Denetlenmeyen Milyarder Oligarklar

İkinci Trump yönetimi göreve başladıktan kısa bir süre sonra, Washington’da “hükümet verimliliği” bayrağı altında yeni bir güç merkezi ortaya çıktı. Hükümet Verimliliği Bakanlığı (Department of Government Efficiency – DOGE) aracılığıyla Elon Musk’a federal kurumlar üzerinde olağanüstü bir nüfuz verildi ve DOGE’un USAID’in finansman akışlarını kontrol etme çabalarına ilişkin hukuki itirazlar ve haberler de açıkça gösterdiği üzere, USAID ilk hedeflerden biri hâline geldi.

USAID içinde, küresel sağlık, insani yardım, demokrasi ve yönetişim ile çatışmaların önlenmesine yönelik çalışmaların aniden daraltıldığına veya tamamen ortadan kaldırıldığına tanıklık ettim. Onlarca yıllık deneyime sahip kariyer meslektaşlarım kurumdan uzaklaştırıldı ya da etkisiz konumlara itildi, yurt dışındaki ortaklar çöken finansman akışlarıyla baş başa bırakıldı ve ben de dâhil olmak üzere binlerce çalışan işini kaybetti. Daha büyük zarar ise hastalıkların kontrolü, insani yardım, barış inşası ve kurumsal varlığın sürdürülebilmesi için bu programlara bağımlı olan toplulukların üzerine yıkıldı. Bunların hiçbiri ciddi bir ulusal tartışmanın ardından gerçekleşmedi. Bunlar, uzmanlığı ve hesap verebilirliği bir güvence değil, bir engel olarak gören dar bir aktör grubunun tercihlerini yansıtıyordu.

Benzer kesintiler, tasfiyeler ve “verimlilik” girişimleri, CDC ve HHS’den FEMA ile Dışişleri Bakanlığı’na kadar diğer bakanlık ve kurumları da etkileyerek ABD hükümetinin genelindeki kurumsal kapasiteyi sessizce aşındırdı. Bu örüntü, Brookings Institution’ın DOGE hakkındaki değerlendirmelerinde analiz edilmiş ve oligarşik güce ilişkin daha geniş tartışmalarda da yansıtılmıştır. Bir zamanlar küresel sağlık, afet müdahalesi, diplomasi ve kalkınmanın temelini oluşturan kurumsal yapı, Amerikalıların çoğunun fark ettiğinden çok daha ağır biçimde işlevsiz hâle getirildi. Oligarşik gücün yakından görünümü işte budur: Servetini ve erişim imkânlarını, herkesin bağımlı olduğu kurumları yeniden şekillendirmek için kullanan; bunu da son derece sınırlı bir tartışma ve daha da sınırlı bir hesap verebilirlik ortamında yapan küçük ve dış etkilerden büyük ölçüde yalıtılmış bir sınıf.

Verilen zararın büyüklüğüne rağmen, Musk’ı, DOGE’u veya onların iş birlikçilerini hesap vermeye zorlamaya yönelik ciddi bir girişim olmadı. Birkaç ifade alma işlemi ve yüzeysel duruşma gerçekleştirildi, denetim kuruluşları davalar açtı ve soruşturmalar başlattı; ancak USAID’in dağıtılmasının üzerinden bir yıl geçmiş olmasına rağmen, verilen zararla orantılı gerçek bir hesaplaşma hâlâ yaşanmadı, bozulanı onarmaya yönelik açık bir plan ortaya konulmadı ve bunu yapanlar herhangi bir sonuçla karşılaşmadı; dava süreçleri ve denetim faaliyetleri de bunu göstermektedir.

Özel çıkar ile kamu gücünün aynı iç içe geçmişliği, dış politikada da görülmektedir. Önde gelen ulusal haber kuruluşlarının aktardığı üzere Trump, deneyimli diplomatlar veya nükleer uzmanlar yerine, daha önce hiçbir devlet deneyimi bulunmayan iş insanları Jared Kushner ile emlak geliştiricisi Steve Witkoff’a güvendi ve İran ile yürütülen yüksek riskli görüşmelere liderlik etmelerini sağladı. Bölgedeki mali çıkar ilişkileri, egemen varlık fonlarına ve Trump ile bağlantılı girişimlere bağlı yatırımlar da dâhil olmak üzere, tarafsız muhakemenin en çok ihtiyaç duyulduğu anda açık çıkar çatışmaları yaratmaktadır. Diplomatlar ve analistler, Kushner ile Witkoff’un ciddi nükleer müzakereleri yürütebilmek için gerekli teknik uzmanlık ve diplomatik birikimden yoksun oldukları konusunda uyarıda bulunmuş olsalar da, onlarca yıl boyunca küresel güvenliği etkileyebilecek kararlar kendilerine emanet edilmiştir.

Bununla birlikte, bu sessiz tasfiye ve kendini zenginleştirme süreci devam ederken, Amerikalılar sözde farklı bir tehlikeye ilişkin uyarı bombardımanına tutulmaktadır.

New York ve Washington, D.C.’de, kongre seçimleri ile belediye başkanlığı yarışını da kapsayan ön seçimlerde çok sayıda demokratik sosyalistin zafer kazanmasının ardından, ulusal dikkat bir anda bu zaferlere yöneldi ve tanıdık sesler Amerika’nın sosyalizme ve nihayetinde komünizme doğru kaydığı uyarısında bulundu. Başkan Donald Trump, Haziran 2026’da Washington, D.C.’de Faith & Freedom Coalition’a yaptığı konuşmada bu sonuçları kullanarak Demokratları “katı, tanrı tanımaz komünistler” olarak nitelendirdi ve komünizmi “ülkemizin varlığından bu yana karşı karşıya kaldığı en ciddi tehdit” olarak tanımladı. Aynı konuşmada ayrıca, “komünistlerin, Marksistlerin, sosyalistlerin ve küreselcilerin” Demokrat Parti’yi ele geçirdiğini öne sürdü ve demokratik sosyalistlerin son seçim başarılarını partinin bir “komünist gündemi” benimsediğinin kanıtı olarak sundu.

“Sosyalizm”i siyasi bir uyarı etiketi olarak kullananlar yalnızca Cumhuriyetçiler değildir. Demokratik sosyalistlerin kritik ön seçimleri kazanmasının ardından, Temsilci Tom Suozzi’nin öncülük ettiği bir grup ılımlı Demokrat Temsilciler Meclisi üyesi, “Biz kapitalistiz, sosyalist değiliz.” ifadelerinin yer aldığı “Promise to America” başlıklı mektubu imzalayarak partilerinin sol kanadından açıkça uzaklaştı. Daha genel olarak ise önde gelen Demokratlar, kira istikrarı, evrensel çocuk bakımı veya daha güçlü kamu hizmetleri gündeme geldiğinde, bu tür politikaların dünyanın büyük bölümünde olağan kamu politikaları olarak görülmesinden ziyade doğası gereği kuşkulu olduğu düşüncesini pekiştirerek, seçmenlere sosyalizme karşı oldukları konusunda güvence vermekte acele etmektedir. Uygulamada “sosyalizm”, kamu hizmetlerini güçlendirmeye yönelik her türlü girişime yapıştırılan bir etiket hâline gelmiştir; oysa bu hizmetler, Amerikalıların büyük çoğunluğunun hayatta kalabilmesi ve topluma tam anlamıyla katılabilmesi için ihtiyaç duyduğu temel desteklerdir.

Bu panik, mevcut statükoya iyi hizmet etmektedir. Amerikalılara sosyalizmden ve komünizmden korkmaları söylenirken, gerçekte insani yardımdan halk sağlığına, Medicaid, Medicare ve SNAP’e kadar bağımlı oldukları sosyal güvenlik ağı, “verimlilik” ve “mali sorumluluk” gibi yatıştırıcı sloganlar altında adım adım aşındırılmaktadır. Bağımsız politika analizleri, son federal bütçelerin Medicaid ve gıda yardımlarından yüz milyarlarca dolarlık kesintiler yaparken, şirketler ve yüksek gelirli haneler için vergi avantajlarını koruduğunu göstermektedir. Bunlar tarafsız politika tercihleri değildir. Bunlar, en üsttekilerin kendilerini ve ailelerini zenginleştiren kuralları yazarken riski ve kemer sıkmayı toplumun geri kalanına yüklediği bir örüntünün parçasıdır. “Sosyalizm”in en yüksek sesli karşıtları, market alışverişini veya bir doktor muayenesini nasıl karşılayacağını düşünen insanlar değil; güvenli maaşlar, vergi mükelleflerinin finanse ettiği sağlık hizmetleri, cömert emeklilik hakları ve çoğu zaman büyük yatırım portföyleri sayesinde koruma altında bulunan, buna rağmen seçmenlerinin sahip olduğu son sınırlı güvenceleri de ortadan kaldıracak yönde oy kullanan siyasetçilerdir.

New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani ve diğer demokratik sosyalist adaylar tarafından önerilen ve Amerika Birleşik Devletleri’nde refleks olarak “sosyalizm” diye etiketlenen politikaların birçoğu, diğer gelişmiş demokrasilerde temel kamu politikaları olarak kabul edilmektedir. Kira istikrarı ve güçlü kiracı korumaları, Berlin ve Viyana gibi şehirlerde yaygındır; Paris ve Stockholm gibi yerlerde ise hükümetlerin uzun süredir spekülatif fiyat artışlarını ve yerinden edilmeyi önlemeye çalıştığı kira düzenlemeleri uygulanmaktadır; bu durum, Fieldfisher’ın Avrupa’daki kira düzenlemelerine ilişkin rehberi gibi genel değerlendirmelerde de ortaya konulmaktadır. Evrensel veya büyük ölçüde sübvanse edilen çocuk bakımı, Avrupa’nın büyük bölümünde, Kanada’da ve İskandinav ülkelerinde temel bir altyapı olarak kabul edilmekte; erken çocukluk politikaları ve başarılı çocuk bakımı modellerine ilişkin karşılaştırmalı analizlerin de gösterdiği üzere, ebeveynlerin çalışmasını ve çocukların gelişmesini mümkün kılmaktadır. Amerikalı siyasetçiler bu tür önlemleri “sosyalist” olarak hedef aldıklarında, tarafsız bir orta yolu savunmuyorlar; insanların topluma tam olarak katılabilmesini sağlayan temel desteklerin kuşkuyla karşılandığı, buna karşılık en zengin ve en güçlü kesimlerin yararlandığı ayrıcalıkların ve güvencelerin olağan kabul edildiği, kendine özgü derecede sert bir mevcut düzeni savunuyorlar.

Amerikalıların çoğu, demokratik sosyalistlerin Amerika Birleşik Devletleri’ni komünist bir devlete dönüştüreceği endişesiyle geceleri uykusuz kalmıyor. Onlar, geçimlerini nasıl sağlayacaklarını, ailelerini nasıl doyuracaklarını ve faturalarını nasıl ödeyeceklerini düşünerek uykusuz kalıyorlar. National Endowment for Financial Education ile Verasight tarafından yakın zamanda gerçekleştirilen bir araştırma, ABD’li yetişkinlerin yüzde 88’inin 2026 yılına girerken bir tür finansal stres yaşadığını ve her dört kişiden üçünden fazlasının bir önceki yıl finansal bir aksilik yaşadığını ortaya koymuştur. Allianz’ın emeklilik araştırmasına ilişkin haberlerde özetlenen başka bir çalışma ise, yaklaşık her üç Amerikalıdan ikisinin ölümden ziyade parasının tükenmesinden daha fazla endişe duyduğunu göstermektedir. Bu kaygı tesadüf değildir. Bu, korumaları ortadan kaldıran ve riski, bundan kazanç sağlayanlar dışında herkese yükleyen, dolar işaretlerinin ve net servetlerin arkasına gizlenmiş bir sistemin öngörülebilir sonucudur.

Amerikan demokrasisine yönelik gerçek tehdit hiçbir zaman demokratik bir sosyalistin bir şehirdeki ön seçimi kazanması olmadı. Gerçek tehdit, bir avuç milyarderin kamu kurumlarını bir gecede yeniden şekillendirebildiği, devlet mekanizmasının kaldıraçlarını kullanarak kendilerini zenginleştirebildiği ve geri kalanımızı, ortaya çıkan zararla yaşamaya devam ederken etiketler hakkında tartışmakla baş başa bıraktığı bir sistemdir.

*Jared O. Bell, küresel eşitliğin ve sistemik reformun ilerletilmesine kendini adamış, eski bir ABD diplomatı ve insan hakları ile geçiş dönemi adaleti alanında çalışan bir akademisyendir.

Kaynak: https://www.counterpunch.org/2026/06/30/unchecked-billionaire-oligarchs/