Derrida Türk Hukukçularına Bir Çift Kelamı Var!

 Dursun kef-i hükmünde terâzu-yı adalet

Havfin var ise mahkeme-i rûz-i cezâdan

Kadı ola da’vâcı vü muhzır dahi şâhit

Ol mahkemenin hükmüne derler mi adalet

(Hüküm verirken elinde adalet terazisi dursun,
Eğer ceza günü kurulacak mahkemeden korkun varsa.

Davacı kadı olur, mübaşir de şahitlik ederse,
Böyle bir mahkemenin verdiği hükme adalet derler mi)

Ziya Paşa

 

Hukuk, düzeni tesis etmek için vardır. Düzen hukukun ontolojik omurgasıdır. Normların, kuralların, yasaların inşa ettiği bir dünya, kaosun eşiğinden geriye çekilmiş bir düzen vaadidir. Peki, bu düzenin içinde adaletin yeri nedir? Modern hukuk sistemleri çoğunlukla normatif, pozitivist ve sistematik temeller üzerinde yükselir. Yasaların nesnelliği, tarafsızlığı ve uygulanabilirliği üzerine kurulu bu yapı, “adalet”i hukukla/yasayla özdeşleştirme eğilimindedir. Ancak çağdaş Fransız filozof Jacques Derrida (1930-2004) bu özdeşliği temelden sarsan “Adalet, gerçekten hukuk/yasa ile aynı şey midir?” sorusunu sorar. İşte Derrida’nın dekonstrüksiyon (yapısöküm/yapıbozum) felsefesi, bu sorunun peşine düşer. Çünkü Derrida için hukuk (loi), yazının bir düzenlemesi, bir metindir. Adalet (justice) ise yazılamaz, hesaplanamaz, ölçülemez. Adalet yasanın arkasında gizlenen bir özlem, bir hayalet gibi belirip kaybolan bir çağrıdır. Adalet, tarif edilemez, zira her tarif bir tahdittir. Düşünürken, yazarken kullandığımız kavramları tahdit etmek yani sınırlamak için tarif eder, yani tanımlarız. Bunun belki de en önemli istisnalarından birisi adalettir. Adaleti tanımlamak, onu sabitlemek, dondurmak anlamına gelir. Adalet, bir kez sabitlenince artık adalet olmaktan çıkar. Adil olmak için elimizden gelen her şeyi yapabiliriz ama bizim adil, yaptığımız şeyin de adalet olduğundan hiçbir zaman emin olamayız. Dahası olmamamız da gerekir zaten. Bunun herhangi bir garantisi de yoktur. Hatta adalete ulaştığımızı iddia ettiğimiz anda ondan uzaklaşmaya başlarız. Adalet, bir nokta, bir olay değil ideadır, idealdir, arayıştır. Adil olmak, adaleti aramak demektir. Her daim adaleti aradığımız oranında adile yaklaşırız, adil olduğumuzu iddia ettiğimiz oranda ondan uzaklaşırız.

Derrida, “Şiddetin Gücü: Otoritenin Mistik Temeli”[1] adlı metninde hukukla adalet arasında radikal bir ayrım yapar. Derrida’ya göre hukuk (law) kurumsal, normatif ve kodlanabilir olandır. Adalet (justice) ise hiçbir zaman tamamen kodlanamaz; bir yasa olarak yazılamaz. Hukuk, kurumlaşmış, pozitif, simetrik ve ölçülebilir olandır. Bir karar mekanizması, bir uygulama pratiğidir. Adalet ise, her zaman bundan başka bir şeydir. Derrida’ya göre; “Adalet dekonstrüksiyonun ötesindedir; ama dekonstrüksiyon adaleti mümkün kılar.” Bu paradoksal formül, hem derin hem de basit bir hakikate işaret ede; Adalet, asla tam anlamıyla somutlaşamaz. Çünkü her somut yasa, bir istisna üretir. Her karar, bir dışlama yapar. Her hüküm, aynı anda bir suskunluk taşır. Ve işte o suskunlukta, adaletin yankısı duyulur. Derrida’nın düşüncesinde, adalet gecikir; ama beklenmeden de gelmez.

Dekonstrüksiyon (yapısöküm/yapıbozum) çoğu kez yanlış anlaşılmıştır. Bir yıkım, bir dağıtım, bir nihilizm olarak okunmuştur. Oysa Derrida için dekonstrüksiyon (yapısöküm/yapıbozum), anlamın kendi içindeki çatlakları, farklılıkları, ertelenmeleri görünür kılma arayışıdır. Bu bağlamda hukuk, her zaman bir metin olduğu için, dekonstrüksiyona (yapısöküm/yapıbozum)  açık bir zemindir. Çünkü her yasa, dilde yazılmıştır ve her dil, sonsuz anlam sapmaları üretir. Buna göre yapısöküm bir yıkma, yok etme eylemi değil, bilakis daha iyisinin mümkün olduğunu düşünerek ve daha iyisini yapmak için mevcut durumun bütün çatlak ve çelişkilerini ortaya koyma teşebbüsü dahası mesuliyetidir.

Derrida’nın düşüncesinde yasa (law) – ki Latince karşılığı lextir – hiçbir zaman saf değildir. Çünkü her yasa, bir başlangıca dayanır ve her başlangıç, bir karar gerektirir. Oysa karar, özsel olarak irrasyonel bir sıçramadır; Derrida buna “mistik bir temel” der. Hukuk, bu mistik boşluk üzerine inşa edilmiştir. Tam da bu yüzden, hukukun meşruiyeti daima kırılgandır. Derrida’ya göre gerçek bir karar, asla sadece bilgiye veya kurala dayanarak verilemez. Çünkü eğer bir kararı önceden kodlanmış bir yasa belirliyorsa, o karar aslında bir karar değildir. Gerçek karar, bir bilinemezliğe, bir belirsizliğe girme cesaretini gösterir. İşte bu anlamda adalet, imkânsız olandır hatta imkânsız olanı arama, istemedir.

Adaletin çağrısı, Derrida’nın düşüncesinde, hiçbir yazılı yasayla çakışmaz, ama hiçbir zaman ondan bütünüyle ayrı da tutulamaz. Çünkü adalet, koşulsuz bir taleptir, yazıya, hesaba, yasaya, kodlara indirgenemeyen bir etik buyruk, hatta bir mutlaklık yankısıdır. O, pozitif hukukun daima ötesinde yer alır; öyle ki, her yazılı yasa, bu koşulsuz Yasa’nın ancak nakıs bir izini taşıyabilir.

Hukuk, düzen kurmak, eylemi yönlendirmek ve uyuşmazlığı çözmek üzere yazılmış metinler bütünüdür. Ölçülebilir, hesaplanabilir, karar verilebilir olanın dünyasında işler. Adalet ise bu dünyanın sınır çizgilerinde bekleyen bir belirsizliktir, karar verilemez olanın deneyimi. Derrida’nın ifadesiyle adalet, ne yazılır ne hesaplanır; ama onsuz da karar alınamaz. Koşulsuz Yasa’nın karar verilemezliği hukuku mümkün kılan şeydir. Çünkü yazılı hukuk, bu karar verilemezliğin içinde doğar, o mutlak ve tanımsız taleple hesaplaşmak zorunda kalır. Yani hukuk, adaletin imkânsızlığından türeyen, imkânsız olan için mümkün olanı inşa etme teşebbüsüdür. Bu da onu hem adalete bağımlı, hem de adalete karşı kırılgan kılar. Hukuk, adalet adına yapılan ama adaletin taleplerine hep nakıs kalan bir yapı olarak, düzen ile özlem, yasa ile vicdan, hesap ile sorumluluk arasında gerilimler yaşar. İşte bu gerilimin bizatihi kendisi adaletin tecellisini bir nebze mümkün hale getirir.

Bu gerilim aporetiktir. Yani içinden çıkılamaz, ama terk edilemez. Adalet, yasa tarafından kuşatılamaz, fakat her yasa da ona referansta bulunur. Adalet, hem yazının dışında hem onun içinde tecessüm eder. Bu nedenle adalet için yasa yapılır, ama yasa, çoğu zaman adalete adil davranamaz. Çünkü yasa, koşulsuz olanı, koşullu olan içinde müzakere etmek zorundadır. Bu, adaletin taleplerini hukuki dile çevirirken kaçınılmaz olarak bir fazlalığı, belki de adaletin kalbini, kaybetme riskini taşır. 

Kuzât ahvâlini dirsen ne mümkindür beyân itmek

Eger hasmun ise kâdı efendi yarıcun Allâh

Kurup bir dâm-ı tezvîri dimişler mahkeme adın

Kanı seccâde-i Ahmed kanı ahkâm-ı şer’ullâh

Hudâ saklar hatâlardan adalet eyleyen şâhı

Ve hem dünyâ vü ukbâda olurlar fî-emânillâh

Bugün adl eyleyüp halka idersen lutf u ihsânı

Yüzün ağ olısar yarın makamun zıll-ı arşullâh

(Kadıların durumunu beyan etmek ne mümkün.
Eğer davada karşı tarafın kadıyla yakınlığı varsa, Allah yardımcın olsun.

Mahkemeye “adalet yeri” demişler ama hile ve düzen tuzağı kurulmuş.
Peygamberin adaleti nerede, Allah’ın hükümleri nerede?

Allah, adaletle hükmeden hükümdarı hatalardan korur.
Böyle kişiler hem dünyada hem ahirette güvende olurlar.

Eğer bugün halka adaletle davranır, iyilik ve ihsan edersen,
Yarın yüzün ak olur ve yüce bir makam kazanırsın.)

Fuzûlî

Fuzûlî’nin “Kurup bir dâm-ı tezvîri dimişler mahkeme adın” mısraı, mahkemenin adaletin tecessüm ettiği yer olmaktan çıkıp, aksine hakikatin çarpıtıldığı bir tuzak (dâm-ı tezvîr) hâline geldiğini ifade eder. Bu ifade, Derrida’nın hukuk (droit) ile adalet (justice) arasındaki ayrımına doğrudan temas eder. Derrida’ya göre hukuk, yazılıdır, kurumsaldır, uygulanabilir, oysa adalet, yazıya sığmaz, hesaplanamaz ve daima “gelecek olan” (à venir) olarak kalır. Fuzûlî’nin mahkemeye yönelttiği itimatsızlık, hukukun kendisini adaletin garantörü olarak sunmasına karşı duyulan şüphenin erken bir şiirsel ifadesidir.

Şiirdeki “Kanı seccâde-i Ahmed kanı ahkâm-ı şer’ullâh” feryadı ise, normatif düzen ile ilahî adalet arasındaki kopuşu dramatize eder. Burada “şer’ullâh”, aşkın ve mutlak bir adalet ufkunu temsil ederken, mahkeme pratiği bu ufuktan sapmış bir temsil olarak açığa çıkar. Derrida’nın yapıbozumcu okumasında da benzer bir gerilim vardır. Her hukuk sistemi, kendisini meşrulaştıran bir “kurucu şiddet”e dayanır ve bu şiddet, adaletin saf ve aşkın iddiasını daima kirletir. Fuzûlî’nin sorusu “kanı?” aslında Derrida’nın sorusudur. Adalet nerede?

Daha da çarpıcı olan, Fuzûlî’nin adaleti tamamen imkânsız ilan etmemesidir. “Hudâ saklar hatâlardan adalet eyleyen şâhı” mısraında, adalet hâlâ bir ihtimal olarak korunur fakat bu ihtimal, dünyevî kurumlardan ziyade ilahî bir muhafazaya bağlanır. Derrida’nın düşüncesinde de adalet, tam da bu imkânsızlık ile zorunluluk arasındaki gerilimde ortaya çıkar. Adalet imkânsızdır, çünkü hiçbir karar tüm tekilliği kuşatamaz ama aynı zamanda zorunludur, çünkü her karar bu imkânsızlığa rağmen verilmek zorundadır. Bu anlamda Fuzûlî’nin “adl eyleyüp halka” çağrısı, Derrida’nın “karar anı” dediği şeyle örtüşür: Hesaplanamaz olanı gözeterek yine de karar vermek.

Adalet ile hukuk, tam anlamıyla üst üste binemez, birbirini mütemmim cüz gibi tamamlamaz ama birbirinden koparılamaz da. Bu ikili yapı, Derrida’nın düşüncesinde “neredeyse-transandantal” bir koşulluk ilişkisi olarak belirir. Adalet, hukuk olmaksızın faal hale gelemez, hukuk da adalet olmaksızın meşruiyetini kaybeder. Her yasa, adalete doğru atılmış bir adımdır ama asla adaletin kendisi değildir. Adaletin mutlak talebi, yasa tarafından yalnızca ertelenebilir, asla nihai biçimde karşılanamaz. Çünkü adalet, şimdi-burada hazır bulunan değil, hep gelmekte olandır. Derrida buna “adaletin hayaleti” der. Hukukta hissedilen ama hiçbir zaman bütünüyle temsil edilemeyen bir talep.

Bu noktada yapısöküm, yalnızca felsefi değil, politik bir tutum halini de alır. Adaletin karar verilemezliğinden doğan sorumluluğun, hukuki kurumların alanında karar verme zorunluluğuna dönüşmesi, Derrida’nın “kararın deliliği” dediği o anı üretir. Gerçek karar, rasyonel bir kuralın uygulanması değil, belirsizliğin ortasında atılan bir sıçramadır. İşte Derrida’nın düşüncesinin kritik gücü tam da buradadır. Adil olmak için yalnızca yazılı yasaya uymak yetmez, yazının sınırında, hukuka indirgenemez adalet çağrısına da kulak verilmelidir. Bu çağrı, politik olanın içinde inikâs eder. Çünkü siyaset, hüküm vermek, idare etmek ve tatbik etmekle alakalıdır. Lakin bu hükümler, yalnızca kurallara dayanırsa, etik olanı ıskalama riski her zaman vardır. Bu yüzden adil bir siyaset, hem hukukun taleplerine hem de adaletin imkânsız ama vazgeçilmez çağrısına aynı anda cevap vermekle mükelleftir. Bu, iki indirgenemez sorumluluk arasında yürütülen trajik ama zorunlu bir siyasettir.

Derrida’nın temel iddiası şöyle özetlenebilir; Yapısöküm, adaletin kendisidir, çünkü adalet, karar verilemez olanın tecrübesidir. Bu anlayışa göre adil olmak, bireyin tekil ve benzersiz bir öteki karşısında, hiçbir zaman nihai olarak hükmedemeyeceği, kavrayış gücünü aşan bir sorumluluğu kabul etmesidir. Adalet, hesaplanamayan, evrensel bir ilkeye indirgenemeyen bu tekillik karşısında duyulan etik sorumluluğun sonsuzluğudur. Ne var ki, bu karar verilemezlik durumu bizi eylemsizliğe sürüklemez. Aksine, tam da adaletin bu tecrübesi, bizi eyleme, yani siyasete iter. Rasyonel olarak gerekçelendirilemeyen ama ertelenemez olan bir karar anı. Bu karar, asla tam adil olamayacağını bile bile, eylemde bulunmanın zorunluluğunu kabul eder. Bu bağlamda politika, karar verilemeyen karşısında karar vermeyi, adaletin sonsuz ve ilkesiz çağrısını, kurumsal ve uygulamalı bir düzenin içine yerleştirme çabasıdır. Politika, kamusal alanın örgütlenmesi, yönetilmesi ve hukuk aracılığıyla işleyişe kavuşmasıdır. Derrida’nın yapısöküm felsefesinde en temel aporia (çıkmaz), ve aynı zamanda sorumlu bir siyasi faaliyetin kaçınamayacağı gerilim, işte buradadır. Karar verilemezlikten karara, etik olanın tecrübesinden siyasi olanın eylemine, yani “yargı anı”na geçişin doğasında. Bu geçiş, ne bütünüyle temellendirilebilir ne de tamamen keyfîdir, ama politik olanın zorunlu sınır koşuludur.

Adalet, her zaman belirli bir bağlamın ötesine geçmeyi, her somut yasa uygulamasında eşsiz olanı, tekil olanı, öteki’yi tanımayı gerektirir. Bu tanıma, hiçbir zaman kemale eremez. Çünkü öteki her zaman benden fazladır, her zaman bana direnendir. Bu yüzden adalet, her zaman bir melankoliyle birlikte gelir. Hiçbir karar tam olarak adil değildir, ama her karar adaletin umuduyla alınır. Derrida’nın adalet düşüncesi, bizi “mevcut hukuk sistemlerinin yeterliliği” gibi soruların çok ötesine taşır. O, adaletin kendisinin zaten mevcut sistemlerin dışında bir çağrı olduğunu, “gelecekten gelen bir şey” olduğunu iddia eder. Bu anlamda adalet her zaman bir venir’dir, yani ‘gelmekte olan’dır. Bu ‘gelmekte olan’ adalet, hiçbir zaman bir kuruma, bir mahkemeye, bir anayasaya tam olarak sığmaz. Onların garantisi altına alınamaz. Ama buradan, Derrida’nın hukuk karşıtı olduğu manası çıkartılmamalıdır. Tam tersine, hukuku yapısökümüne uğratmak, onun adalete daha açık hale gelmesini sağlar. Hukuku sabitlemek değil, onu sor(g)uya açmak, hesap verebilir kılmak, sürekli yenilenmeye zorlamak gerekir.

Derrida, “Adaletin ismi yoktur” der. Çünkü adalet, tanımlandığı anda sınırlanmış olur. Ve sınırlanan bir şey, artık adil olamaz. O halde adalet, daima yoldadır; hiç ulaşamayacağımız ama onsuz da yapamayacağımız bir ufuktur. Bu bakımdan Derrida’nın dekonstrüksiyonu, felsefi değil, etik bir çağrıdır. Her yasaya, her karara, her kurumun adalet adına konuştuk iddiasına karşı, sürekli bir şüphe, sürekli bir yeniden düşünme, sürekli bir sorumluluk çağrısı. Bu çağrı, içinde yaşadığımız dünyada adaletin en çok muhtaç olduğu şeydir. Kendisini mutlaklaştırmayan, fakat sürekli soran, sorgulayan, arayan, adaleti hiç bıkmadan bekleyen bir hukuk.

Türkiye’de hukuk sistemi, uzun bir süre boyunca pozitivist bir hukuk anlayışı ile biçimlendirilmiş, yasanın mutlaklığı, devletin tarafsızlığı, yargının teknik bir “uygulayıcı” olduğu varsayılmıştır. Oysa Derrida’nın işaret ettiği gibi, her yasa bir karara dayanır ve her karar, aslında rasyonel değil, etik-politik bir sıçramadır. Türk hukuk sisteminde ise bu sıçrama, çoğunlukla bürokratik kuralcılık ya da siyasallaşmış normatiflik tarafından baskılanmıştır. Kararın kendisi, sanki önceden kodlanmış bir algoritma gibi ele alınmış, yargı etiği basit hesaplamaya indirgenmiştir.

Derrida’nın “kararın deliliği” dediği şey, Türkiye’de çoğunlukla idari aklın tekdüze mantığı ya da siyasal iradenin gölgesinde görünmez kılınmıştır. Hukuki karar, adaletin etik tecrübesi olmaktan çıkmış, çoğu zaman bir “hukuki formalite”ye, hatta kimi durumlarda bir siyasal meşrulaştırma aracına dönüşmüştür. Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının uygulanmaması, bireysel başvuru mekanizmalarının etkisizleştirilmesi ya da yüksek yargının keyfi yorumlarla adil yargılanma ilkesini askıya alması, bu dönüşümün somut örnekleridir. Dahası, Derrida’nın işaret ettiği gibi, hukuk her zaman bir “dışlama” ile işler. Bir karara varmak demek, başka bir ihtimali bertaraf etmek, başka bir hakikati geçersiz kılmak demektir. Türk hukuk sistemi bu dışlamayı çoğu kez resmî ideoloji, millî güvenlik söylemi ya da kamu düzeni gibi kavramlar üzerinden üretmiştir. Bu dışlama, yalnızca bireysel haklar düzeyinde değil, aynı zamanda kimlik, inanç ve düşünce özgürlükleri alanında da sistemik bir biçimde işlemiştir. Böylece hukuk, adaletin sesi olmaktan çok, devlet aklının dili hâline gelmiştir.

Türk hukuk sisteminde karar, çoğunlukla teknik bir uygulama veya siyasal bir işaret olarak ele alınır. Böylece hukuki süreç, adaletin hayaletiyle karşılaşma imkânını kaybeder. Derrida’nın “adalet, dekonstrüksiyona uğratılamaz ama dekonstrüksiyonu mümkün kılar” önermesi işte burada anlam kazanır. Türk hukuk sistemi, adaleti sabit bir form, kodlanabilir bir norm, verili bir prosedür gibi gördükçe, adaleti değil, yalnızca yasallığı üretmektedir. Oysa adalet, yasanın içinden geçen ama ona hiçbir zaman indirgenmeyen bir etik fazlalıktır. Ve bu fazlalık, hukuk tarafından tanınmadıkça, her yasa kendi meşruiyet krizini içinde taşımaya devam eder. Dolayısıyla Türk hukuk sistemine yönelik Derridacı bir eleştiri, hukukun iç tutarlılığını değil, onun adalete karşı açıklığını sorgular. Bir hukuk sistemi, adil olmayı yalnızca kurallara uymakla sınırladığında, etik olanla imkânsız olan arasında kurduğu köprüyü yıkmış olur. Oysa adil bir hukuk, kendi sınırlarını tanıyabilen, kendisini adalet adına hesaba çekebilen bir hukuktur.

Hâsıl-ı kelam adalet, hem karar verilemezdir hem de ivedilikle gerçekleşmesi gereken bir çağrıdır. Bu nedenle hukuk, adaletin talebine verdiği her cevapta noksan kalmaya yazgılıdır. Ama bu noksanlık, hukuku eleştirilebilir, dönüştürülebilir ve daha adil olmaya zorlanabilir kılar. Adalet, belki de hiç kimsenin doğrudan tanık olamayacağı bir şeydir, ama onun vaadi, hukuku hep yeniden düşünmeye davet eder. Derrida’nın ifadesiyle, “Hukuk, olsa olsa adaletin sonsuz temyizidir.” Adalet, Türk hukukunda ne yazık ki hâlâ gelmekte olan bir şeydir. Belki hiçbir zaman tam anlamıyla gelmeyecek; ama beklenmeksizin de bulunamayacak bir hayalet gibi dolaşmaktadır. Mahkeme salonlarında, cezaevlerinde, karar metinlerinde, susturulmuş savunmalarda, görülmeyen delillerde, duyulmayan ötekilerde… Ve belki de bu yüzden, Derrida’nın hukukçulara söylediği en önemli kelam Türk hukukçuları için de geçerlidir; “Adalet, henüz gelmemiştir. Ama onsuz da hiçbir yasa hayatta kalamaz.”

[1] Derrida, Jacques, “Yasanın Gücü: Otoritenin Mistik Temeli”, Şiddetin Eleştirisi Üzerine, Çev. Ece Göztepe, Ed. Zeynep Direk, Metis Defterleri, İstanbul, 2010, ss.43-134.