Çok Kutuplu Bir Çağda Stratejik İstikrarın İmkânsızlığı

Kırılgan Duvarlardan Dinamik Dayanıklılığa

 

Bir asrı aşkın süredir küresel diplomasinin başlıca hedefi “istikrar” arayışı olmuştur. Avrupa Uyumu’ndan Soğuk Savaş’ın iki kutuplu katılığına kadar istikrar, öngörülebilir bir temel durum; yerleşik kurallar, açıkça tanımlanmış kutuplar ve sabit “kırmızı çizgiler” ile karakterize edilen bir denge hâli olarak tanımlanmıştır. Bu çerçevede stratejistin amacı, güç dengesini korumak ve sistemin açık çatışmaya sürüklenmesini önlemekti. Ancak günümüzde istikrar arayışı bir güvence olmaktan çıkmış; stratejik bir yük hâline gelmiştir.

Günümüz stratejik düşüncesinin temel hatası, dünyanın şokların anormallik olduğu ve “normal” bir temel duruma dönüşün mümkün olduğu doğrusal bir sistem olduğu inancını ifade eden İstikrar Yanılsaması’ndan (Stability Illusion) kaynaklanmaktadır. Bu mantık, uluslararası düzenin fırtınayı uzak tutmak üzere tasarlanmış bir dizi duvardan oluştuğunu varsayar. Ancak dünya artık böylesine öngörülebilir bir senaryoya göre işlememektedir.

Çok kutuplu bir sistemde sürtünme tesadüfi değildir; yapısal bir özelliktir. Güç artık tek bir rekabet ekseni boyunca değil, birbiriyle örtüşen ve çoğu zaman çelişen çıkarlardan oluşan bir ağ boyunca dağılmaktadır. Bu durum, bir alandaki stratejik bir ayarlamanın (örneğin, Pasifik’te bir ticaret tarifesi) başka bir alanda (örneğin, Arktik’te bir güvenlik yeniden düzenlemesi) zincirleme, doğrusal olmayan etkiler ürettiği bir Sürtünme Motoru (Friction Engine) yaratır. Tehlike, devletlerin bu doğrusal olmayan sürtünmelere doğrusal çözümler uygulamasıyla ortaya çıkar. Politika yapıcılar jeopolitik riski kurallara uyum odaklıymış ya da hafifletilmesi gereken bir dizi münferit olaydan ibaretmiş gibi ele aldıklarında, sistemik mimariyi göz ardı ederler. Oynaklığın kendisini reddeden bir paradigmanın içinde sıkışıp kalırken, oynaklığın belirtilerini gidermeye çalışırlar.

Avustralya, çok kutuplu bir ortamda stratejik düşüncenin sınırlarını ortaya koymaktadır. Hem Batılı güvenlik yapılarına hem de Asya ekonomik ağlarına bağlı bir orta güç olarak Avustralya, uzun süredir ABD’nin stratejik koruması ile Çin’le ekonomik bütünleşme arasında denge kurmaya çalışmaktadır.

İstikrarlı merkez kavramının mantığı buydu: Avustralya’nın iki büyük kutuptan birini seçmek zorunda kalmadan bu kutuplar arasında dengeyi koruyabileceği varsayımı. Bu varsayım, ekonomi ve güvenlik alanlarının birbirinden ayrı kalabildiği istikrarlı bir uluslararası ortama dayanıyordu. Bu ortam artık mevcut değildir.

Çin’in hem konvansiyonel hem de nükleer silahlı bir güç olarak yükselişi, bölgesel yapıyı kökten değiştirmektedir. Gelişmiş deniz yeteneklerini, uzun menzilli hassas vuruş sistemlerini ve erişimi engelleme mimarilerini içeren konvansiyonel modernizasyon, artık güvenilir ve genişleyen bir nükleer caydırıcılık duruşuyla bütünleşmiştir. Bu durum, tırmanma eşiklerini sıkıştırmakta ve barış zamanı rekabeti ile savaş zamanı sinyalleşmesi arasındaki ayrımı aşındırmaktadır.

Aynı zamanda Avustralya’nın güvenlik duruşu, ABD’nin genişletilmiş nükleer caydırıcılığına dayanmaktadır. Bu, Avustralya’nın savunma politikasının ikincil bir unsuru değildir. Aksine, nükleer silahlı hasımlara karşı caydırıcılığın temelini oluşturan ana güvencedir. Avustralya bağımsız bir nükleer kabiliyete sahip değildir. Stratejik güveni, ABD’nin nükleer taahhütlerinin güvenilirliğine ve ABD’nin bu taahhütleri çekişmeli bir Hint-Pasifik harekât alanına genişletme istekliliğine dayanmaktadır. Bu durum, yapısal olarak bütünleşmiş ancak kırılgan bir konum yaratmaktadır. Çin’e ekonomik bağımlılık, zorlamaya maruz kalma riski doğururken ABD’ye güvenlik bağımlılığı; savunma planlaması, istihbarat entegrasyonu ve bölgesel caydırıcılık sinyalleşmesinde uyum gerektirmektedir. Sonuç denge değil, stratejik sıkışma ve manevra alanının daralmasıdır; bu koşullarda stratejik korunma (hedging), kırılganlığı azaltmak yerine artırmaktadır.

Kırılma noktası tek bir kriz değil, temel varsayımların aşınmasıdır. Ekonomi ve güvenlik alanları artık birbirinden ayrı değildir. Askerî modernizasyonun nükleer sonuçları vardır. Ticari karşılıklı bağımlılık stratejik bir kaldıraca dönüşmekte, ittifak güvenilirliği ise diğer tüm alanları şekillendiren sistemik bir değişken hâline gelmektedir. Dolayısıyla Avustralya’nın ikilemi diplomatik bir başarısızlık değildir. Bu, paradigmatik bir başarısızlıktır. Avustralya, dengeye elverişli bir sistem varsaymıştır. Oysa her ayarlamanın zincirleme etkiler ürettiği doğrusal olmayan bir ortamda faaliyet göstermektedir.

Bu durumun ortaya çıkardığı sorulardan biri, ikili genişletilmiş nükleer caydırıcılığın çok kutuplu bir nükleer ortamda yeterli olup olmadığıdır. Hint-Pasifik artık tek bir garantör-alıcı ekseni etrafında yapılanmamaktadır. Güvenilirliğin birden fazla harekât sahası ve faaliyet alanında sürekli sınandığı dağıtık bir caydırıcılık ortamıdır. Bu açıdan bakıldığında, salt ikili bir model yapısal olarak yetersiz kalabilir. Alternatif ise zorunlu olarak nükleer yayılma yoluyla değil, caydırıcılık sinyalleşmesi, stratejik koordinasyon ve ortak tırmanma yönetiminin resmîleştirilmiş entegrasyonu yoluyla daha açık bir Hint-Pasifik nükleer ittifak mimarisinin ortaya çıkmasıdır. Böyle bir çerçeve, genişletilmiş caydırıcılığı müttefik taahhütlerinden oluşan ağ bağlantılı bir yapıya yerleştirerek ve yalnızca ikili güvence yerine kolektif sinyalleşme yoluyla güvenilirliği artırarak güçlendirecektir.

Dolayısıyla Avustralya’nın konumu, daha geniş bir sistemik gerçekliği ortaya koymaktadır: Orta güçler artık istikrarlı denge alanlarında faaliyet göstermemektedir. Caydırıcılığın, ekonominin ve enformasyonun birbirinden ayrılamadığı bütünleşik baskı sistemlerinin içinde yer almaktadırlar. İstikrar bir serapsa, alternatif nedir? Cevap Dinamik Dayanıklılıktır. Duvar işlevi gören bir caydırıcılık modelinden, amortisör işlevi gören bir modele geçmeliyiz. İstikrar fırtınayı önlemeye çalışırken Dinamik Dayanıklılık, fırtınanın içinde yol almayı amaçlar. Dinamik Dayanıklılık, geleneksel anlamda risk yönetimiyle ilgili değildir; bu, çoğu zaman savunmacı ve reaktif bir duruştur. Aksine, ofansif bir stratejik mimaridir. Üç temel dönüşüm gerektirir: Dengeden çevikliğe, ayrımdan senteze ve ikili yapılanmadan ağ tabanlı caydırıcılığa.

Stratejik istikrar arayışı, geçmişte kalmış bir çağın kalıntısıdır. Ona tutunmak, kırılganlığa davetiye çıkarmaktır. Küresel mimar artık “istikrarlı merkez” yanılsamasını terk etmeli ve çok kutuplu çağın oynaklığını benimsemelidir. Kırılgan duvarları Dinamik Dayanıklılık çerçevesiyle değiştirerek kuruluşlar ve devletler salt hayatta kalmanın ötesine geçebilir. Küresel sürtünmeyi sistemik bir rekabet avantajına dönüştürerek kırılganlık durumundan güç durumuna geçebilirler.

 

*Dr. Jean-Claude Meledje, Kexscl Consultancy’nin Kurucusu ve Direktörüdür. Aynı zamanda bölgesel vekil dinamikleri ve sınır ötesi ayaklanmalar konusunda uzmanlaşmış bağımsız bir jeopolitik analisttir. Çalışmaları Orta Doğu, Hint-Pasifik, Afrika ve ötesindeki güncel jeopolitik risklere odaklanmaktadır.

**Natalie Treloar, Alpha-India Consultancy’nin Avustralya Şirket Direktörü, Indo-Pacific Studies Center’da (IPSC) Kıdemli Araştırmacı, National Institute for Deterrence Studies’te (NIDS) Araştırmacı ve Open Nuclear Network’ün (ONN) bir üyesidir. Çalışmaları Hint-Pasifik bölgesindeki jeopolitik, savunma ve caydırıcılık üzerinedir. Burada ifade edilen görüşler yazarlara aittir.

Kaynak: https://globalsecurityreview.com/the-impossibility-of-strategic-stability-in-a-multipolar-era-from-brittle-walls-to-dynamic-resilience/