Çin’i “Sessiz” Ve “Yazısız” Okumak-3

1881’de doğan ve 1938’de ölen, kimilerince modern Çin’in Mao’dan sonra ikinci önemli kişisi olarak kabul edilen, Mao tarafından da büyük bir yazar ve edebiyat adamı olarak değil, bir devrimci olarak övülen Lu Xun’un modern Çin edebiyatının değil, modern Çin düşüncesinin de köşe taşlarından birisi kabul edilen “Ses Olmayan Çin” (“Voiceless China”; “Wushengde Zhongguo”) başlıklı meşhur bir yazısı vardır. İlginç bir şekilde Hong Kong Genç Erkekler Hristiyan Birliği’nde (Hong Kong YMCA) 16 Şubat 1927’de yapılan bir konuşmanın metni olan “Sesi Olmayan Çin” konuşması, komünistler ile milliyetçiler arasında çatışmaların sürdüğü günlerde yapılır. Her ne kadar Hristiyanlığı benimsediğne dair açık bir ikrarı olmas da, Hristiyan literatürüne ve Kitab-ı Mukaddes’e hakim olduğu söylenen, çevresinde birçok Hristiyan arkadaşı da bulunan Lu Xun da konuşmanın hemen başında, bu çatışmalara değinir. Lakin konusu tamamıyla farklıdır. Lu Xun, Çin’in bir “ses”inin olmadığı kanaatindedir.

Burada “ses” aslında doğrudan “yazı”yla da ilgilidir, sadece politik gelişmeler veya modernliğin sirayet ediciliği karşısında herhangi bir söz sahibi olmayla ilgili değildir. Çünkü Lu Xun, Çinlilerin “fikirlerini ve duygularını geniş bir kitleye ulaştırma” vasıtası olacak bir “yazı”dan yoksun olduğunu düşünür. Çinliler günün şartlarına uygun bir “yazı”ları olmadığı için “sesi olmayan” durumundadırlar.  Ancak bu kendi kuşağının “hata”sı değildir; çünkü “yazı düzenimiz [written script] bize atalarımızdan kalan korkunç bir mirastır. Onu öğrenmek için harcanan yıllarca çabadan sonra bile, onu doğru kullanmak hala çok zor” (Lu Xun’nun “Voiceless China” yazısı için, Eileen J. Cheng ve Kirk A. Denton tarafından derlenen ve çevrilen Jottings ­Under Lamplight adlı kitabına bakonız; s. 165).

Aslında bizde Tanzimat’la başlayan alfabe tartışmalarından da aşina olduğumuz benzer tezleri kullandığı rahatlıkla görülebilecek Lu Xun, aslında doğrudan bir alfabe değişimi önermez. Önerdiği şey, “Çin bir yazı sistemine sahip olsa da, onun halkın çoğunluğu için önemsiz hale gelmiş olması” karşısında Çin’i “medeni” bir “ses”e ulaştıracak bir düzenlemedir. Çünkü (sonraki yazılarda da karşımıza çıkacak olan bir karşıtlık olarak) “medeni olan ile barbar arasındaki birincil fark, medeninin bir yazı sistemine sahip olması ve onu kitlelere ve gelecek nesillere fikirler ve duygular aktarmak için kullanabilmesi”dir. Üstelik Lu Xun, Çin hakkında başka ülkelerin yaptığı tartışmalar olmasına karşın, bu tartışmalarda “Çin’in sesi”nin işitilemediğinden şikayet edecek kadar da milliyetçi bir duyguya da sahiptir. Çin, “sesi olmayan” olmaktan kurtulmalı ve “ses”ini bulmalıdır: “Halkımız var, ama sesimiz yok ve yalnız hissediyoruz”. Sorun sadece “yalnız” olmak da değildir. Çünkü “sesi olmayan”, “ölü”dür: “Bir halk için sesi olmadan yaşamak mümkün müdür? Bir halkın sesi yoksa, diyebiliriz ki o ölüdür”.

Lu Xun’un bu “sesi olmayan” bir halkın neredeyse “ölü” olması karşısında onu canlandıracak çözümü, eğer doğrudan alfabe değişimi değilse, nedir? “Artık bütün çabamızı, kadim ölü halkın dilini öğrenmeye yöneltmemize gerek yok; aksine, canlı olanın modern dilini konuşmalıyız. Dili bir antika gibi ele almak istemiyoruz, onu anlaşılması kolay konuşma diliyle [vernecular] yazmak istiyoruz”. Örneğin Ömer Seyfettin’in “lisan” hakkındaki yazılarında da kolayca görülebilecek temalardır bunlar ve tıpkı onun gibi halkın “canlı” dimağındaki ve “canlı” hayatındaki konuşma dilini temel almak ister: “Eğer kendimizi canlandırmak istiyorsak, yapmamız gereken ilk şey gençlerin Konfüçyus’un, Mencius’un, Han Yu’nun ve Liu Zongyuan’ın dilini konuşmayı bırakmalarını sağlamaktır” (s. 168). Buradaki Konfüçyus’u biliyoruz, diğerlerini ise Osmanlı Türkçesi kullanan ediplerimizle değiştirmek mümkün. Kısacası, Lu Xun, ağır, modern hayatla alakası kalmamış, zaten konusu itibarıyla da o günkü hayattan kopuk olarak değerlendirilen kadim bir geçmişi haiz geleneksel dilin terkedilmesini ve halkın konuştuğu basit ve sade konuşma diline dönülmesini ister.

Dolayısıyla Çin yazısının karakterle yazılması, ideografik olması Çin yazısının alfabeleştirilmesi taraftarı da olan Lu Xun için en azından bu yazısı bağlamında ve görünüşte sorun teşkil etmez gibidir. Lu Xun, burada kadim Çin yazısı ile alfabeleştirme arasında bir orta yol tutar görünür. Çünkü asıl meselesi, “edebi devrim”, olmadı “edebi yenilenme”dir. Çin’de “edebi yenilenme çağrısı dile getirilir getirilmez, karşı bir tepki oluştu. Fakat yerel dil yavaş yavaş popülerleşti ve çok az engelle karşılaştı. Bunun sebebi neydi?” Sebebi aslında “Çin yazısının ortadan kaldırılmasını ve yerine Latin alfabesinin getirilmesini” savunanlara karşı gösterilen tepkidir. Çinliler, (Türkiye’deki alfabe değişimine “Trajik Başarı” [Catastrophic Success] diyen Geoffrey Lewis’in ifadesini hatırlatırcasına) “gerçek bir felaket” olacağının düşündüklerinden, Çin yazısının Latinize edilmesini “felaket” olarak gördüler ve bunun karşısında “konuşma dili”ne dayalı “edebi yenilenme”ye rıza gösterdiler. Yani, halkın kullandığı “konuşma dili [vernacular] bu fırsattan yararlandı ve beklenmedik bir şekilde düşmanlarının sayısını azalttı ve önündeki engelleri aşarak galip geldi” (s. 167). İşte Lu Xun bu çerçevede halkın kullandığı konuşma dilinin temel alınmasıyla “sesi olmayan” Çinlilerin “ses” kavuşabileceğini öne sürer: “Gençler öncelikle Çin’i sesi olan bir Çin’e dönüştürmelidir. Cesurca konuşmalı, cesurca ileri atılmalı, şahsi çıkarlarını bir kenara bırakmalı, kadimleri [ancient] bir kenara bırakmalı ve gerçek duygularını ifade etmelidirler” (s. 169).

Lu Xun’un yazısı birkaç açıdan ilginçtir. Konumuz açısından en önemli olanı sona saklayarak belirtmek gerekirse, demek ki Çin’de de bir alfabe değişikliği hareketi vardır ve bu, Çin’e gelen Civzit, akabinde de Protestan misyonerlerin aşina olmadıkları bir Çin yazısıyla Kitab-ı Mukaddes’i Çinlilere ulaştırmak için kendi mantıklarınca yeni yazı sistemleri üzerine düşünmelerinden bağımsızdır. Bu çabalar bizzat Çinliler tarafından yürütülmektedir. Ne var ki miladın hemen başlarındaki fanqiu adı verilen bir fonetikleştirme hareketinden Avrupa’da Orta Çağlar’a tekabül eden Tang hanedanı sırasında Sankritin ilham ettiği fonetikleştirmeye, misyonerlerin çabalarından devrim öncesinde kurulan Çin Cumhuriyeti’nin giriştiği fonetikleştirmeye kadarki girişimler ile “alfabe evrenselciliği” denilebilecek bir dönemdeki fonetikleştirme çabaları arasında ciddi farklar bulunur.

“Alfabe evrenselciliği”nin, yani Batılı bir yazı tekniğinin ve ona dayalı bir lingüistiğin merkezi kabul edildiği bir çerçevedeki fonetikleştirmenin, (Yurou Zhong’un Chinese Grammatology: Script Revolution and Chinese Literary Modernity, 1916–1958 adlı çalışmasında altı çizilen) iki önemli uğrağı vardır ve bunlar, fonetikleşmeden gramatolojiye geçiş için önemli uğraklar olarak görülebilir. İlk uğrak aslında dünyada görülen bir Latin alfabesine dönüş çabalarının genel bir dönemine tekabül eder. Bizdeki alfabe değiştirme dönemimizle de; ama aynı zamanda Rus kril alfabesinin de, Vietnam’da Çin karakterleriyle yazılan chữ nôm adı verilen bir yazı sisteminin de, Japon kana sisteminin de alfabeleştirilmesi çalışmalarıyla da çakışan bu alfabeleştirme girişimi, milliyetçi Çin hükümetinin de desteklediği bir girişimdir. Ancak sadece milliyetçi Çinliler değil, muhtemelen işgal ettikleri Türk topluluklarını kendi kullandıkları ve bir ara değiştirmeyi düşündükleri kril alfabesine değil, Latin alfabesine geçmeye zorlayan Sovyet yetkililerin girişimlerinin de teşvikiyle, Çinli komünistler tarafından da desteklenen Çin yazısını alfabeleştirme çabalarının diğer örnekleri her yerde umulduğu gibi gelişmedi. Bu çabalardan sadece Türkiye “katastrofik başarı”yla çıkabildi. Sovyetler nihayette kril alfabesinde karar kıldı ve Latinleştirmeye teşvik ettiği işgal altındaki Türk topluluklarını da kril alfabesiyle yazmaya sevketti. Vietman örneği kısmen başarılı oldu; ama bunda chữ nôm sistemini, daha 17. yüzyıldan beri Batılı misyonerlerin chữ nôm sistemine dayalı olarak geliştirdikleri quốc ngữ (milli dil) adı verilen bir yazı sisteminin kabul edilmesi etkili oldu.

Çin’de ise “alfabe evrenselciliği”ne ayarlı Latinleştirme çabaları, Çin karakterlerinin hakimiyetini kıramadı. Yine de özellikle Amerika’ya göç etmiş veya eğitim amaçlı gitmiş Çinlilerin oluşturdukları teşkilatlar ve yayınlar vasıtasıyla öne sürülen “lingüistik” değerlendirmeler, özellikle bugün hala dilbilimde önemli bir yer işgal eden Ferdinand de Saussure’ün Alman filoloji geleneğinden bir kopuşu işaret eden Fransız yapısalcı dilbilimine benzer bir Anglo-Fransız dilbilimi etkisindeki çalışmalar, Çincenin ve Çin yazısının nasıl görüldüğüne dair izler bıraktı. Böylece fonetik yazının dilbilim için ideal bir sistem oluşturduğuna dair genel bir kabul oluştu. Kısaca ifade etmek gerekirse ağızdan çıkan bir “ses”in görselleştirilmiş bir işareti olarak kabul gören yazı anlayışı, Latin yazısının hiyerarşik bir yazı sistemleri sıralamasında en tepeye yerleştirilmesine yol açtı. İşte Çin’deki alfabeleştirme girişimlerinin de arkasındaki saik, bu Latinceyi ve dolayısıyla “alfabe”yi önceleyen hiyerarşi oldu. Çin yazısını değiştirerek alfabeleştirmeye çalışanlar, antik bir Çin yazısını ortadan kaldırmayı ve konuşulan dili yazı dili haline getirerek modernleştirmeyi amaçlıyordu. Alfabeye geçmek, aynı zamanda demokratikleşmek, özgürleşmek ve devrim demekti.

Ancak ikinci uğrak, daha ilginçtir ve her ne kadar yine global ölçekte hissedilen bir eğilime dayansa da, dayanak olarak ne “alfabe evrenselciliği”nin tezlerini ve Latin alfabesiyle özdeşleştirilen “alfabe”nin olumlu niteliklerini, ne de lingüistik birtakım ölçütleri kullanır. Yirminci yüzyılın ilk onyıllarında Çinli aydınlar ve milliyetçi olsun, komünist olsun siyasal ekabir arasında hakim olan bir alfabeleştirme girişimine 1958’de resmi olarak son verildiğinin ilan edilmesi ve ufak tefek basitleştirme çabaları haricinde kadim Çin sistemine ait bir yazıyla devam edileceğinin bildirilmesi, çok da lingüistik bir karar değildir. Aslında artık milliyetçi Çin Cumhuriyeti’ni devrimle Çin Halk Cumhuriyeti haline dönüştürmüş komünist idareciler, Çin devrimi kadar, hatta belki de ondan da fazla üzerinde düşünülmesi gereken stratejik bir karar alırlar. Bu kararın arkasında, 1945’ten sonra yerleşmeye başlamış bir çift kutuplu dünya düzeninin karşısına olmasa da yanına bir bağlantısızlar hareketinin eklenmesi önemli bir rol oynar. Dekolonizasyonun, anti-emperyalizmin, uluslararası dayanışma çağrılarının ve en önemlisi 1955’teki Bandung Konferansı’nın (bu arada 1957’de Kahire’de düzenlenen Afro-Asya Halkları Dayanışma Konferansı’nın ve 1958’de Taşkent’teki Afro-Asya Yazarlar Konferansı’nın) etkisini haiz bir uğraktır bu.

Bağlantısızlar hareketinin etkileri yazı sistemleri üzerinde de hissedilir. Kabaca ifade etmek gerekirse (Derrida’nın meşhur Gramatoloji‘sinde 1960’ların sonu gibi yargılayacağı) ses-merkezci bir yazı, (Derrida’dan neredeyse bir on-onbeş yıl önce) etnosentrik bulunur. Halklar kendi “ses”leriyle konuşmaya ve yazmaya teşvik edilir. Chinese Grammatology‘sinde Yurou Zhong’un yaptığı gözlemlerle ifade etmek gerekirse, bu uğrakta alfabeye dayalı bir sistem olan “ses-merkezli [phonocentric] rejimin ve onun dünyanın bütün Roma-Latin olmayan yazılarını ezme girişimlerinin sürdürülemezliğini ilan” edilir. Bununla da kalınmaz; Latin alfabesine uymayan “milli biçim”ler, bir “etnosentizm” olarak değerli bulunur; lakin bu “etnosentrizm”, “Batı etnosentizmine karşı panzehir olan bir etnosentrizm”dir (s. 8).

Çin’i “çakma” ile anlamaya çalışan Koreli Byung-Chul Han’ın Çin düşüncesini “süreç” ile kendiliğinden “dekonstrüktif” olarak değerlendirmesinin de aslında dayanağı bu uğraktır. Çünkü Çin yetkililerinin Bağlantısızlar hareketiyle dayanışma oluşturmak için kadim Çin yazısının alfabeleştirilmesi girişimlerinden vazgeçtiğini ilan etmesinde, gramatolojik bir eleştiri görülür. Yani, yirminci yüzyılın başlarında “ses”e dayanak alan, ağızdan çıkan “ses” ile (ne kadar keyfi veya uzlaşımsal olarak icat edilmiş olursa olsun) onun işaretinin bir mütekabiliyet içerdiğini, “ses”in yazıdan önce geldiğini benimsemiş bir alfabeleştirme girişiminden vazgezmek; buna mukabil, Batılı “alfabe” mantığının dünyadaki Batılı olmayan bütün yazı sistemlerini ezdiğini ilan etmek, bir sesmerkezcilik eleştirisi olarak görülür.

Doğrusu Çin’in gramatolojik bir çerçevede Batılı bir ses-merkezciliğe ve onun etnosentrizmine ciddi eleştiriler getirip getirmediği ayrıca araştırmalıdır. Ancak “Sesi Olmayan Çin” metninde “Halkımız var, ama sesimiz yok ve yalnız hissediyoruz” diyen Lu Xun’un Çinlilerin kendilerini “yalnız” hissetmesi, Bağlantısızlar hareketiyle kendisine yoldaşlar bulmuş olabilir; ama konuşmasında içkin olarak bulunabilen “sesi olmayan” ile “alfabesi olmayan” arasındaki ilişkiyi gözden kaçırılamaz. Lu Xun metninde ilginç bir örnek verir: Kadim Çin yazısının zorluğu nedeniyle, birçok kişi, soyadları olan “Zhang harflerinin 張 olarak mı, yoksa 章 olarak mı yazıldığını bile bilmiyor veya nasıl yazılacağını hiç bilmiyor, sadece ‘Zhang’ diyebiliyor” (s. 165). Bu aslında tipik bir “alfabecilik” argümanıdır ve örneğin Nergis Ertürk’ün Türkiye’de Gramatoloji ve Edebi Modernlik‘inde Arapça hurufatla yazılan Türkçede “اول” olarak yazılan bir kelimenin “ol” olarak mı, yoksa “öl” olarak mı okunacağının muğlaklığını işaret etmesine benzer (s. 23 vd.). Bu durumda sanki “ol “ile öl” arasındaki sescil olarak tespit edilebilen fark ile “اول” yazımındaki muğlaklık, ses-merkezciliğinin nirengi noktasıymış gibidir. Oysa asıl mesele, “ses” ile “harf” arasındaki ilişkinin yazıdan (ya da isterseniz yazılı olmayan konuşmadan) ziyade kaydedildiği yerdir. Lu Xun’un makalesi, Çin’de alfabeye geçme girişiminden vazgeçerek kendi yazı sisteminde kalma kararında var olduğu söylenen gramatolojik uğrağı (aynı zamanda Derrida’nın Gramatoloji‘sindeki dekontrüksiyonu) sekteye uğratan bir unsur da barındırır.

Aslında Lu Xun, “ses” derken genel anlamıyla “ses”i kasteder. Yani “ses”i dilbilimdeki phōnē değil, onun yanında genel anlamıyla “ses”tir. Yurou Zhong’un kitabından Lu Xun’un kullandığı Çincede kelimenin “sheng 倚” olduğunu öğreniriz. Zhong bu kelimenin “ses, seda” (voice) yanında “konuşma sesi” (“speech sound”) ve herhangi bir tıkırtı anlamındaki “ses” (sound) anlamına geldiğini belirtir. Ancak metninde “sesi olmayan” Çin’e “ses” vermek derken kastettiğinin konuşma dili olduğu da aşikardır. Yine de konuşma dili sadece kadim metinlere veya onlara öykünen modern denemelere karşın, bu tür metinleri anlamayan halkın normalde konuştuğu bir dil olarak kalmaz, aslında “sahih” (otantik) olandır da. Zaten ancak “sahih bir ses Çinlileri ve dünya halklarını harekete geçirebilecektir; dünyada başkalarıyla yaşayabilelim diye sahih bir sese sahip olmak gereklidir” (s. 169).

Ancak bu “sahih ses” nerede kayıtlıdır?  Zhong, Lu Xun’un Jottings ­under Lamplight adıyla yayınlanan yazılar derlemesinde yer almayan erken dönem yazılarından birisi olan “Zararlı Seslerin Reddiyesine Doğru” (“Toward a Refutation of Malevolent Voices”) adlı makalesinden bu soruya bir cevap bulunabileceğini gösterir: “Sahih ses”, “kalbin sesidir (xinsheng 心声)”. Yani konuşma dilinde görülebilecek “sahih ses”, “kalp”te kayıtlıdır veya eğer isterseniz, “kalp”te yazılıdır (ilginçtir, Çin diasporası arasındaki yalan yanlış malumata engel olmak ve ABD, Kanada, Britanya veya başka yerlerdeki Çinliler arasında içerik üretmek için 2020’de kurulan bir müdafaa cemiyetinin adı, Xīn Shēng Projesi‘dir). Bu durumda aslında konuşma dili kişilerin “kalp”lerinde kayıtlı olan “ses”in “sahih”liğinden doğacaktır ve bu anlamıyla zaten yazılı olacaktır.

İşte her ne kadar Çin’de de yirminci yüzyılın başkalarında bir akım olarak ortaya çıkan, 1958’de ise etnosentrik Batı’ya karşı kendi etnosentrizmini savunmak adına vazgeçilen Latin alfabesine geçme çabalarına son verilmesinin ses-merkezclikten gramatolojiye doğru yöneldiğine dair iddiaların da, Derrida’daki gramatoloji anlayışının da gelip tıkandığı yer burasıdır.

Bir sonraki yazıda göreceğimiz üzere Derrida’nın Gramatoloji‘de Çin ideografik yazısından ve elbette Mısır hiyeroglifinden bahsederken muhtemelen Batılı külliyattaki (veya Çin üzerinde Batılı düşünce “süreç”indeki) bir Çin figüründen (Çin yazısındaki karakterler gibi bir figürden) yararlanmaya çalışmasının sıkıntıları da burada görülür.