Descartes’e geri-dönüş: “Ben ve Ten”   

Bir süredir Rene Descartes’in yanlış anlaşılmış olduğu, aslında ortada “Etika” dışında dişe dokunur bir eser vermemiş ve tüm düşünce sistemini Descartes’e materyalist bir zeminde karşı çıkmak üzerine kurgulamış olan Baruch Spinoza’nın haksız yere öne çıkarıldığı fikrini esas alarak ilerliyoruz.  Bu tavrımızın nedeni yalnızca felsefe tarihindeki bir hatalı yönelimi düzeltmeye çalışmak değil. Dikkatimizi yeniden yüzyıllar öncesine çevirmemiz ve tekrar Descartes’e dönme çağrımızın nedeni, doğrudan doğruya günümüzde insan iradesini ve sorumluluğunu iptal eden bakış açısını değiştirme mücadelesiyle ilgili. İnsan iradesi ve sorumluğunu ortadan kaldıran, çarpık bir arzu kavrayışına sebep olan bakışın, sözüm ona Descartes’e ve Kartezyen düalizme karşı çıkma adına benlik, bilinç ve irade konusunda içinden çıkılmaz bir müphemliğe gark olunmasıyla ilgili olduğunu düşünüyoruz. Gerçekten de bu alandaki hatırı sayılır yazılara bakıldığında, mesela artık “benlik” diye bir kişisel varoluş biçiminin olduğunu savunmanın bile ne kadar güç olduğunu görüyor ve şaşıp kalıyorsunuz..

“Hiç kimse bir benlik değildi veya ona sahip olmadı… Dünyada benlik diye bir şey yok: Hiç kimse bir benlik değildi veya ona sahip olmadı. Şimdiye kadar var olan yegâne şey, model olarak tanınamayacak benlik modelleriydi. Fenomenolojik benlik bir varlık değil bir süreçtir –ve bilinçli bir bilgi işlem sistemi şeffaf bir benlik modeli altında çalıştığında, birisi olmanın öznel deneyimi ortaya çıkar. Şu anda bu cümleleri okurken siz de böyle bir sistemsiniz. Kendi benlik-modelinizi bir model olarak tanıyamadığınız için o şeffaf: Onun içinden bakarsınız. Onu görmezsiniz. Ama onunla birlikte görürsünüz… Bu satırları okurken sürekli kendinizi şu anda beyniniz tarafından aktive edilen benlik modelinin içeriğiyle karıştırırsınız…” Bu hayli derin felsefi fikirlermiş izlenimi veren satırlar, günümüz düşünürlerinden Thomas Metzinger’e ait. (“Being No One: The Self-Model Theory pf Subjectivity”, Cambridge: MIT Press, 2003) Nereye baksanız artık çevreniz bu tür fikirlerle, sorun çözmekten ziyade müphemliği artırmaktan başka bir amacı olmayan düşünürlerle dolu. Benlik’in reddine dair bu bakışın toplu halde görülebilmesi, o kadar çok söz edilmesine rağmen sadra şifa tek bir cümle bulunmadığına şahitlik edilmesi için Richard Sorabji’nin “Benlik: Bireysellik, Yaşam ve Ölüme Dair Antik ve Modern Görüşler” (alBaraka Yayınları) kitabını öneririz.

Biz, insan tekinin benliğini, dolayısıyla kendini tanıma bilincini ve iradesini yok sayan bu görüşlerin masum felsefi egzersizler olmaktan öte sonuçları olduğu kanaatindeyiz. Benlik’in ve oradan ilerleyerek iradenin ve sorumluluğun inkârına yol açan bu fikirlerin (kaynağı her ne kadar Hume olarak gösteriliyorsa da) Descartes’in hatalı anlaşılmasına, insan zihninin maddi dünyadan ayrı bir töz olarak varlığının kabul edilmemesine dayandığını düşünüyoruz. Bu nedenle Descartes’e dönülmesini savunuyoruz ve bu konuda yalnız değiliz.

Şüphesiz özellikle nörobilimde ortaya çıkan birçok gelişmeden sonra günümüzde Descartes’i tıpkısının aynısı şeklinde, bire bir savunan pek kimse yok. Ancak onun düalizmini ve özellikle zihin anlayışını ve özne merkezli bakışını, en çok da zihne ait olan unsurların, bilincin asla fiziksel araştırma ve açıklamayla tamamen tüketilemeyeceği fikrini birçok kimse destekliyor. Daha önce “Ruhun Arayışında” kitabındaki fevkalade bakışıyla John Cottingham’dan ve  psikanalitik gelenekten gelerek düalizmi savunan isimlerden bahsetmiştik bunlara felsefe düşünce dünyasından şu isimleri de ekleyebiliriz: Richard Swinburne, David Chalmers, William Hasker, Saul Kripke, John Foster, Bernard Williams, Gary Hatfield, Jean-Luc Marion… Bunların yanı sıra bir isim daha var ki, “Descartes’e geri dönüş” kavramını ödünç aldığımız düşünür odur: Jacop Rogozinski…

Bir fenomenoloji taraftarı olarak Rogozinski, Descartes’i savunusunu benlik’in önceliğine dayandırıyor, müphemliği arttıran, benlik’i dağıtan postmodern düşünürlerin Descartes’i reddiyelerine savaş açıyor. Ama Rogozinki’nin Descartes’e açtığı kredi sadece benlik savunusuyla sınırlı kalıyor. Descartes, benlik’ten bilince ve teolojiye doğru ilerlediğinde Rogozinski, “benlik”te kalalım daha ileriye gitmeyelim” diyerek, hayal kırıklığına uğramış aşığınkine benzer tepkiler veriyor. Biz elbette, bir töz olarak insan zihni ve onun benlik, bilinç, irade gibi unsurları kabul edildiğinde burada kalınmaması gerektiği konusunda da Descartes’e daha yakın düşüyoruz ve Rogozinski’ye katılmıyoruz ama yine de gerek Descartes’in önemini gerekse oradan tartışmaya başlamak lazım geldiğini anlamak için Rogozinski’nin çalışmasına biraz daha yakından bakmak istiyoruz.

“Ben katilleri”nin peşinde Jacop Rogozinski

Rogozinski, “Ben ve Ten: Ego-Analizine Giriş” kitabında “Ben” ile “ten/beden”in birbirinden kopuk olmadığını; benlik’in, tensel varoluşun içinde kurulduğunu söyleyerek katı bir zihin–beden düalizmine karşı çıkar; ama bunu yaparken basit bir beden indirgemeciliğine de düşmemeye de gayret eder. Ama biraz önce söylediğimiz gibi, onun asıl derdi, ego’nun, benlik’in günümüz postmodern düşünürleri tarafından dağıtılmasına, yok sayılmasına itiraz etmektir. Ona göre Descartes’in “cogito”sunu bedenden kopuk, saf bilinç olarak göstermeye çalışanlar hem hatalıdır hem de haksızlık etmektedir. “Cogito”, sanıldığı gibi bedensiz değildir; benlik en başından itibaren tensel bir boyut taşır. Kaldı ki “beden”den de saf biyolojik-fiziksel bir varlık beden anlaşılmamalıdır; Yaşayan, hissedilen, acı çeken, haz alan, dünyayla temas eden beden bağlamında düşünülmelidir.

Benlik bir soyut bilinç değil, tensel bir özdeşleşme süreciyle kurulur. Kişi, kendi tenini sahiplenerek “ben” olduğunu dile getirir. Rogozinski, fenomenolog olarak Edemund Husserl’dan yanadır, bir başka ünlü fenomenolog olan Merleau-Ponty’e karşıdır. Ten, Merleau-Ponty’nin sandığı gibi kozmik bir ontoloji değil; öznenin kırılgan zeminidir. Merleau-Ponty’i de ten’i bedeni savunmak adına tüm varlığa (dünyaya) yayarak öznenin dağıtılmasına yardımcı olanlar arasında sayar[1].

“Ben ve Ten”in giriş bölümünde Rogozinski’nin kendi tezlerini, sanki karşısında tam aksini savunan postmodern bir düşünür varmışçasına tartışarak dile getirmesi, günümüz akademisinin özne sorununa bakıştaki kafa karışıklığını serimlemesi açısından muazzamdır. Postmodern düşünürlerin modern zamanların yol açtığı yıkım, şiddet ve adaletsizliğin nedeni, aslında “ben” diye bir gerçeklik olmadığı halde varmış gibi gösteren “ben narsisizmi”dir fikrine şiddetle karşı çıkar. Ona göre tüm bunların nedeni tam tersine günümüzde yaptıklarının sorumluğunu üstlenecek kanlı canlı bir öznenin, “ben”in unutulmasıdır!… Rogozinski, vaktiyle kendisinin de onlar gibi düşündüğü hocalarının yanlış yolda olduklarını anlamadan önce, uzun bir süre “ben cinayetinin” büyüsüne kapıldığını itiraf eder. Ona göre iktidara ve topluma epey eleştirel yaklaşan bu sözüm ona radikal düşünürler, bunlar seçtikleri yolun nereye gideceğini hesap etmemişler, benlik’i yok saymanın günümüzdeki tüm adaletsizliklerin, yıkım ve şiddetin kaynağını oluşturduğunu fark etmemişlerdir.

Rogozinski, ben’in başkası sayesinde kurulduğunu şiddetle reddeder; başkasının kim olduğunu anlamak istediğimde dahi, kendimden, kendi ben’imden yola çıkmam gerektiğini düşünür ve ben’i bu şekilde işin başlangıcına yerleştirmenin asla narsisizm anlamına gelmeyeceğini söyler. Günümüzde şiddetin ana kaynağı, ben’in sözde egoizmi değil tam tersine başka’nın ben üzerindeki etkisidir. Başka’yı artık rakibim olarak, işkencecim olarak görmemek için önce kendimi bulmam gerekir…

Onun bu iddialarına postmodern hayali düşünür, psikanalizin ben oluşumu ve Lacan’ın ayna evresi teorisiyle karşı koymaya çalışır, “siz de psikanalizi bilimsel sahtekârlıkla suçlama modasına uymamışsınızdır umarım” diye tepki verir. Rogozinski, “Endişe etmeyin: Düşüncenin bir kemikten ya da daha ziyade nöronal bağlantılardan ibaret olduğuna inanan ve bizi kimyasallara boğarak ya da sanki laboratuvar farelerinden başka bir şey değilmişiz gibi davranışlarımızı yeniden koşullayarak bizi iyileştirmeyi tasavvur eden kuramcılara sizin kadar ben de güvenmemekteyim. Onları harekete geçiren şey, hakikatten duydukları korkudur. Her bir ben’in tarihini kat eden, mutsuzluğum için saklanan ya da kurtuluşum için keşfedilen bu esrarengiz ve tekil hakikatten korku. Psikanalizin peşinde olduğu da bu hakikattir ve işte bu nedenle tüm düşünce polislerine karşı desteklenmesi gerekir. Tabii bu da bizi Freudcu teorinin eksikliklerini eleştirmekten alıkoymamalıdır” diyerek hoş bir cevap verir.[2]

Rogozinski, kitap boyunca “Ben katilleri” dediği, Lacan ve Heidegger’e karşı Descartes’i ve “ben”i savunur, daha sonra da kendi özgün yaklaşımını anlatmaya girişir. Ona göre modern zamanlarda, acı, travma, yara, işkence ve politik şiddet gibi deneyimler yüzünden ben ile ten arasındaki bağ zedelenmiştir. Bunun onarılabilmesi için tekrar ben’in ayağa kaldırılması, bunun için de Descartes’e geri dönülmesi gerekir.

Rogozinski’nin Descartes’i savunusu ve itirazı

Rogozinski, Descartes’in benliği ve iradesi olan insan teki anlayışını savunur ve onun günah keçisi haline getirilmesine itiraz eder. “Ne kadar da yalnızdır Descartes. En önemsiz fikirden en azametli düşünceye her biri kendini yalnızca ona karşı çıkarak ortaya koyar. Sağduyu fazlasıyla sığ olduğuna hükmettiği bir akılcılığa saldırmak istediğinde ‘Kartezyen ruhu’ suçlayıverir. Meslektaşlarından biraz daha donanımlı bir bilişsel bilimci aklımızın duygulanımlardan vazgeçemeyeceğini ispat etmeye kalktığında kitabına ‘Descartes’in Yanılgısı’ adını verir. Bambaşka bir düzeyde Heidegger, modern zamanları karakterize eden yanlış yola sapmanın ve dünyayı harap etmenin kaynağını bulmaya çalışırken Hitler’i Descartes’ın varisi yapmaya varıncaya kadar ‘cogito’ya saldırır” (s.109)…

Descartes’i savunmaya Rogozinski, bu sözlerle başlar. “Descartes’tan sonra yaklaşımları farklılık gösterse de “cogito ergo sum”u çürütmeyi denememiş tek bir düşünür bile yoktur. Kant’tan beri bazıları, ‘düşünüyorum’ ve ‘varım’ arasındaki mantıksal bağlantı olan ‘öyleyse (ergo)’ye hücum eder. Böylece varlık ve düşünce, düşünen Ben ile olan Ben şeklinde başa çıkılmaz bir ikilik ortaya koyarlar” (s.110). Oysa Rogozinski’ye göre saldırıların odağındaki “düşünüyorum öyleyse varım” ifadesi, Descartes’in buluşunu ifade etmeyen, daha az öneme sahip bir cümledir. Bu söz, “Yöntem Üzerine Konuşma”da ve “İkinci Cevaplar”da yer alır ama “İkinci Meditasyon”da meşhur “düşünüyorum öyleyse varım” formülü bulunmaz, Descartes buluşunu çok daha sade biçimde ifade etme yolunu seçer. “Ego sum, ego existo”, yani “benim ve varım”…

Rogozinski, Descartes savunusunu onun ben’i keşfederek felsefeye dâhil etmesi temeline oturtur. Bu arada Descartes’in ben’i töz olarak görmesini yanlış bulduğunu belirtir, onu buna rağmen savunmayı sürdürür. Ona göre Descartes, hiçbir zaman ego’yu özneye asimile etmemiştir. Sanıldığı gibi modern özne metafiziğinin kurucusu olmamıştır. “Ben”e, töz olarak baktığı doğrudur ama buradan da özne metafiziği değil ”var olmak için başka hiçbir şeye ihtiyacı olmadan var olan bir şey” çıkar. O yüzden Rogozinski, “Düşüncesini keyfi bir şekilde yeniden inşa etmek yerine Descartes’e harfi harfine geri dönelim; ben’in kendini kendisine açtığı ilk başlangıca geri dönelim” (s.124) çağrısını tekrarlar.

Rogozinski, Descartes’in “İkinci Meditasyonlar”daki “Bana göre görüyor, duyuyor, sıcaklığını hissediyorumdur. Bu yanlış olamaz; bu bende tam anlamıyla hissetme olarak adlandırılan şeydir ve bu da tam olarak düşünmekten başka bir şey değildir” sözünden yola çıkarak onun “düşünüyorum” şeklindeki ifadesinin, “akıl yürütüyorum” ya da “temsil ediyorum” demek değil, “hissediyorum” demek anlamına geldiğini anlatmaya çalışır. Bir fenomenoloji taraftarı olarak Descartes’in ego’su ile hocası Husserl’ın bağlantısını bu noktadan kurmaya gayret eder.

Ancak bilindiği gibi Descartes, düşüncenin, bilincin bu indirgenemez özelliği nedeniyle maddeden ayrı bir töz olduğunu ileri sürmektedir. Rogozinski’nin Descartes’e tepkisi, tam da bu noktada yani benlik’i savunmakla yetinmeyip onun madde gibi töz olduğunu öne sürürerek oradan teolojiye çıkarımlar yaptığında ortaya çıkar. Ona göre “ego sum”da kalmak, aşkın bir Yaratıcı’dan bahsetmeden, benlik’i, babasız yani Tanrısız bir yaratım harikası olarak görmek yeterlidir. Bu yüzden “Üçüncü Meditasyon”da Descartes’in Tanrı inancını ilan etmesini “facia” olarak niteler. Onun Tanrı inancını “teolojik bir sapma” olarak görür. Hızını alamaz, ben’i bir başkasına, Tanrı’ya teslim ettiği için aslında Descartes’in “ilk ego katili” olduğunu söyler (s.141-158).

Hızlı giden tez yorulur

Bize göre bu tavrıyla, benlik’e ve Descartes’e sahip çıkarken çok haklı olan Rogozinski, aşırı yoruma gitmekte, kendi fenomenoloji fanatizminin kurbanı olmaktadır. Sadece insan teki değil, tüm canlılar, bir algılama ve hissetme kapasitesine sahiptir. İnsanı farklı kılan bu hissetmeyi, zihinsel tözü ya da tözsel zihni ve benliği sayesinde düşünce düzeyine çıkarabilmesi, simgeleştirebilme yeteneğidir.

Biz Rogozinski kadar hızlı gitmeyelim ve acımasız olmayalım; onun benlik’in töz oluşunu görememesini, bilinçten ötelere, ruha ve Tanrı’ya gitme cesareti bulamamasını fenomenoloji fanatizmine bağlamakla yetinelim. Descartes’in zihni bir töz olarak görmesinin doğrudan doğruya zihnin bilinç ve irade gibi unsurlarının maddeye indirgenememesiyle ilgili olduğunu, bunun da en açık biçimde insanın dilselliğinden, simgeleştiren bir varlık olmasından kaynaklandığını belirtelim. Dilsellik ve simgeleştirme üzerine daha çok düşünelim.

[1] Rogozinski’ye göre günümüzde ben’in dağıtılmasının en büyük sorumluları “ben katilleri” adını verdiği Martin Heidegger ve Jacques Lacan’dır. Bunlara Hume, Nietzsche, Deleuze, hatta Wittgenstein ve Merleau-Ponty de eklenebilir. Bu nedenle kitabı esasen Heidegger ve Lacan eleştirisine ayırır. Onun bu görüşleri epey tartışma götürür. Ben kendi adıma özellikle Heidegger eleştirilerine katılmadığımı belirtmeliyim. Ama konumuz açısından bunlar değil Rogozinski’nin Descartes’e geri dönüş fikri önemlidir.

[2] Verdiği bir mülakatta, Günümüzde pek moda olan, materyalist monizmden kaynaklanan biyolojik indirgemeciliği, zihni doğrudan doğruya ve sadece beynin işleyişiyle açıklayan yaklaşıma karşı çıkarken Rogozinski, Paul Ricoeur’un şu sözünü hatırlatır: “Beyin düşünmez. Ben düşünür(üm).” Bakınız: https://www.sabahulkesi.com/2019/12/31/jacob-rogozinski-ile-ben-ego-hayat-ve-siddet-uezerine/