Descartes’in Yanılgısı Mı?

Felsefeye aşina olanlarımız, modern felsefenin en temel sorununun Descartes’ten bu yana en çok çözümü için çalışılan bir ruh (zihin)-beden (beyin) problemi (Kartezyen düalizm) olduğu konusunda bir ezbere sahipler. Kimileri sorunun Descartes’ten değil Batı düşünce tarihinde Sokrates-sonrasında başlayan “söz” ile “varlık” arasındaki boşluktan kaynaklandığını ve Heideggerci varoluşçuluk tarafından çözüldüğünü söylüyorlar. Uzunca bir zaman bizim de sempatiyle baktığımız (ki başta Heidegger olmak üzere varoluşçu diye bilinen filozofların katkılarına olumlu bakışımız artarak sürüyor) bu fikirler, Descartes’i tanımaya başladıkça en azından onun çabasının özelinde değişmeye başladı. İnsanın benlik ve bilinç ve iradesine karşı doğu ezoterik inançlarının etkisiyle neredeyse hepsini yok saymaya başlayan eğilimi anlamak ve eleştirmek için Descartes’i yeni baştan ele almak ve ezberlerimizi değiştirmek zorundayız.

İtiraf etmeliyiz ki hepimiz, günümüz bilim anlayışının (biliminin değil bilim anlayışının) son tahlilde böyle bir meseleyi dert etmediğini, çözmüş gibi davrandığını biliyoruz ama bilmezlikten geliyoruz. Evet, zihin (ruh) – beyin (beden) sorununu (ikilemi ya da açmazı), modern düşünce tarafından çoğunlukla metafizik, yapay veya çözümü olmayan bir sorun olarak görülüyor. Farklı şekillerde ifade etmiş olsak da neredeyse tamamımız, tek cevher[1] olarak maddeye diğer tüm şeylerin onun görünümü olduğuna inanan “materyalist monizm” akımına bağlıymış gibi düşünüyor, davranıyoruz.

Tıp, psikiyatri ve psikanalizde durum

Sözüm ona düalizm hâkimiyeti varmış gibi görünen ama yakından bakıldığında materyalizme dayandığı hemen fark edilecek olan alanlardan birisi de modern tıp ve psikiyatridir. Dikkatle bakıldığında, modern tıp ve psikiyatri alanında hücresel biyoloji, nöroanatomi, nöroendokrinoloji, genetik, evrimci ve moleküler biyoloji dallarında materyalist yaklaşımın etkisi açıkça görülecektir. Materyalist yaklaşım, modern bilimler ve teknoloji ile birbirlerini karşılıklı olarak pekiştiren bir etkileşim içinde. Bu etkileşimin doğal sonucu olarak bu alandaki her türlü çekişme, “vaatçi materyalizm” lehine sonuçlanıyor; henüz maddi temelleri gösterilemese bile zihinsel, ruhsal olan tüm olguların eninde sonunda maddi temellerine kavuşacağı düşünülüyor. Bilimin bir gün zihin-beyin sorunundaki belirsizliklerin maddi nedenlerini ortaya koyacağına inanılıyor. Örneğin mikroskobik düzeylerde araştırma yapabilen sinir sistemi biyofiziğine; kimyasal ve biyofiziksel süreçlerin mikroskobik bilgisayar taklitlerinden çıkarılan global sonuçlara odaklanan endofiziğe ve yine mikro psikofiziksel yapıyı açığa çıkardığı düşünülen manyetik rezonans imaging (MRI) gibi beyin görüntüleme tekniklerine konusunda bel bağlanıyor. Yakın zamanlarda sanki tüm psikolojik rahatsızlıkların nedeninin organik bakımdan karşılanabilir bir anlam içeriği olduğu gösterilmiş gibi “organik ruhsal bozukluk” kavramının terk edilmesi de bu nedenle… Daha da ilginç olanı, psikiyatrik rahatsızlıkları gerçek hastalık olmadıkları gerekçesiyle reddeden ve psikiyatriyi tıptan atmaya çabalayanlar da pratikte birbirlerine çok karşı gibi dursalar bile, materyalist bir tutuma dayanıyorlar.

Düalizm ve materyalist monizm çekişmesinin en bariz görüldüğü yerlerden birisi Freud’un psikanalizidir. Freud’un bizzat insan etkileşimine ve yoruma dayalı olarak psikanalizin onarıcı etkisini, yani sözle tedaviyi ileri sürdüğünü, insan doğasına ilişkin gelmiş geçmiş en kapsamlı düalistik teoriyi oluşturduğunu düşünüyoruz. Ama kendisine psikanalizin geleceği sorulduğunda, “psikolojideki tüm geçici düşüncelerimiz bir gün, büyük ihtimalle, organik bir alt-yapıyla temellendirileceklerdir” materyalist anlayışını, teorisini birçok kere değiştirmesine rağmen hep aynı inançla savunduğunu görmezden geliyoruz. Bu karışıklık Freud’un görünüşte en biyolojik nitelikteki kavramlarından birisi olan içgüdüyü (instinct) veya dürtüyü (drive; trieb) ele aldığımız da iyice belirginlik kazanıyor. Freud, bu terimi, kimi zaman saf biyolojik bir şeyi kastetmek için ya da psikolojik olmayan bir şeyi vurgulamak için kullanmış olmasına rağmen, genellikle içgüdüyü “zihinsel ve bedensel olan arasındaki sınır çizgisinde yer alan bir kavram; organizmadan köken alan ve zihne ulaşan uyaranların psikolojik temsilcisi olarak” görmüştür (Freud, 1957). Son zamanlarda kendine yer bulmaya çalışan, sözüm ona psikanalitik tezlerin nörobilimdeki kanıtlarını ortaya koyduğunu öne süren “nöropsikanaliz” adeta bu materyalist ve indirgemeci Freud’un mirasını devralmış görünüyor.

Psikanalizdeki bu karışıklık günümüzde de sürüyor. Psikanaliz kökenli “psikofizyolojik psikoterapistler”, psikoterapinin sonuçta insanın organizmasında değişiklik yaparak tedavi ettiğini söylüyorlar ve Freud’un ego’nun nihai olarak bedende demirlenmiş olduğu belirlemesini esas alıyorlar. Psikofizyolojik psikoterapi yanlısı klinisyenler, kendilerinin Aristo’nun duygularla konuşulan kelime arasında bir bağ olduğu; duyguların dil ile beden işlevlerini bütünleştirici bir nitelikleri bulunduğu şeklindeki tezlerini savunuyorlar. Arzularımızın ister ilkel ve yoğun ister yüceltilmiş veya sofistike biçimlerde olsun mutlaka kendilerini bedensel bir değişiklikle ortaya koyacaklarını ve psikoterapide ortaya çıkan bu bedensel değişikliklerin monitorize edilerek hastaya gösterilmesi halinde çok etkin bir tedavi sağlanacağını öne sürüyorlar.

Ama her şeye rağmen psikanaliz kökenli bazı yazarlar, açıkça düalist olduklarını belirtiyorlar. Örneğin Brenner, psikolojik ve fiziksel olan arasında anlamsız bir eşitlik kurmamamız konusunda bizi uyarıyor (Brenner, 1973). Yine Gill, doğa bilimlerin alanı (nörobiyoloji) ile psikolojinin alanını kesin bir sınıra ayırarak, nörolojik bilimler ile dinamik psikiyatrinin kavramları ve açıklayıcı kategorileri arasında hiçbir doğrudan bağlantı bulunmadığını savunuyor. (Gill, 1976) Belirtilmesi gereken bir nokta da çağımızın en büyük nörobilimcileri olan Sherrington, Penfield ve Eccles’in monistik olarak başladıkları mesleki kariyerlerinin sonunda düalist olduklarını ilan etmeleridir.

Lütfen önemine binaen bir kez daha söylememe izin verin. Günümüz akademisinde her ne kadar zihin-beyin (ya da ruh-beden) problemi konusunda, felsefe, nörobilim ve psikanaliz bağlantıları arasındaki tartışmalar olanca yoğunluğuyla sürüyor olsa da gerçek anlamda bir tartışma ortamından ziyade materyalist monizmin bariz bir hâkimiyeti var. Zihin-beyin problemi sadece zihin felsefesi alanına sıkıştırılmış, orada hayli akademik bir dille konuşulmaya çalışılıyor. Bir sonraki yazıda kendisinden sıkça bahsedeceğimiz Searle’den aktaracak olursak: ‘‘Eğer birileri son birkaç on yıl içinde zihin felsefesi alanındaki değişiklikleri gözden geçirirse, bu alanın bilinç ve niyetliliğin gerçekliği ve indirgenemezliği üzerinde ısrar eden küçük bir azınlık, ayrıca kendilerini ‘nitelikçi düalistler’ olarak kabul eden bir grup ve de kendilerini herhangi bir türden maddeci olarak kabul eden daha büyük bir ana akım tarafından işgal edildiği görülecektir…”  Biz de aynı kanaatteyiz, Spinoza’nın hak etmediği biçimde öne çıkarıldığını ve düalizme (daha doğrusu başta insan benliği olmak üzere maddi alana indirgenemeyecek, gayri-maddi bir töz olduğu fikrine) haksızlık edildiğini düşünüyoruz, o nedenle yeni baştan Descartes’e gitmeyi ve gerçekten ne demek istediğini anlamayı öneriyoruz.

 

[1]Ele almaya çalıştığımız ruh-beden (zihin-beyin) problemi, felsefe tarihi boyunca süregelen hayatın hangi cevherlerden meydana geldiğine ilişkin sorunun bir başka düzlemde sürdürülmesinden ibaret. Varlığı için bir başka şeye muhtaç olan “araz”ın karşıtı…Cevher, Arapça, Türkçesine “öz” denebilir, “töz” diye de karşılıyorlar; Latince karşılığı “substantia” ve Yu­nancası ise “hypokeimenon”, “temel­de bulunan şey” anlamına geliyor. Felsefe tarihi boyunca çok farklı “cevher” tartışmaları var ama tartışmaların genel çerçevesi içinde “madde” ve “ruh” olmak üzere iki cevherin olduğu söylenebilir.