu ilişki oldukça sorunluydu. Ve çok daha sonra, Rusya’yı devirenler Yahudi Bolşevik komünist devrimciler oldu ve bunu yapmalarının en büyük sebeplerinden biri de Rusya’ya karşı uzun zamandır besledikleri büyük düşmanlıktı. Çünkü o zamana kadar uzun bir süre baskı ve zulme maruz kalmışlardı. Bu çatışmadaki kilit olaylardan biri de 1881’de gerçekleşen Çar II. Alexander suikastıydı. Çar aslında halk tarafından çok seviliyordu ve Rus Hıristiyanlar bu eylemi Yahudi komünist devrimcilerin gerçekleştirdiğine inanıyorlardı.

Dolayısıyla büyük bir misilleme oldu. Ve unutmayın, bu olay, iki topluluk arasında nesiller boyu süren gerilim, birçok şiddet olayı ve aralıklı olarak yaşanan her türlü kaosun ardından gerçekleşti. Ancak Çar’ın öldürülmesinden sonra Rus Hıristiyan toplumu büyük bir öfkeye kapıldı ve Hudud (Yerleşim) Kuşağı’ndaki Yahudi yerleşimcilere karşı pogrom olarak adlandırılan şiddetli saldırılar başlattı. Bu durumu o bölgede bir tür iç savaş olarak adlandırmak aslında yanlış olmaz. İç savaşların yaptığı şey ise her zaman meskûn halkı yerinden etmektir.  Bazı insanlar savaşa katılır, ama daha fazlası “Bundan bıktım, gidiyorum” diyerek bölgeyi terk eder.

Ve Yahudi yerleşim bölgesinden akın akın ayrılıp Avrupa’nın diğer bölgelerine yerleşen Yahudiler, daha önce de belirttiğimiz gibi zaten sorunlu bir topluluk olan Yahudilerin sayısında büyük bir artış yaşayan Avrupa’nın bu bölgeleri için çok büyük bir sorun haline geldi. Ama onlar Aşkenazi Yahudileriydi; Aşkenazi Yahudileri, Sefarad Yahudilerinin bile genellikle sevmediği, anlaşamadığı ve hatta aynı dili konuşamadığı en yabancı, en dışlanmış Yahudi türüydü. Bu bölgeden gerçekleşen büyük göç sırasında yaklaşık 150.000 Yahudi Londra’ya yerleşti. Günümüzde Londra’nın büyük bir Afrika veya Müslüman göç dalgasıyla değiştiği ya da daha önce Hint göçmenlerle değiştiği gibi, o dönemde de İngiltere’yi hızla değiştiren grup Yahudilerdi ve birçok insan bundan rahatsızlık duyuyordu. Bu göçün en yoğun olduğu yer Londra’ydı ve Drakula’nın yazarı Bram Stoker da Londra’da yaşıyordu.

Yani bu kitabı yazıyor ve bu çok eğlenceli bir korku hikâyesi. Bunda hiç şüphe yok. Harika bir kitap ve harika bir hikâye, bu yüzden de son bir yüzyılı aşkın süredir birçok filme ve farklı öykü anlatım biçimine uyarlanmıştır. Ancak o dönemde İngiltere’de, özellikle de Londra’da yaşasaydınız, Aşkenazi Yahudilerine yapılan göndermeleri hiç şüphesiz anlardınız. Şimdi bu göndermeleri tek tek incelemeye başlayalım çünkü bu oldukça ilginç olacak. Modern bir okuyucu bu referansları fark etmeyebilir çünkü o dönemde Londralıların yaşadığı bağlama sahip değilsiniz. Ama bunların hepsini açıkladıktan sonra Bram Stoker’ın Drakula’sının aslında büyük bir toplumsal meseleye yönelik bir eleştiri olduğunu açıkça göreceksiniz.

Öncelikle fiziksel tanımına bakalım; Bram Stoker temelde bir Aşkenazi Yahudisini tarif ediyor. Soluk teni, siyah saçları, gür kaşları tarif ediyor, ancak özellikle Aşkenazi Yahudilerine yönelik her türlü anti-Semitik karikatürde öne çıkan, istisnasız özellik ise kanca burunlu olmalarıdır.  Aquiline kelimesi kanca şeklinde anlamına gelir. Ağız üzerine doğru hafifçe sarkan uzun, kancalı burun. Eski Yahudi karşıtı karikatürlere bakarsanız bunu tekrar tekrar görürsünüz. Özellikle Aşkenazi genleriyle en çok ilişkilendirilen ayırt edici özelliklerden biridir. Ve Bram Stoker’ın Drakula tasvirinde en çok vurgulanan özelliklerden biri de budur. Eğer bu izahım yeterince açık değilse, devam edelim, Drakula nereden geliyor? Doğu Avrupa’dan. Drakula’nın hikâyedeki işleyiş biçimine bakarsak, o bir parazittir. Vampirlerin doğası budur. Onlar parazittir. Hayvanlar âlemindeki herhangi bir parazit gibi diğer insanların yaşam gücünden beslenirler.

İnsanlar da ekonomik anlamda parazit olabilir ve Yahudiler yüzyıllar boyunca bu şekilde nitelendirilmişlerdir. Bunun başlıca nedeni tefecilikti. Yahudiler, dinleri dolayısıyla başta Hıristiyanlık olmak üzere diğer dinlerin yasakları nedeniyle tefecilik yapabilecekleri benzersiz bir konumdaydılar. Bu nedenle tarih boyunca finans alanında yoğunlaştılar. Hıristiyanlıkta borç para vermek ve bunun üzerinden faiz almak günah sayılırdı. Özetle, Hristiyanlar Yahudilerden borç para aldılar çünkü Yahudilerin günah işlemesine izin veriyorlardı; cennete gidip gitmemeleri umurlarında değildi. Yahudiler, dinlerinde günah olmadığı için ve sadece borç verip daha fazlasını geri alarak çok kolay para kazanabildikleri için, Yahudi olmayanlara borç vermekten çok mutluydular. Zamanla bu ilişki Yahudilerin çok zengin olmasına yol açtı. Yüzyıllar boyunca Yahudiler borç veren taraf olmuş ve faiz almışlardı; bu da servetlerinin giderek büyümesine neden olmuştu. Bu yüzden oldukça zengin Yahudiler vardı. Özellikle bazı tarihçilerin Rothschildler çağı olarak adlandırdığı 1800’lerin sonlarına doğru, bankacılık sektöründeki Yahudiler çok ama çok zenginleşmişlerdi.

Rothschild ailesi bankacılık sektörünün zirvesindeydi, ancak en alt kademelere kadar uzanan bir yelpazede para ödünç verme işinde çalışan çok sayıda Yahudi vardı. Ve onlar her zaman toplumdan aldıkları faizli kredilerle zenginleşiyorlardı. Bu yüzden onlar her zaman parazit olarak anılmışlardır. Drakula’ya yapılan gönderme de tam olarak budur. O, insanların kanını emen gerçek bir parazitti ve o dönemde onun toplumun zenginliğini sömüren açgözlü, tefeci bir parazit olduğu yönündeki gönderme çok iyi anlaşılmış olmalıydı.

Hikâyede Drakula’nın hareket etme biçimine bakarsak; sızma, yozlaştırma ve baştan çıkarma fikirleri vardır. İngiliz yüksek sosyetesine sızar çünkü onu yozlaştırmak ister. Bu durum Yahudiyi baştan çıkarıcı olarak tanımlayan başka bir yazarın karakter tipine dayanıyordu. Bu yazarın adı George Ratzinger’di. Bram Stoker’ın Drakula’sından sadece birkaç yıl önce Almanca olarak Yahudi iş uygulamalarını anlattığı bir kitap yayımlamıştı. Eser, esasen Yahudilerin iş yapma biçimlerini ele alan ve Hristiyan olmayanları bu konuda uyaran bir yorumdu; çünkü Yahudilerin iş yapma şekillerinde birçok kirli taktik vardı. Genel olarak Yahudi olmayanlar bu konuları hiç düşünmemişlerdir. Dolayısıyla bunlara karşı pek hazırlıklı değillerdi ve Ratzinger’in bu kitabı yazmasının amacı da onları Yahudilerin iş yapma biçimi konusunda uyarmaktı. İş yapma yöntemlerinden biri de baştan çıkarma, yolsuzluk ve şantaj fikirlerini iş operasyonlarının içine entegre etmekti.

Bu, aslında o dönemde Avrupa’da yaygın bir arketipti. Günümüze baktığımızda ise, 1800’lü yıllarda Avrupa şehirlerinde oldukça yaygın olan baştan çıkarıcı Yahudi tipinin en ideal örneği bugün Epstein ve onun gibi diğer herkes olurdu. Çünkü iddiaya göre o dönemde olduğu gibi bugün de bazı kişiler insanları baştan çıkarma ve yozlaştırma ağlarına çekerek onları kontrol altına almak veya servetlerinden yararlanmak için kullanıyordu. Bu tür olayların 1800’lerde birçok mahkeme davasında yer aldığı ve belgelerle tartışıldığı söylenir. Ratzinger’in kitabı da bunların bir özetini sunmaya çalışıyordu. Dolayısıyla Drakula’nın İngiliz yüksek sosyetesindeki hareket tarzı, bu baştan çıkarıcı Yahudi arketipinin bir yansıması olarak yorumlanmaktadır.

Jonathan Harker’a gelince, o bir avukattır. Ve hikâyede Drakula tarafından işe alınmasının ilk nedeni; aracı olarak hareket etmesidir. Drakula’nın Transilvanya’daki parasını Londra’ya taşıyıp Kont’un adına mülk satın alması için görevlendiriliyor. Ancak eski herhangi bir mülkü satın almaz; bunları stratejik olarak seçer. Amaçlarından biri emlak fiyatlarını manipüle etmektir. Jonathan Harker bunu işin ta en başından hemen fark ediyor ve aslında bunun oldukça kurnazca bir taktik olduğunu düşünüyor. Bu çok açık bir Yahudi kodlamasıydı ve o dönemdeki Rothschild’ler ve diğer birçok Yahudi bankacı ailesine bir göndermeydi. Rothschild ailesinden çok bahsediliyor ama güçlü Yahudi bankacılık ailelerinin tek örneği onlar değildi. Bunlardan çok sayıda vardı ve iş yapma biçimleri fiyatları ve piyasaları manipüle etmek olarak biliniyordu. Bu, özellikle 1800’lü yıllardaki Yahudilerin tarihini bilenler için son derece açık bir göndermeydi. Ayrıca, özellikle birçok yerde Yahudilerin mülk satın alamaması nedeniyle, genellikle kendi başlarına hareket etmek yerine aracılar vasıtasıyla hareket ediyorlardı. Bunu yapmaları yasa dışıydı. Bu nedenle paralarını genellikle avukatlara veya aracılara vererek işlemleri onların üzerinden yürütürlerdi. Bu yüzden Jonathan Harker’ın bir avukat olması ve Kont Drakula ile birlikte bu emlak işlemlerini yürütmesi hikâyede önemli bir detaydır. Ayrıca Drakula’nın bir kont olması da tesadüf değildir.

1800’lerde çok güçlü ve zengin bazı Yahudi bankacı aileleri, Yahudi olmalarına rağmen Avrupa’daki kraliyet soylarına nüfuz etmeyi başarmıştı. Bazı durumlarda bu monarşilerle evlilik yoluyla akrabalık kurma haklarını satın aldıkları bile söylenir. Yani yüzyıllar boyunca Yahudilerin ne hükümete ne de kraliyet çevrelerine yaklaşmasına izin verilmezken, 1800’lere gelindiğinde artık kraliyet unvanlarına sahip oldukları, kraliyet mülklerine sahip oldukları ve birçok Yahudi olmayan Hıristiyanı çalıştırdıkları ya da onların hayatlarını etkiledikleri görülüyordu. İşte tam da bu yüzden Drakula sadece çok zengin bir yatırımcı değil. O bir konttu. O bir soyluydu.

Bir diğer gönderme ise Drakula’nın ölümsüz olduğu için yüzyıllar boyunca dolaşmaya mahkûm olması ve bunun da göçebe Yahudiler fikrine bir gönderme olmasıdır. Avrupa’da Yahudiler gezgin bir halk olarak tanınmıştı ve bu kısmen kendi kimlik algılarından kaynaklanıyordu. Çünkü Yahudiler kendilerini uzun süre sürgünde bir halk olarak görmüşlerdir. Yaklaşık 2000 yıldır Tanrı tarafından Kutsal Topraklardan sürüldüklerine fakat bir gün geri çağrılacaklarına inanırlar. Bu nedenle yaşadıkları yerlere tam anlamıyla asimile olmadıkları söylenir; çünkü bu yerleri nihai yurtları olarak görmezler. Aslında bulundukları yerlere yerleşeceklerini düşünmezler. Yahudiler için, genel olarak, başka bir ülkede veya herhangi bir medeniyette ikamet etmek geçici bir durumdur çünkü gerçek yurtları sözde Kutsal Topraklar’dadır. Ve bir gün oraya geri çağrılacaklarına inanıyorlar. Ve bugün bu, elbette siyasi Siyonizm olarak kendini gösteriyor. Tarihsel olarak hiçbir yere kök salmazlar çünkü her şey geçicidir zaten. Bu yüzden de en iyi iş fırsatlarını aramak için sürekli dolaşırlar.

Dolayısıyla Yahudilerin gezgin olarak görülmesi ile Drakula’nın zamansız bir şekilde dolaşan, belirli bir evi veya aidiyeti olmayan varlık olarak tasvir edilmesi arasında bir benzerlik kurulmaktadır. Metinde başka göndermeler de vardır. Drakula’nın İsa’ya ve haça karşı güçlü bir tepki göstermesi buna örnek olarak gösterilir. Bu durum son derece açıktır çünkü Yahudiler her zaman İsa’ya ve çarmıha karşı bir nefret duymuşlardır ve bu nefret günümüzde de büyük ölçüde devam etmektedir. Ayrıca Londra’ya yerleştiğinde içinde uyuyacağı toprağın bulunduğu büyük sandıkları taşıyan liman işçilerinin sahnesi de örnek verilir. İşçilerin sandıkları taşırken kötü bir koku aldıklarını ve bunun eski Kudüs gibi koktuğunu söylediklerinden bahsedilir. Hildesheim adında, esasen Drakula’nın yaşayan insan asistanı olarak görev yapan başka bir karakter daha var. Ayrıca,  Hildesheim bariz bir Yahudi ismine sahip olmasının yanı sıra, eski bir İbrani olarak da tanımlanıyor.

Bu da Yahudilerin, kötü niyetli olsalar bile, her zaman birbirlerinin arkasını kollama ve birlikte çalışma biçimlerine bir göndermeydi. Ancak Drakula’nın en temel özelliği bir vampir olmasıdır ve vampir kan emen bir varlıktır. Bugün bunu bilmeyebilirsiniz ama 1800’lerde bu, tüm Yahudi göndermeleri arasında en bariz ve en korkutucu olanıydı. Bunun sebebi ise, kan iftirası olarak bilinen eski bir Yahudi klişesidir. Kan iftirası, oldukça tartışmalı ve ihtilaflı bir kavramdır. Bu konuda dikkatli olmam gerekecek. Ama size yüzyıllardır süregelen bir gerçeği paylaşmak istiyorum. Ritüellerinde, özellikle Purim ve Fısıh bayramlarında insan kanı kullanıldığı düşünülüyordu. Tarih boyunca bununla ilgili birçok anekdot var, ancak çok kapsamlı belgelendirmeleri ve yasal mahkeme dosyaları nedeniyle öne çıkan iki olay var. Bunlardan biri, 1475 yılında İtalya’nın Trent bölgesinde öldürülen Simon adında bir çocuğun davasıdır ve bu dava Trentli Simon davası olarak bilinmektedir. Bir diğeri ise 1840’ta Şam’da öldürülen Hristiyan rahip Thomas ile ilgili olaydır. O dönemde bu iki olay da yerel halkı ayağa kaldıran ve son derece vahşi oldukları için haberleri çok geniş bir alana yayılan çok ünlü vakalardı. Bu davalar emsal teşkil ettiği için, aralarında hahamların da bulunduğu birçok tanık ve uzman ifade vermek zorunda kaldı. Ve bu hahamların bazı ifadeleri, bu kan iftirasının en azından bir ölçüde sadece bir efsane olmadığını, gerçekten yaşandığını kanıtladı. Özellikle hahamların açıklamaları, insan kanının belirli zamanlarda belirli ritüellerde kullanıldığını kanıtlamıştır, ancak bunun kapsamı belirsizdir.

Şimdi, çoğu kişi bununla herhangi bir ilgilerinin olduğu önerisinden nefret ediyor ve büyük çoğunluğunun da muhtemelen böyle bir ilgisi yok. Bununla birlikte Ariel Toff adında Yahudi bir yazar 2007’de Kanlı Fısıh (Paskalya) anlamında İtalyanca Pasqua di Sangue adlı bir kitap yazdı. Kendisi; bu konuyu derinlemesine inceleyen ve evet, bunun aslında tarihsel olarak belgelenmiş bir gerçek olduğunu ifade eden, özellikle Aşkenazi Yahudilerinin bazı ritüellerinde, özellikle de Fısıh Bayramı sırasında insan kanı kullandığını ortaya çıkaran bir akademisyen ve profesyonel araştırmacıydı. Şimdi ise, ritüellerinde yalnızca kurutulmuş insan kanı kullandıklarını ve bu uygulamanın sadece birkaç radikal aşırılıkçıyla sınırlı olduğunu belirtiyor. Hiç de yaygın bir ritüel değildi. Ancak yine de, kendisi Yahudi olmasına ve hatta Roma şehrinin eski baş hahamının oğlu olmasına rağmen, bu davranışından dolayı dünyanın dört bir yanındaki Yahudi topluluğundan büyük tepki gördü. Baskı o kadar büyüktü ki, çok pişman olsa da kendi kitabını piyasadan çekti.

Daha sonra, bunun çok talihsiz bir durum olduğunu ifade etti çünkü ona göre kitabı piyasadan çekmek, kitabı yayınlamaktan daha fazla zarar vermişti; zira bu durum, zaten Yahudilere karşı önyargılı olan insanlar arasında kitabın içeriği hakkında çok fazla spekülasyona yol açmıştı. Ve bu konuda haklı olabilir. Ancak her ne olursa olsun, insanların Yahudilerden ve özellikle de Hudud (Yerleşim) Kuşağı’ndaki Aşkenazilerden duyduğu korku, en azından bir ölçüde geçerli bir korkuydu. Ve yine, Londra’ya kadar gidenler, son derece yabancı alışkanlıkları, yabancı dilleri, dışlanmışlık eğilimleri ve peşlerinden gelen tüm bu kötü şöhretleriyle birlikte, tam olarak bu Yahudiler oldu. Kan iftirası suçlamasıyla da karşılaşmaları hiç şaşırtıcı değildi. Ve bu ortamda, Bram Stoker’ın gerçekten popüler ve çok satan bir kitap yazmak istemesi (ki elbette istedi) ve tüm bu bilgileri alıp Yahudi kimliğiyle kodlanmış kurgusal bir korku karakterine dönüştürmesi de hiç şaşırtıcı değildi. Bu, o dönemdeki insanlar için son derece önemli ve çok açık bir toplumsal eleştiriydi, ancak açıkça Yahudi karşıtı olarak değerlendirilmezdi. Bir bakıma, bu konuda sesini yükseltip şikâyette bulunduğu için adeta bir dahi gibi davranıyordu. Ama bunu, kendisine çok fazla parmak uzatılamayacak şekilde yapıyordu. Aynı zamanda, çoğu insan da göndermeyi kesinlikle anlayacaktı.

Ancak tüm bunlara rağmen, bunu yapan ilk kişi o değildi. Aslında, Bram Stoker’ın Drakula’sından üç yıl önce çıkan, çok benzer bir başka kitap daha vardı. Bu kitap, Fransız-İngiliz yazar Georges du Maurier’nin Trilby adlı öyküsüydü. Bu kitap 1894’te yayımlandı. O kitap da büyük yankı uyandırdı, ancak Yahudilikle ilgili gizli bir mesaj içermiyordu. Açıkça, bariz bir şekilde Yahudi karşıtıydı ve yazar bu yüzden çok eleştirildi. Kitap, şarkıcılıkta pek başarılı olmayan bir kadının hikâyesini anlatıyor; ancak ortada çok sinsi ve kötü niyetli, usta bir manipülatör, aslında profesyonel bir hipnozcu vardır. Ve bu adam, soyadı Trilby olan bu kadını sadece hipnotize etmekle kalmadı, aynı zamanda çeşitli psikolojik ve duygusal manipülasyon hileleri kullanarak onu esasen istediği her şeyi yapan bir kuklaya dönüştürdü. Bu hipnozcu, hipnoz yöntemini kullanarak, yetenekli bir şarkıcı olan ancak özgüven eksikliği yaşayan kadının şarkı söyleme olasılığını ona gösteriyor. Yani burada bir tür zihin kontrolü söz konusudur. Ancak kız iyi bir şarkıcı olduktan sonra, adam onu ​​adeta gölgelerden kukla gibi yönetiyor. Çünkü kadın, tamamen onun kontrolü altında hareket ediyor, ancak psikolojik ve duygusal manipülasyonun, travma programlamasının ve hipnoz biçimindeki zihin kontrolünün doğasını anlayan birkaç kişi dışında kimse bunu gerçekten göremiyor.

Dolayısıyla bu hikâye o dönemde hayal gücünü gerçekten cezb ediyordu çünkü bu usta manipülatör, gölgelerdeki bu uğursuz, kötü niyetli zihin kontrolcüsü Yahudiydi. Açıkça kötü bir adam değildi. Zararlı, şiddet yanlısı veya tehditkâr değildi ve şekil değiştiren biri de değildi. O sadece zihin kontrolü ustasıydı ve manipülasyon yoluyla istediğini elde edebiliyordu. Bu da insanların Yahudiler hakkında çok tehditkâr bulduğu bir şeydi, ama o doğaüstü değildi, sıradan bir insandı, sadece Yahudilerin genellikle düşünüldüğü gibi çok uğursuzdu. O karakterin adı Svengali’ydi ve Svengali, on yıllarca, hatta nesiller boyunca kültürel bir referans haline geldi. Aslında, bugün bile Svengali’nin tanımına bakarsanız, Trilby hikâyesine atıfta bulunmaz. Burada kastedilen, bir başkasını güç tehdidiyle veya psikolojik ya da duygusal manipülasyonla domine eden veya manipüle eden kişidir. Temelde, diğer kişiyi kendi kuklası haline getirip, onu perde arkasından kontrol etmektir.

Günümüzde birçok politikacı, kamu figürü, birçok ünlü, kamu güvenini kazanmış birçok kişi, hatta milyarderler bile bu durumun kurbanı oluyor. Bu karanlık güçler tarafından perde arkasından kontrol edildikleri açıkça görülüyor. Örneğin, Trump modern tarihteki en açık şekilde kontrol edilen siyasi figürlerden biri ve açıkça benim Yahudi mafyası dediğim şey tarafından kontrol ediliyor. Dolayısıyla, Svengali kelimesinin Yahudi karşıtı bir çağrışım taşımasına ve günümüzde dilden büyük ölçüde silinmiş olmasına rağmen, Svengali fikri ve bu şekilde çalışan insanlar hâlâ varlığını sürdürmektedir. Hatta bence bugün her zamankinden daha fazla varlar. Onları Hollywood’da, müzik endüstrisinde, siyasette her yerde görebiliyoruz. Ve tüm bu rollerin perde arkasına bakarsanız, çok güçlü birçok Yahudi göreceksiniz. Bu, o insan grubu içinde kesinlikle çok yaygın bir durumdur.

Ancak 1890’larda bu hâlâ geçerli bir şeydi, tıpkı şimdi olduğu gibi. Fakat bu, Svengali adındaki bu kötü niyetli, uğursuz, korkutucu figürle hayal gücünü büyüleyen bir romana dönüştürüldü. Ve Svengali, İngiliz sözlüğüne girerek Yahudi manipülatör fikrine bir etiket yapıştırdı. George du Maurier, Fransız bir isim gibi görünse de aslında Londra’da yaşıyordu ve kitabını 1894’te Londra’da yayımladı. Dolayısıyla Bram Stoker’ın Trilby kitabından haberdar olduğundan ve muhtemelen okuyup başarısını gördüğünden hiç şüphe yoktur. Ve Drakula’nın öyküsünü yazmaya koyulduğu zaman benzer bir şey yapma konusunda ilham almamış olması neredeyse imkânsızdır. Ancak, Trilby’nin George du Maurier’i içine soktuğu sıkıntıyı da görmüştü. Dolayısıyla Bram Stoker, Drakula’yı yazdığında, büyük olasılıkla Londra’ya gelen Aşkenazi Yahudilerinin akınına yönelik toplumsal duyarlılığı ifade eden bir şey yapmak istemişti, ancak bunu daha az belirgin bir şekilde yapmak istemişti. Svengali’nin Doğu Yahudisi veya Aşkenazi Yahudisi olduğunu açıkça belirten bir dil kullanmak, onu fiziksel olarak tanımlamak ve kitabına tipik Yahudi karşıtı tanımlamaların tümünü eklemek yerine, daha farklı bir yaklaşım tercih etti. Bram Stoker bunu, inkâr edilebilecek bir şekilde kitabına yerleştirdi. Evet, Aşkenazi Yahudisi gibi görünüyor ve Aşkenazi Yahudisi gibi davranıyor. O, Aşkenazi Yahudilerinin geldiği yerden geliyor ve Yahudilerin yaptığı birçok şeyi yapıyor, ancak Yahudi olduğuna dair açık bir gönderme yok.

Kitabın bütün noktalarına, her şey şifrelenmiş durumdadır. Ve bunu anlamanın tek yolu, o dönemde İngiltere’de, özellikle de Londra’da yaşayan insanların bağlamını anlamaktır. Yani tüm bunları bir araya getirdiğimizde, hiç şüphe yoktur. Eğer Bram Stoker’ın yaşadığı dönemde, özellikle de Londra’da yaşamış olsaydınız, Drakula’yı okuduğunuzda Yahudilerin Londra’ya nüfuz edip şehrin çehresini değiştirmesine dair göndermeleri görürdünüz ve hemen hiçbir soru işareti kalmazdı çünkü insanlar çok korkuyordu. Onlar bunun çok uğursuz bir varlık olduğunu hissettiler. Çok yabancı bir şey olduğunu ve içeri girip birçok soruna yol açtığını hissettiler. Bu da onların hissedebilecekleri, konuşabilecekleri ve ilişki kurabilecekleri bir şekilde ifade edildi, ancak açıkça suçluluk duymak zorunda kalmadılar çünkü Yahudi karşıtlığının kınanması o zaman bile oldukça yaygın bir şeydi.

Şimdi, tüm bu kanıtlardan sonra hala abarttığımı düşünüyorsanız -ki bazılarınızın böyle düşüneceğini biliyorum- Drakula’nın Yahudi stereotiplerini temsil ettiğini çok açık bir şekilde gören ve bundan hiç de memnun olmayan Yahudi yazarlara bakalım. Şikago’da yaşayan Yahudi bir sanat yazarı olan Rob Silverman Asher adlı bir adamın bir makalesine atıfta bulunacağım. Drakula’nın Yahudi stereotiplerini nasıl açıkça kullandığına dair kapsamlı bir analiz yapmış. Ama size makalesinden bazı alıntılar okuyacağım. Çünkü bu onun için de, benim için de çok açık, ama sizin için o kadar açık olmayabilir. Makalesinde şöyle bir ifade kullanır: “Bram Stoker’ın orijinal kana susamış, servet biriktiren yozlaşmış karakteri Drakula, şüphesiz ki Yahudi karşıtı klişelere dayanıyordu, ancak o zamandan beri çok şey değişti.” Daha önce bahsettiğim şeylerden bazılarını anlatmaya devam ediyor, ancak İbrani folklorundan da bazı unsurlar ekliyor ki bence bunları oldukça ilginç bulacaksınız. Bir göz atın. Kont, ziyaret ettiği evlere davet edilmelidir; bu, ölen bir kişiden çıkarılan kötü niyetli bir ruh olan Dibuk’un Yahudi halk efsanesinden doğrudan bir alıntıdır. Özellikle, Dibukların düğün arifesinde bakire kadınlara musallat olan erkek ruhlar olduğu söylenir. Ve bu elbette Drakula’nın Jonathan Harker’ın nişanlısını takip etme şekline bir göndermedir. Ancak dibuk fikri çok daha ilgi çekici hale geliyor.

Temelde bir dibuk bir tür iblis, ancak özellikle insanlara yapışan bir iblis türüdür. Bağlanır ve bırakmaz. Ve sizler bunun gerçekten çılgınca olduğunu düşüneceksiniz. Ama Epstein skandalının merkezinde yer alan, çok zengin ve çok ünlü bir milyarder var. Les Wexner, özellikle Victoria’s Secret olmak üzere, genç kadınlara kıyafet satan birçok farklı markayla milyarder oldu. Ama ister inanın ister inanmayın, hayatı boyunca bir Dibuk tarafından taciz edildiğinden şikâyet etti. Ve bu kulağa çılgınca geliyor, ama aslında oldukça yaygın olarak bilinen bir şeydi. Milyarder olduktan sonra 1985’te New Yorker dergisine verdiği bir röportajda, dört yaşından beri hayatı boyunca bu şeytani enerji tarafından nasıl rahatsız edildiğinden bahsediyordu. O, bu yüzden sabah, öğlen ve akşam aralıksız çalıştığını ve gittiği her yerde, mağazalarının tamamında dâhil olmak üzere, sürekli müzik çaldığını, çünkü mağazalara müzik koyan ilk kişilerden biri olduğunu söyledi. Amacı zihnindeki şeytanı susturmaktı ve bunu makalesinde de açıkça belirtti.

Evet, ne kadar çılgınca gelse de, Epstein’ı en yüksek iktidar pozisyonuna getiren ve ona esasen bir milyarder gibi davranıp Amerikan yüksek sosyetesinde dolaşmasına ve herkesi etkilemesine olanak sağlayan kişi, kafasının içinde onu sürekli rahatsız eden bir şeytanın yaşadığını iddia eden biriydi. Bu çok garip ve evet, bunu kendiniz de araştırabilirsiniz. Ama İbrani efsanesi Debuchim ve Kont Drakula ile şu anda devam eden Epstein skandalı arasında böyle çılgın bir bağlantı kurmak inanılmaz. Silverman Asher makalesini şu sözlerle sonlandırıyor; “Stoker, sadece Yahudi karşıtlığı konusunda değil, Yahudi gelenekleri konusunda da ne dediğini biliyor gibiydi.” Yani ister şu anda sinemalarda gösterilen son Drakula filmini izleyin, ister benim favorim olan ve Keanu Reeves’in başrolünde oynadığı 90’lardaki filmi izleyin (ki bence o da çok eğlenceli), ister orijinal kitabı okuyun, en iyi seçeneğiniz bu. Çünkü o zaman bu referansların aslında çok güçlü olduğunu göreceksiniz, özellikle de benim ürettiğim içerikleri okuduktan sonra.

Ancak her ne olursa olsun, Yahudilere, özellikle de Avrupa medeniyetine nasıl nüfuz ettiklerine ve onu, özellikle de güç merkezlerine akın ederek, nasıl kökten değiştirdiklerine dair bu kadar açık göndermelerin bulunmasının çok ilginç olduğunu düşüneceğinizden şüphe yok. Bugün Amerika’da veya Batı’nın herhangi bir yerinde yaşıyorsanız, aynı sorunla boğuştuğumuzu görebilirsiniz. Özellikle de bu şekilde nüfuz edilmiş olan tüm bu farklı ulusların şimdi İsrail’e büyük miktarlarda para, silah ve diğer türden yardımlar aktarması nedeniyle.

Bu durum her zamankinden daha da açıktır. Şimdi 1890’lardaki Bram Stoker dönemine geri dönebilirsiniz; onlar da tam olarak aynı şeyle uğraşıyorlardı. Ve o zamanlar da, tıpkı şimdi olduğu gibi, bunu açıkça ifade etmekte her zaman rahat hissetmiyorlardı çünkü bunun için başları derde girebilirdi. İşte Drakula’nın yazılma sebebi tam olarak buydu. Şifreli bir şikâyetti. İnsanların toplumsal sorunla ilgili hayal kırıklıklarını dile getirmelerinin bir yoluydu, ama aynı zamanda kurgu biçiminde ve oldukça eğlenceli bir hikâye olduğu için kendilerini kötü hissetmemelerini sağlıyordu.

Ancak 20. yüzyıl boyunca, özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra, bu eserdeki Yahudilere yönelik göndermelerin tamamı ortadan kaldırıldı ve şimdi korku filmlerinden çocuk kahvaltılık gevrek kutularına kadar her şeyde temsil edilen korkunç bir figürle karşı karşıyayız. Ancak bu hikâyenin asıl kaynağını bildiğinizde ve özellikle de İngilizlerin 1890’larda karşılaştığı sorunların bugün Batı medeniyetinde hepimizin karşılaştığı sorunlarla aynı olduğunu fark ettiğinizde konu çok daha ilginç bir hale geliyor.

 

*Cato Dezorra, bağımsız yorumculuğa yönelen eski bir askeri/güvenlik uzmanıdır.

 

Kaynak: https://catodezorra.substack.com/p/dracula-was-really-a-social-critique

Tercüme: Ali Karakuş