Devletin Yetki Aşımını Dengeleyen Bir Unsur; Bedavacılık

Bedavacılar ve Devlet

Neoklasik iktisat anlayışına göre, savunma, yargı ve altyapı gibi kamu (kolektif) malları serbest piyasa tarafından en verimli şekilde üretilemez. Bu mallar herkesin kullanımına açık olduğundan ve hiç kimse bu mallardan yararlanmaktan mahrum bırakılamadığından, rasyonel bireyler bedavacılık yapmaya —yani ödeme yapmadan kullanmaya— teşvik edilecektir. Bu bireyler bedavacı olarak hareket edecek ve masrafları başkalarına yükleyecektir. Bunun sonucu “piyasa başarısızlığı”dır; yani kamu malları ya yetersiz üretilir ya da hiç üretilmez.

Tarihsel olarak, çözüm genellikle devletin fiziksel güç kullanımı üzerindeki tekelidir. Zorunlu vergilendirme yoluyla herkes katkıda bulunmaya zorlanır. Deniz feneri, sosyoekonomik literatürde sıklıkla kullanılan bir örnektir. Bir deniz feneri inşa edildiğinde tüm gemiler bundan faydalanabilir, ancak inşaat ve işletme masraflarını kim karşılayacak? Buradaki argüman, bunun gönüllü olarak gerçekleşmeyeceği ve dolayısıyla devlete ihtiyaç duyulduğu yönündedir. Aynısı savunma için de geçerlidir. Savunma gücüne gönüllü olarak yeterince katkıda bulunacak çok az kişi vardır, ancak bu güç kurulduğunda herkes bundan faydalanır. Savunma için vergi ödenmesinin ardındaki mantık budur.

Devletin Bedavacılara Karşı Çözümü Bir Çelişkidir

Bedavacılık sorununun ardındaki öncüller mutlak olsaydı, devletin kendisi de imkânsız olurdu. Devlet teorisi, doğa durumunda bulunan insanların, kolektif çözümler için gönüllü olarak iş birliği yapamayacak kadar bencil ve dar görüşlü olduklarını varsayar. Ancak bir devlet, boşlukta ortaya çıkmaz. O da insanlar tarafından kurulur, kurumlarında görevlendirilir ve yönetilir. Eğer insan doğası temelde çıkarcı ve bencilse, devletin iktidar pozisyonlarını işgal eden bireylerin kamu yararına hareket edeceğine neden inanalım? Aksine, tarih, politikacıların ve bürokratların kendi bütçelerini, yetki alanlarını ve halk üzerindeki kontrolünü genişletme konusunda güçlü kişisel çıkarları olduğunu göstermektedir.

Tarih boyunca insanların kendilerini direniş hareketleri hâlinde örgütlemiş olmaları ve zorba devletlere karşı isyanlarda hayatlarını tehlikeye atmış olmaları, kamu malları söz konusu olduğunda insanların temelde bedavacı olduğu teorisine karşı bir kanıttır. Bir isyan, birey için muazzam bir kişisel risk içeren bir kolektif maldır; burada potansiyel ödül (özgürlük), sessizce oturanlar da dâhil olmak üzere herkese fayda sağlar. Yine de insanlar isyan etmeye devam eder.

Rasyonel İnsan Varsayımının Yanlışlığı

Devlet teorisinin en büyük kusuru, insanı, kamu malları konusunda iş birliğine zorlanması gereken yalıtılmış, bencil ve rasyonel bir varlık (Homo economicus) olarak gören, insan doğasına karşı güvensiz bir anlayışa dayanmasıdır. Buna karşılık, modern evrimsel biyoloji ve antropoloji, insanların son derece sosyal bir tür olduğunu göstermektedir. Yüz binlerce yıl boyunca, ilk devletin varoluşundan çok önce bile atalarımızın hayatta kalması, gönüllü iş birliği, kolektif problem çözme ve hem tanıdıklarla hem de yabancılarla paylaşma konusundaki doğuştan gelen yeteneklerine bağlıydı. Nobel ödüllü Elinor Ostrom, kapsamlı ampirik araştırmalar yoluyla, dünya çapındaki yerel toplulukların, devletin genel düzenlemeleri olmaksızın ortak havuz kaynaklarını yönetme ve toplumsal zorlukları çözme konusunda tam anlamıyla yetkin olduklarını belgelemiştir. Ostrom, insanların doğal olarak güven, karşılıklılık ve bedavacılara karşı sosyal yaptırımlardan oluşan karmaşık sistemler geliştirdiğini ortaya koymuştur.

Siyaset bilimi ve iktisat alanında insan doğasına karşı bu güvensiz anlayışın bu kadar uzun süre ayakta kalmasının başlıca nedeni, metodolojik bir zayıflıktır. Ekonomistler, ekonomik simülasyonlar yürütmek, veri modelleri oluşturmak ve diferansiyel denklemleri çözmek için gerçekliği basitleştirmeye dayanırlar. Homo economicus kavramı, gerçek insanları tanımladığı için değil, tamamen hesapçı ve rasyonel bir robotun, matematiksel bir veri modeline sığacak kadar öngörülebilir tek aktör olması nedeniyle yaratılmıştır.

İnsanlığın gönüllü iş birliği yapma kapasitesini ve adalet duygusunu ortadan kaldıran simülasyon modelleri kullanıldığında, matematiksel sonuç her zaman aynıdır: Dışarıdan bir güç müdahale etmedikçe toplum, bedavacı sorunları nedeniyle çöker. Teknokratlar ve politikacılar, bu veri modellerini gerçek dünyayla karıştırarak yanlış bir aşırı basitleştirme yaratmışlardır. İnsan iyiliğini ve gönüllülüğü tanım dışı bırakmış matematiksel modellerle meşrulaştırılmış, zorlamaya dayalı bir toplum tasarlamışlardır. Ludwig von Mises’in de gösterdiği gibi, insan eylemlerinde sabit bir unsur yoktur; bu da insan etkileşimine dair matematiksel modellerin geçerliliğini temelden sarsar.

Kalite Kontrolü Olarak “Bedavacı”

Kolektif çözümlerin gönüllülük yoluyla bulunması gerektiğinde, dinamikler temelden değişir. Planlamacılar, kendilerini destekleyecek bir şiddet tekeli olmadan, paranıza el koymak için polisi gönderemezler. Projeler, argümanlar, ikna ve fayda değerlendirmeleri yoluyla finanse edilmelidir.

Böyle bir toplumda, insanların “bedavacı” olmayı seçerek desteklerini geri çekme tehdidi, sürekli bir kalite kontrol işlevi görür. Kolektif projeyi yönetenler yozlaşırsa, israf ederse veya asıl görev alanlarının dışına çıkarsa, katkıda bulunanlar bağış yapmayı keser. Bu dinamik şeffaflığı, verimliliği ve alçakgönüllülüğü zorunlu kılar. Aynı zamanda muhalefetin kabul edilmesini de zorunlu kılar. Bir proje o kadar yetersiz veya tartışmalıysa ki çoğu insan onu gönüllü olarak desteklemeyecekse, belki de hiç gerçekleştirilmemelidir.

Devlet devreye girip toplumsal çözümleri tekelleştirdiğinde, bu merkeziyetsiz ve gönüllü denetim mekanizmaları devre dışı kalır. Devlet, kaynaklarını zorlama yoluyla (vergiler) topladığından, finansman hizmetin kalitesinden kopar. Kaynakları geri çekerek protesto etme seçeneği, vergi kaçakçılığı olarak suç sayılır.

Sonuç olarak, devletin sınırlarını aşmasına karşı doğal bir fren ortadan kalkar. Tarih, devletin etrafındaki kurumsal denetim ve denge mekanizmalarının —güçler ayrılığı, anayasalar ve periyodik seçimler gibi— en iyi ihtimalle devletin büyümesini yalnızca geçici olarak yavaşlattığını açıkça göstermektedir. Çoğu zaman ise bunlar, devletin zorlayıcı gücündeki artışın giderek hızlanmasını meşrulaştıran araçlar olarak işlev görür. Teknolojik kitlesel gözetim, günlük yaşamın ayrıntılı bir şekilde düzenlenmesi ve siyaset bilimci Robert Higgs’in “cırcır etkisi” olarak adlandırdığı —devletin krizler sırasında yetkilerini genişletip bunlardan asla tam olarak vazgeçmemesi— olgusu sayesinde, günümüz modern demokrasileri bireyler üzerinde tarihsel tiranların ancak hayal edebileceği düzeyde bir kontrol uygulamaktadır.

Toplumsal Sorunlara Yeni Bir Yaklaşım

“Bedavacı” korkusu, çok daha büyük bir tehlikeyi görmemizi engellemiştir. Katılmama seçeneğini ortadan kaldırarak, yolsuzluk ve tiranlığa karşı en etkili engeli yıkmış olduk.

Devletin şiddet tekeli olmadan, toplumsal sorunlara çözüm bulunması ve fırsatların değerlendirilmesi, yenilikçi ve gönüllü yapılar aracılığıyla gerçekleşmelidir. Bu, özelleştirme ve net mülkiyet hakları yoluyla (bu, ortak kaynakların trajedisini çözer), merkezi olmayan ağlardaki sosyal normlar ve itibar yoluyla ya da fonların ancak kritik bir çoğunluğun gönüllü olarak katkıda bulunması hâlinde serbest bırakıldığı akıllı, şartlı sözleşmeler gibi modern teknolojiler yoluyla gerçekleşebilir.

Gönüllülüğün bedavacılara karşı savunmasızlığı, devletin zorlama aygıtıyla ortadan kaldırılması gereken ölümcül bir zayıflık değildir. Bu, özgürlük için ödediğimiz bedeldir ve iktidarı denetim altında tutmak için en hayati mekanizmadır. Devlet, şiddet üzerindeki tekeli aracılığıyla bu görevleri tekeline aldığında, ekonomistlerin ve psikologların “dışlama etkisi” olarak adlandırdığı olguyu tetikler. Dış baskı ve devletin zorlaması, bireyin gönüllü olarak katkıda bulunma konusundaki içsel, ahlaki motivasyonunu zayıflatır ve onun yerini alır. Sorumluluğun kişiliksiz bir bürokrasiye devredilmesi, insanların ahlaki içgüdüsünü köreltir. Devlet zaten vergi yoluyla masrafları üstlendiği için, diğer insanlara karşı kişisel bir sorumluluk hissetmeyi bırakırız. Devlet, gerçek toplulukları bir arada tutan sosyal mekanizmaları yok ederek “bedavacı sorunu”nu kurumsallaştırır. Paradoksal olarak, devletin bedavacı sorununa getirdiği çözüm bizi Homo economicus’a daha çok benzetmiş ve böylece devletin daha fazla müdahalesine yol açan bir kısır döngü yaratmıştır.

Sonuç

Kamu malları sorunlarını çözmek için devlete ihtiyacımız yoktur. İnsanlar, toplumsal sorunları çözerken gönüllü iş birliği yapma potansiyeline sahiptir. Biz, iktisatçıların veri modellerinde varsayılan gerçek dışı “insanlar” değiliz. Oysa kamu mallarıyla ilgili bedavacı sorununun neden devlet tarafından çözülmesi gerektiğinin gerekçesi olarak tam da bu modeller kullanılıyor. Bu, belki de modern çağda devletin muazzam büyümesinin başlıca nedenidir. Aksine, doğuştan gelen doğamız göz önüne alındığında, bedavacılar kamu mallarının yönetimi için bir kalite kontrol mekanizması işlevi görürler.

Sıkça kullanılan, deniz fenerinin “bedavacı sorunu”na kurban gittiği teorik örneği aslında yanlış çıkmaktadır. Tarihsel araştırmalar, deniz fenerlerinin başlangıçta devletin katılımı olmaksızın gönüllü iş birliği yoluyla ortaya çıktığını ortaya koymaktadır. Gemiler limana demir attıklarında deniz feneri ücreti öderdi. Ücretini ödemeyenlerin limana demirlemesine izin verilmezdi.

Kaynak: https://mises.org/mises-wire/free-riders-necessary-corrective-state-overreach